Vefât Yıldönümünde Efsâne Güreşçi Yaşar Doğu (8 Ocak 1961)
11 Nisan 1947 yılında Çekoslovakya’nın Başkenti Prag'da başlayan Avrupa Greko-Romen Güreş Şampiyonası'nda Ay-Yıldızlı mayo ile mindere çıkan Yaşar Doğu, ülkelerinde ilk kez güreş turnuvasının heyecanını yaşayan Sovyet güdümündeki Komünist Blok ülkesi Çekoslovak yöneticiler kadar heyecanlıydı.
Demir Blok ülkeleri Prag’da yapılan şampiyonada Sovyet güreşçileri nasıl madalyalara boğarızın endişe ve korkusuna kapılmışlardı. Çoğu, demirperde ülkelerinden olan hakem heyetini ayarlamalarına rağmen Çek yöneticilerin korkuyla karışık heyecanları bu yüzdendi. Yaşar Doğu, Sovyet güreşçileriyle maça çıkan milli takım arkadaşlarının haksızca nasıl hakem kararıyla yenildiklerini görünce hırsı biraz daha arttı.
Bunun için, yarı finalde karşılaştığı Rus güreşçiyle birlikte minder ve masa hakemlerinide yenmesi gerektiğini biliyordu. Yaradana sığındı mindere çıktı. Büyük bir azimle başladığı güreşte fırtına gibi esiyor, oyundan oyuna geçiyor fakat bir türlü puan vermiyorlardı.
Bir ara yaptığı klas bir hareketle rakibinin sırtını yere yapıştırdı. Fakat hakemler görmezlikten geldiler. Zaten Rus güreşçide saniyeler içinde toparlanmıştı. Sonra bir tuş daha yaptı. O da yine hakemlerin vurdumduymazlığına geldi. Yaşar Doğu olayın vahametini iliklerine kadar hissetti.
Besmelesini yenilemesiyle saldırıya geçmesi bir oldu. İleri atıldı, çelik kollarıyla Rus’u önce belinden kavradı. Sonra bir buğday seklemini kaldırır gibi ayaklarını yerden kesti. Birkaç adım atmıştı ki, “Yâ Hâk” diye bağırarak ters kündeyle Rus'u sırt üstü mindere serdi ve göğsüne çıkıp oturdu. “Budamı tuş değil” dercesine bütün hakemlere bir bir baktı, kararı bekledi. Hakemler istemeye istemeye “evet” dediler. Hakemleride, rakibinide yenerek ülkemizin tek altınını almayı başarmıştı.
Ardından 1948’de Londra Olimpiyatlarında Hint’li Bhangava’yı 2.58’de, İran’lı Zandi’yi
4.05’te, Mısır’lı Mustafa’yı 7.39’da, Macar Sovari’yi 7.04’te tuşla, Amerika’lı Merrill’i
sayıyla ve Avusturya’lı Gerard’ı 6.45’te tuşla yenerek olimpiyat şampiyonu olarak bir kez daha altına uzandı. Zâten 1946’ Stockholm’de Avrupa Şampiyonu olmuştu. 1949 yılında İstanbul’da bir kez daha Avrupa Şampiyonu oldu. Bunu 1951 yılında Helsinki’de aldığı Dünya Şampiyonluğu ile perçinledi.
12 yıl giydiği mayo ile katıldığı 7 uluslararası şampiyonada 6 kez şampiyon oldu. Bu süre içinde yaptığı 47 milli güreşin 46’sını kazandı.
Güreşi bıraktığında antrenörlüğe başladı. Anadolu’yu karış karış dolaştı. Yetenekli çocukları bularak Türk Sporuna kazandırdı.
1955 yılında Milli Takımın başında gittiği İsveç’te kalp krizi geçirdi. Biraz dinlensede salonlardan kopamadı sporcu yetiştirmeye devam etti. İkinci kriz 1961’in 8 Ocağında geldi ve kurtarılamayarak henüz 50’sine gelmeden Ankara’da ebediyete gözlerini yumdu.
Aslen Kafkas Türklerindendi. Dedeleri Samsun'a yerleşmişler, kendisi burada dünyaya gelmiş, birinci dünya savaşında babası şehit olunca dedesinin yanında büyümüştü. Askere gidene kadar Karakucak güreşi yaptı. Askerde mindere çıktı. Vefât edene kadarda bir daha minderden kopamadı.
Rakipleri bile kendisine büyük saygı duyarlardı. Bunlardan bir taneside hayatında Yaşar Doğu dışında kimseye yenilmeyen, benimde 1988 yılında İstanbul’da tanışma fırsatı bulduğum Rus’ların efsâne güreşçisi Aleksandr Medvedev’di. Oğlunuda güreşçi yapmıştı. (Mahmut Demir; 1996 Atlanta Olimpiyat finalinde bu eski olimpiyat şampiyonu Aleksandr Medvedev'in oğlu Aleksey Medvedev'i yenerek serbest güreşte 28 yıl aradan sonra Türkiye'ye altın madalya kazandırmıştı.)
Medvedev “Uluslararası Yaşar Doğu Güreş Turnuvası” için Sovyetler milli takımını antrenör olarak İstanbul’a getirmişti. Diğer antrenörde Dağıstanlı Dagi isminde Kumuk Türk’ü bir hocaydı. Dagi Hoca Harbiye’de ki Lütfü Kırdar Spor Salonunda antrenmanlarını izlemeye gelen Türkiye Gazetesi spor yazarlarından Özkan Eminoğlu’na kendisini İstanbul’u gezdirmesini istemiş. O’da yoğun olduğunu ancak kendisini gezdirecek birisini göndereceğini söyleyerek ayrılmış.
Aynı günün akşamı bir dost meclisinde bunu bana söyleyince ertesi gün Sovyet milli takımının kaldığı Maçka Oteli’nin yolunu tuttum. Tabi o yıllar Demir perde ülkesi olan Sovyetler Birliği vatandaşlarının yurtdışına çıkmaları kominist rejimden her fırsatta kaçtıkları İçin hemen hemen yasaktı. Çok özel kişiler ve sporcuların dışında kimseye izin verilmiyordu.
Ayrıca gittikleri yabancı ülkelerde Sovyet gizli servisi KGB tarafından çok sıkı takip ve koruma altında tutuluyorlardı. Maçka Otelinde kalan Sovyet takımıda idman İçin otelden spor salonuna yürüyerek gidip gelirken yine aynı şekilde çok sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyorlardı.
Bu şartlar altında geldiğim otelde dikkat çekmemek için sağıma soluma bakmadan kapıdan doğruca asansörlere yönelerek bir tanesine bindim üçüncü katta kaldıkları bigisiyle yine dikkat çekmemek için altıncı katın düğmesine bastım. Asansör hangi katta durursa girişteki asansör kapılarının üzerindeki numaralarda ışık yandığından lobideki gerek bizimkiler, gerekse KGB ajanları tarafından takip edileceğini biliyordum.
Altıncı kata çıkıp merdivenlerden üçe inmeyi planlamıştım. Öyle yaptım ve önüme çıkan ilk odanın kapısını çaldım. Kapıyı açan güreşçiye Dagi Hocayı sordum. Hemen içeri aldılar. İçeride birkaç güreşçi daha vardı ama Dagi Hoca yoktu. Güreşçiler acele olarak spor çantalarından çıkardıkları matruşka oyuncakları yalvararak satmaya çalışıyorlardı.
Eşofmanlarıyla uçağa bindirilen çoğu dünya şampiyonu güreşçilere acıdım. Gizlice spor çantalarında getirdikleri oyuncakları bir sivil bulurlarsa satacaklar. Sonra otel lobisindeki dükkanlardan hediye alıp evlerine götüreceklerdi. Ancak vaktimde yoktu. Israrla Dagi Hocayı sorunca, iki oda bitişiğini gösterdiler.
Hızlıca giderek gösterilen odanın kapısını çaldım. Kapıyı uzun boylu iri yapılı dev gibi bir adam açtı. Elini uzatarak kendisini tanıttı. “-Aleksandr Medvedev”. Uzattığım elim efsâne sporcunun yaba gibi elinin içinde kaybolmuştu. İçeri buyur etti. İçerideki oda arkadaşı Dagi Hocaydı. Medvedev biz rahat konuşalım diye banyoya girdi.
Dagi Hoca’ya Özkan Eminoğlu Bey’in selâmını söyleyerek kendisini İstanbul’u gezdirecek kişinin ben olduğumu söyledim. Ertesi sabah 08.00’de lobide buluşmak üzere anlaştık. Süratle çıktığım otel’e sabah 08’de gelmiştim. Dagi Hocayla göz göze geldik kapıda beni beklemesini söyledim. Maçka Oteli’nin ticari taksilerinden birisine bindim Hoca’nın dışarı çıkmasını bekledim. Hoca dışarı çıkınca taksiyle önünde durduk. Arabaya atlamasıyla saniyeler içinde otelden ayrıldık.
Kapalıçarşı, Topkapı Sarayı, Ayasofya derken saatler geçti. Sonradan öğrendiğime göre Hoca’nın otelde yokluğu anlaşılınca bütün İstanbul seferber olarak bizi aramaya başlamış. Türkiye’ye ltica etmesini burada hocalık yapmasını söylediğimde gözleri doldu. Çocuklarının fotoğraflarını göstererek yapamayacağını söyledi.
Saatler sonra otele gittiğimizde lobide oturanların yarısı ayağa kalktı. Herkes bizi bekliyormuş. Birşey olmamış gibi doğruca odasına çıktık. Hemen arkamızdan iki Sovyet elçiliği çalışanı odaya girdi. Hocaya nerede olduğunu sordular. Gezmeye gittiğimizi söyledi. Ben izin isteyerek elimde, (hâlen sakladığım) etrafı zeytin dallarıyla kuşatılmış, üzerinde orak-çekiç amblemli dünya olan üçgen spor bayrağıyla ayrıldım.
Lütfü Kırdar Spor salonumda 6 Mart’ta başlayan müsabakalar boyunca göz göze gelsek bile ne Dagi Hocayla, nede Medvedev’le konuşamadık. Vefâtından sonra bile ismini yaşatmasını bilen ve herkeste iyi kötü bir hatıra bırakan rahmetli Yaşar Doğu ustayı bir kez daha rahmetle anıyorum. Mekânı Cennet olsun..







