Gençliğimde askerî darbelerin izi var
Ezanın ürke ürke okunduğu bir dönemde, pek tabii Kur’an korka korka öğrenilir. Arada bir jandarmalar geliyor, camiye giriyor, ne okuduğumuza bakıyor, Oflu Hoca’ya sert sert bir şeyler söylüyorlar ve söylene söylene gidiyorlardı.
Başöğretmenim (o tarihte ilkokulları müdür yerine başöğretmenler yönetirdi) her cumartesi öğle vakti tüm öğrencileri okulun bahçesinde sıraya dizer, parmağını mavzer tüfeği namlusu gibi suratımıza sallayarak, “Pazar günü camiye gidenin dişlerini sökerim!” derdi.
Öylesine diş sökme meraklısıydı ki, dişçi olması gerekirken, yanlışlıkla öğretmen olduğunu düşünmekten kendimi alamazdım.
İlkokul hamâsi nutuklar dinleyerek ve milli bayramlarda hamâsi şiirler okuyarak bitti.
Başöğretmenim durmadan laik Türkiye’nin birikimlerinden, zenginliklerinden, cumhuriyetin faziletlerinden söz ederek geçmişi kötüler, sanki cumhuriyeti reddediyormuşuz telâşı içinde, göklere çıkarırdı.
Hâlbuki hepimiz cumhuriyet çocuğuyduk: Cumhuriyeti reddeden filan yoktu…
Ama önce aş lâzımdı, iş lâzımdı, hürriyet lâzımdı: Aş yok, iş yok, hürriyet yoktu.
Şimdi söyler misiniz lütfen: Bu serüvenin hiç yaşanmamış bölümünün, yani çocukluğumun, askeri darbelerle yaralanıp korkularla berelenmiş güzelliğinin, yani gençliğimin hesabını kimden sorayım?..
İdeolojik şiirlerle neslimin çocukluğunu çalanlardan, neslimin gençliğini sloganlar cehennemine fırlatanlardan, neslimin orta yaşında ise ülkemi bir açık hava hapishanesine döndürüp âdeta çocukluğumuzu, gençliğimizi, özetle mazimizi ve bir bakıma da geleceğimizi zindana atanlardan bir şekilde hesap sormak gerekmiyor mu?
Büyük hesap gününe inanmasaydım, herhalde çok mutsuz olurdum: Şimdiki halde, inancım en büyük mutluluğumdur!
Gazeteciliğe ortaokul sıralarında, okul müdürünün izniyle çıkarmaya başladığım duvar gazetesiyle başladım.
İlk köşe yazımı da o gazete için yazdım. Ne yazık ki, ilk köşe yazımı yazdığım ilk gazetemin ömrü yalnızca onbeş dakika kadar oldu.
Yazdığım ilk köşe yazısında, içindeki çelişkiler sebebiyle tarih kitabını eleştirmem okul müdürünün hoşuna gitmemiş, bu yüzden gazetemi hışımla duvardan indirmişti…
Ceza filan almadım, ama sıkı bir tembihten geçirildim. Müdür Bey’e göre, önce okullarım bitmeli, büyümeliydim. Ancak bir yerlere geldikten sonra, böyle eleştiriler yapabilirdim.
Okullar bitti. Büyüdüm, gazetecilikten emekli oldum. Yüz civarında da kitap yazdım. Ama hâlâ bildiklerimi, düşündüklerimi söylemeye bırakmıyorlar: “Başın derde girer!” diyorlar.
Haklıdırlar: Çünkü antidemokratik anayasa maddeleriyle birlikte, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” hâlâ yürürlükte…
Ayasofya hâlâ müze (biletle giriliyor ve fetih ordusunun secde ettiği yerlere çamurlu ayakkabılarla basılıyor)…
Ders kitapları hâlâ yalan söylüyor…
Bendeniz hâlâ gerçeği arıyor, ne hazin ki, bulduğum gerçekleri özgürce yazamıyor, konuşamıyorum.
Aradaki kırk küsur yıl geçmemiş, yıllar hiç yaşanmamış gibi!
Söyler misiniz lütfen: 15 Temmuz imtihanını alnının akıyla vermiş bu millet, özgürlüğü hak etmiyor mu?