--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hüccet’ül İslâm İmâm Gazâli’yi Anarken (Vefât 18 Aralık 1111)

Halit Kanak
Halit Kanak
8

Allah (c.c.) için ilim öğrenmek, öğrendiği ilimle Ümmed-i Muhammed’e hizmet etmek için Cürcan şehrine giderek Ebu Nasr el-İsmâilî’ye talebe olmuştu. Zâten rahmetli babası kardeşi Ahmed’le birlikte Tus’ta Ahmed bin Muhammed El-Radekâni’ye teslim ettiğinde de aynı hedefi göstermişti. Cürcan’da yeterli ilim öğrendikten sonra bir kâfile ile Tus’a dönerken yolda eşkıyaların baskınına uğradı.

Herkesi soyan eşkıyalar, genç Gazâlî’nin de özenle ders notlarını tuttuğu defterlerini de alıp uzaklaştılar. Gazâlî can havliyle koştu eşkıyalara yetişti. Reislerinden, kimsenin işine yaramayacak fakat kendisi için çok önemli olan defterlerini istedi. Eşkıya reisi bir müddet Gazâli’yi ve defterleri süzdü. Sonra “bu notlarda ne yazıyor” diye sordu.

Genç Gazâli, “Cürcan’da uzun zamandır dirsek çürüterek öğrendiğim ilim’in notları var” deyince, ilâhî ikaz gibi bir cevap geldi. Eşkıya reisi, “Sen nasıl olur da ilim öğrendiğini iddia edersin, baksana defterlerini elinden alınca ilimsiz kalıyorsun.” Ardından adamlarına “verin gitsin bu çocuğun defterlerini” diye gürledi.

Genç Gazâlî defterlerini almasına almıştı ama eşkıya reisinin sözü O’nu kendisine getirmeye yetmişti. Derhal o defterlerdeki bütün ilimleri hafızasına unutmamak üzere kaydetti. Sonra Allah-û Teâlâ’nın; “İlmi isteyene veririm” vaadini hatırladı. Daha fazla ilim öğrenmek için ruhunda büyük bir açlık hissetmeye başlamıştı.

Vakit kaybetmedi. Nişabûr Nizâmiye Medresesi’ne giderek bu kez de İmâmü’l Haremeyn Ebû’l Maâlî El-Cüveynî’ye talebe oldu. Yüksek zekâsı ve kavrama yeteneğiyle öne çıkarak 400 talebe arasında ilk sıraya yükseldi. Yetmedi, zamanının en büyük iki âliminden biri olan Hocası Cüveynî’yi de geride bıraktı.

Bu arada; Gazâlî’nin tasavvufî kişiliğinin oluşma dönemi Nîşâbur’daki öğrenimi sırasında başlamıştı. Kuşeyrî’nin (k.s.) Halifelerinden olup, Nîşâbur’da meşhur Allah (c.c.) dostlarından biri olan Ebû Ali el-Fârmedî’den el alarak tövbe etti tarikat ehli oldu. Bu sebeple Gazâlî’yi tasavvufî olgunluğa erdiren kişi Fârmedî Hazretleri oldu.

Cüveynî, Rahmet-i Rahman’a kavuşunca 400 talebeyle birlikte kalemlerini kırarak bir müddet yas tuttular ise de, kısa zaman sonra Gazâlî Nişabûr’dan ayrılarak, Büyük Selçuklu Devletinin Başkenti İsfahan’da Sultân Melikşâh’ın Veziri Nizamülmülk’ün yanına gitti.

İlme ve âlimlere büyük önem veren Nizamülmülk genç Gazâlî’nin de ilmî derinliğine hayran kaldığı gibi tasavvuf ahlâkına gıptayla baktı. O’nu ilmî münâzaralar için bir müddet alıkoydu, sohbetlerinden faydalandı. Ardından kendi adını taşıyan Nizâmiye Medreselerinden en ünlüsü olan Bağdat Nizâmiye Medresesine Baş Müderris (Rektör) olarak atadı.

Bu görevi sırasında dört yılda kendisine büyük saygınlık kazandıracak birbirinden kıymetli 300 talebe yetiştirdi. Bu arada tarifi imkansız mânevî hallere kavuştu. Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülhime’yi geçerek Nefs-i Mutmainne’ye gelince kardeşi büyük Âlim Ahmed’i kürsüsünde yerine bırakarak Bağdat’tan ayrıldı. İki yıl kalacağı Şâm-ı Şerife geçti. Orada Emevî Camii’nin batı kapısına bitişik zaviyeye yerleşerek kendisini zikir ve ibâdete verdi. Yalnızca vakit namazlar için camiye çıkıyor, sonra yeniden dergâha çekilerek ibâdete devam ediyordu.

Geceleri ise yatsıdan sonra el ayak çekilince, tarikat büyüklerinin yaptığı gibi Emevî Camii’nin başta tuvaletleri olmak üzere şadırvanları ile kıyısını köşesini temizliyordu. Bu gayreti O’na Nefs-i Razıyye ve Nefs-i Merdiyye mertebesini geçip, Nefs-i Kâmile makâmına ulaşmasına vesile odu. Bu hâl üzereyken Kudüs-ü Şerife geçti. Bir müddet orada kaldı ve Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf Aleykümselâmın da bulunduğu Halil’ür Rahman’a giderek İbrahim Aleyhisselâmın kabrinde tövbesini yeniledi.

Sonra Hac görevini ifâ etmek üzere Hicaz Bölgesine geçerek haccını tamamladı. Ardından Tus’a geçti. Kurduğu dergâhta 250 yüksek dereceli seçkin sofilerle hemhâl olarak onlara ders verdi, eğitti. Hayatını bu şekilde devam ettirirken, başta İhyâ’yı Ulûmiddîn olmak üzere pek çok kıymetli eserler yazmaya devam etti.

Talebelerine; hem ilim ehli, hem de tasavvuf erbâbına yakışacak şekilde talimatları ve önemli bir tavsiyesi şu olmuştu: “Biliniz ki, kalble gıybet etmek, dille gıybet etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de câiz değildir.”

Mânevî hallerde zirvedeyken Nizamülmülk’ün oğlu Fahrülmülk’ün ricasıyla 1106’da Nişabûr’da bir müddet ders vermeyi kabûl etti. Bu kararı sadece Selçuklu Veziri Fahrülmülk’ün ricasıyla değil, ortalıkta İslâm Dinini bozmaya çalışan Rafzîler ve Bâtınî’lerin yoğun çalışmaları da etkili olmuştu.

Sünnetler ihmâl ediliyor, bidatlar çoğalıyordu. Diğer taraftan haçlı seferleri başlamış, Hasan’a Sabbah’ın fitnesi dur durak bilmiyordu. İşte bu şartlarda Büyük İmâm medreseye döndü ehl-i sünnete sahip çıktı. İslâm coğrafyasında yerinde müdahalelerle insanların itikâdını korudu.

Tekrar Tus’a geri döndüğünde ise Büyük Selçuklu hükümdarı Sultân Sencer’in dâveti kendisine ulaştı. Önce gitmek istemedi. Fakat ricâları kıramayarak Sultân’a misafir oldu. O’na önemli tavsiyelerde bulundu ve kendisinden oldukça fazla İzzet ikrâm gördü.

Sultân Sencer bizzat İmâm Âzâm Ebû Hanife hakkındaki görüşlerini sordu. İmâm Gazâlî, “O’nu fıkıh ilminde zamanın en mümtaz şahsiyeti olarak görüyorum, bunu İhyâu Ulumi’d Din adlı eserimde de yazdım” buyurdu. Bu cevap Gazâlî’ye atılan İmâm-ı Âzâm’ı eleştiriyor iftiralarına da cevap olmuştu. Unutulmaz saygı gördüğü Sultân’dan izin isteyerek Tus’a döndü.

Burada 1111 yılının sonlarına doğru 18 Aralık’ta dünyasını değiştirdi. O gün Büyük İmâm fecir vakti, önce abdestini tazeledi. Sonra kefen istedi. Getirilen kefeni öptü yüzüne sürdükten sonra, “Ey benim Râbbim emrin başım üstüne” diyerek sağ tarafına yattı ve rûhunu teslim etti.

Kendisini kabre koyması için vasiyet ettiği Şeyh Ebû Bekir en-Nessac görevini yaptıktan sonra bir süre kendine gelemedi. Yüzü kül gibi olmuştu. “Bu nice haldir” diye sordular. Şeyh’in cevabı buna inanmayan münkirler dışında herkesi çok mutlu etmişti.

Şeyh Ebû Bekir en-Nessac şöyle dedi. “Kabrin içindeki kıble tarafındaki oyuğa İmâmın bedenini yerleştirip kerpiçle örmeden önce, içerden bir el çıktı ve bana, İmâm’ın elini Aleyhisselâtü Vesselâm’ın eli üzerine koy dendi. Ben de denileni yaptım. Bu hâl beni çok etkiledi.”

Büyük Müceddid İmâm Gazâli Hüccet’ül İslâm ünvâniyle dünyasını değiştirdiğinde geride yaslı bir İslâm Coğrafyası ile başta İhyâu Ulûmi’dîn, Kimyâ-yı Seâdet, Cevahiru’l Kur’an olmak üzere yüzlerce eser bıraktı. Mevzûatü’l Ulûm’da bin eserden bahsedilmektedir. Fransız Pierre Bouygues “Essaie de Chronologie des oeuvres de al-Ghazali” adlı eserinde İmâm Gazâliye ait 404 kitabın ismini tesbit ederek yazdığı görülmektedir.

Mısırlı bilim adamı Abdurrahman Bedevi ise yaptığı araştırmalara göre, Gazzali'nin 457 adet kitap yazdığını belirtir. Ancak günümüze sadece 75 eser ulaşabilmiştir. Gazzali’nin onlarca kitabı, onlarca dile çevrilmiştir. Özellikle Eyyühe'l Veled (Ey Oğul) adlı kitabı UNESCO tarafından 1951 yılında Fransızca'ya, İngilizce'ye ve İspanyolca'ya tercüme edilmiştir.

Ancak; İran’ın Tus şehrinde Firdevsî'nin muazzam türbesine karşın, 900 metre ilerisinde bulunan Ehl-i Sünnet Âlimi İmâm Gazâlî Hazretleri'nin tel örgülerle çevrili kabrinde bir taş dâhi yoktur. Kültür Bakanlığımız ve TİKA'dan isteğimiz, büyük İmama lâyık bir kabrin derhâl yapılarak ziyârete açılmasıdır. Rabbim bizleri şefaatlerine nâil eylesin inşaallah..

Halit Kanak Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle