Sürgün köpekler!
Sultan II. Mahmud dönemi… Bir ara sokak köpeklerinden şikâyet öylesine artıyor ki, Padişah bile konu ile ilgilenmek zorunda kalıyor.
Biliyorsunuz Sultan II. Mahmud, “orta yol” arama yerine “kökünü kazıma” taraftarıdır: Yeniçeri Ocağı’nı da böyle ortadan kaldırmıştır.
Sokak köpeklerinin yakalanmasını ve Hayırsız Ada’ya bırakılmasını emrediyor.
Padişah emriyle oluşturulan ekipler, sokak köpeklerini envai çeşit yöntemlerle yakalayıp büyükçe bir gemiye dolduruyorlar. Gemi Hayırsız Ada’ya doğru yola çıkıyor. Köpekleri bu adaya bırakıp sorunu kökünden halledecekler…
Fakat yolda öyle bir fırtınaya yakalanıyor ki, gerisin geri dönmek zorunda kalıyor. Zaten İstanbul halkı köpeklerin bu şekilde götürülmesine karşıdır. Fırtınayı “İlâhî îkaz” sayıyorlar. Padişah da bundan etkilenerek kararından vazgeçiyor.
Aradan yıllar geçiyor. Bu kez Osmanlı tahtında Sultan Abdülâziz oturuyor. Sokak köpekleri daha da çoğalmış, şikâyetler de artmıştır.
Tam bu sırada bir olay yaşanıyor: Gece yarısı Galata’da gezinen bir İngiliz turist, birkaç sokak köpeğinin saldırısına uğramış, kaçıp kurtulmak için çıktığı yüksek bir duvardan düşüp ölmüştür. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı Devleti’ne sert bir nota veriyor. İngiltere ile arasının bozulmasından endişeye kapılan Sultan Abdülâziz de 1865’te yayınladığı fermanda, “Sokak köpeklerinin hakkından gelinmesi”ni istiyor.
Padişahın “vur” demesini, İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Suphi Bey, “öldür” olarak anlayınca, sokak köpekleri için kıyamet kopuyor. Sokak sokak “köpek avı” başlıyor. Sokak köpekleri toplanıp teknelerle Hayırsız Ada’ya (Sivri Ada da denir) bırakılıyor. Aylarca devam eden bu işlem sonucunda, adaya 80 bin civarında köpek taşınıyor.
Etrafı sarp kayalıklarla çevrili olan ve üstünde tek bir ağaç bile bulunmayan bu ıssız adada köpekler ne su bulabiliyorlar, ne yiyecek. Açlıktan bir birlerini yemeye başlıyorlar. Acı ulumaları özellikle geceleri İstanbul’dan bile duyuluyor. Halk beddua yağdırıyor…
Bu olaydan hemen sonra çıkan ve Bayezit’den Gedikpaşa’ya kadar tüm binaları kül eden büyük İstanbul yangınını “köpeklerin ahının tutmasına” bağlıyorlar: “Köpekler olsaydı, havlayarak felaketi önceden haber verirlerdi” diyorlar. Yorum etkili oluyor; hükümet, Hayırsız Ada’da ölüme terk ettiği köpeklerden sağ kalanları İstanbul’a geri getiriyor.
Yine de sokak kedileri ile köpekleri üzerine en acımasız kıyım 1910’da gerçekleşiyor. İttihad ve Terakki kurucularından meşhur “mason üstad-ı âzam”ı Talât Paşa o tarihte Dâhiliye Nazırı’dır (İçişleri Bakanı). Sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsız Ada’ya bırakılmasını emrediyor.
Aklı başında hiç kimse bu işe yanaşmadığından, “Köpek Toplama Ekipleri” serserilerden oluşturuluyor.Bunlar sokak sokak dolaşıyor, bu iş için özel surette imal edilen dev kerpetenlerle hayvanları yakalıyor, köpek toplama arabalarıyla önce Tophane’ye götürüyorlar, oradan da gemilerle Hayırsız Ada’ya naklediyorlar. 30 bin civarında köpeğin bu şekilde öldürüldüğü kaydediliyor.
“Sokak köpekleri yakın tarihimizde hiç mi rahat yüzü görmedi?” diye soracak olursanız, gördüler. Sultan II. Abdülhamid’in padişahlığında huzur içinde yaşadılar. Zira Padişah, sokak köpekleriyle uğraşmak yerine, kuduzla uğraşmayı tercih etti. Fransa’daki Pastör Enstitüsü ile işbirliği yaparak, İstanbul’da dünyanın üçüncü “Kuduz Enstitüsü”nükurdu. Ayrıca sokak kedileri ve köpekleriyle ilgili araştırmalar yaptırdı. Özel hekimi Mavroyani Paşa’nın (Spiridon Mavrogenis) “Sokak Köpekleri” isimli kitabı, Padişah’ın talimatıyla yazılıp yayınlandı.