Kanun-i Esasi nasıl hazırlandı?
Milâdi takvim 1876 yılını gösterirken, Osmanlı Devleti, tarihinin en netameli, en keşmekeş dönemlerinden birini yaşıyordu...
Avrupa topyekûn başımıza üşüşmüş, içimizdeki azınlıklarla birlikte bir takım gafilleri ve hainleri de yedeğine alarak çıkardığı savaşlarla, isyanlarla devletimizi yıpratmaya başlamıştı.
Sultan Abdülâziz bir darbe sonucu katledilip “intihar” süsü verilmiş, boşalan tahta Türk tarihinin tek mason padişahı olarak tarihe geçen V. Murad oturtulmuş, onu da diledikleri gibi kullanamayan dış güçler, bu kez Abdülhamid’de karar kılmıştı.
Niyetlerini artık içlerinde tutamıyor, kimi diplomasi üslubu ile kılıflayarak, kimi de basına yansıtarak açığa vuruyorlardı...
Osmanlı Devleti bölüşülecek,
Filistin’in bir bölümünde “Yahudi Devleti” kurulacak,
Petrol yatakları ele geçirilecek,
İslâm dünyası hilâfet gücünden mahrum edilip bir daha toparlanamayacak şekilde dağıtılacaktı.
“Anayasal monarşi” şartıyla Sultan Abdülhamid’e razı oldular. O da tuttu, Sadrazam Midhat Paşa’nın başkanlığında 30 kişilik bir “Anayasa Komisyonu” (Meclis-i Mahsus) kurdu.
İşleri kolay değildi. Ne de olsa ilk kez Kur’an dışında bir “anayasa” yapılacaktı... Şiddetli itirazlar, hatta gösteri yürüyüşleri vardı. Başkent’in kalabalık caddelerine anayasa aleyhine bildiriler dağıtılıyordu. Saray telâşlanmış, biraz da bu telâş sonucu, hemen ikinci maddeye, “Osmanlı Devleti’nin resmi dini İslam’dır, uygulanan ve çıkarılan yasalar İslamiyet’e aykırı olamayacaktır” hükmü konmuştu.
Komisyon çalışmaları iki ay içinde bitti, ama itirazlar artarak devam etti.
Anayasa taslağı, 20 Kasım 1876’da padişaha sunuldu. Padişah, taslağın bir kez de Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından incelenmesini emretti. Ayrıca, üst düzey bazı devlet memurlarının yazılı görüş bildirmelerini istedi.
Buna karşılık muhalif gruplar, 1876 Ekiminde eyleme geçtiler. Duvarlara imzasız bildiriler yapıştırıldı. Halk “Gâvur yapılıyoruz” propagandası altında kaldı. Muhaliflerin yakalanarak kapatıldığı bazı nezarethaneler basıldı.
Sadrazam Midhat Paşa, olayı Bakanlar Kurulu’na götürdü. Olay çıkartanların “Yargılanmadan sürgün” edilmeleri için yetki istedi. Sonra teklifini padişaha sundu. Oysa hazırladığı Anayasada “Kimsenin yargı kararı olmadan sürülemeyeceği” hükmü yer alıyordu. Ama zaten Midhat Paşa’nın hayatı çelişkiler yumağı idi: Bir eksik bir fazla fark etmezdi.
Sultan II. Abdülhamid, anayasaya muhalefet adına terör estirenlerin yargılanmasını istediyse de, sadrazama ve hükümete kabul ettiremedi.
Padişahı “istifa” ile tehdit etti...
Hattâ “Hürriyet âşığı” olarak bilinen, içinde, “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet/ Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten” mısralarının da geçtiği “Hürriyet Kasidesi” yazarı meşhurşairimiz Namık Kemal bile “yargısız infaz”a çanak tuttu: “İttihad” gazetesinde yazdığı makalelerle sürgünü destekledi.
Sonunda, eylemci muhalifler yargılanmadan çeşitli yerlere sürüldüler.
Sonunda 1876 Anayasası yürürlüğe girdi...
Bir sene kadar sonra da ilk seçim yapıldı.
Sonraki yazımızda “Cumhuriyet dönemi anayasaları”na bakalım inşallah...