“Atatürkçülerden Atatürk’ü Koruma Kanunu”
Bu ne acele arkadaşlar, referanduma daha iki ay var…
Sanki gümrükten mal kaçırılıyor!.. Sanki arkalarından kovalayan var!..
Sanki seçime gidiyoruz: Sanki iktidar değişecek: AK Parti yerine CHP gelecek! (Böyle hayaller kuranlar varsa, ham hayal içinde olduklarını bilsinler).
Sanki Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığından indirilecek de, koltuğuna Kılıçdaroğlu oturacak!
Alt tarafı referanduma gidiyoruz: “Evet” çıkarsa, kurumları birbirine daha entegre işleyen daha hızlı, daha istikrarlı bir Türkiye’de yaşayacağız…
“Hayır” çıkarsa, patinaja devam…
Buna millet karar verecek. Yani korkuya, paniğe, endişeye hiç gerek yok!
Çünkü bazılarının üzerine titrediği ilk dört madde aynen kalıyor…
5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” aynen muhafaza ediliyor…
“Atatürk ilke ve inkılâpları”, bu değişiklikten sonra da “anayasa teminatı altında” kalmaya devam ediyor…
Bazılarının son derece yanlış bir şekilde “Cumhuriyetin temeli” saydığı (doğru değil, çünkü 1923’te ilân edilen Cumhuriyete, laiklik 1937’da dâhil edildi) laiklik korunuyor… Kıyafet (özellikle de başörtüsü) özgürlüğünün sözü bile edilmiyor…
Anlayacağınız, “devletin kuruluş felsefesi”ne kimse dokunmuyor.
Peki bu panik niye?.. Bu ne acele birader? Siyasetçiler bile henüz sahaya inmedi, mitingler başlamadı. Buna rağmen bazı gazeteler, gazeteciler, köşe yazarları, televizyoncular, yorumcular, sanatçılar, hatta magazinciler, manşetlerden, gazete köşelerinden, ekranlardan, sosyal medyadan can havliyle çoktan bağırmaya başladılar: “Hayııırrr!”
Hemen de Atatürk’ü öne sürdüler…
Geçenlerde baktım, Volkan Konak hemşehrimyumruklarını savura savura sahnedenmeşhur “İzmir Marşı”nı söylüyor…
Yahu bu marş bizim bile değil: Her ne kadar Yılmaz Özdil, “söz ve bestesi anonimdir” dese de, Alman besteci Kurt Striegler tarafından 1923 yılında bestelendiği yolunda ciddi kayıtlar var (bazı kaynaklara göre ise I. Dünya Savaşı’ndaki Kafkasya Cephesi’ne ithafen “Kafkasya Marşı” olarak yazılmış, Mehmed Ali Bey veya İzzettin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelenmiş).
28 Şubat sürecinde, kızlarımızın başı cebren açılıp, direnenler idamla yargılanırken ve meşru Erbakan hükümeti envai çeşit hile ile devrilirken de bu kesim şevkle “Onuncu Yıl Marşı”nı bağırıyor, hatta bildik bazı çevreler İstiklâl Marşı’mızı bununla değiştirmeye çalışıyordu.
Tuhaf olan ne biliyor musunuz? Şu her daim “Atatürk” diye bağıran “Kemalist/ solcu/ ulusalcı” şairlerin ve sanatçıların o gün bugündür doğru düzgün bir marş dahi yazamayıp eski şiirlerle, marşlarla yetinmek zorunda kalmaları… Belli ki, içlerinden gelmiyor! Her şey dillerinin ucunda: Samimiyet mumla aranıyor!
Bunlar vaktiyle Menderes’in karşısına da Atatürk’ü çıkarmışlar, asılıncaya kadar uğraşmışlar, 27 Mayıs darbesini elleri çatlayana kadar alkışlamışlardı…
Sonra Demirel’in karşısına çıkardılar Atatürk’ü. Gerçi Demirel de “Atatürkçü”ydü, ama derdini kimseye anlatamadı. 12 Mart müdahalesiyle indirip, 12 Eylül darbesiyle Zincirbozan’a sürdüler.
Derken rahmetli Özal’a ve nihayet rahmetli Erbakan’a aynı oyunu tekrar oynadılar…
Sözde “Atatürk aşkına” Türkiye’yi allak-bullak ettiler. Acısını hâlâ yaşıyoruz.
Ne yapsak, “Atatürkçülerden Atatürk’ü Koruma Kanunu” diye bir kanun daha mı çıkarsak?..