• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
TÜM YAZILARI

Yitik farz

29 Kasım 2015
A


Yaşar Değirmenci İletişim: [email protected]

İslam toplumunun en belirgin vasfı iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymaktır. âlimlerimiz bunu ‘Yitik farz: Emri bil maruf, nehyi anil münker’ olarak nitelemişlerdir. Peygamberimiz ise, “İnsanlar kötülüğü görüp de ona engel olmazlarsa Allah’ın, azabıyla onları kuşatması yakındır” sözüyle sorumsuz olamayacağımızı buyurmuşlardır.

İyiliği emredip yaymak, kötülüğe karşı koyup onu engellemek, İslam’ın Müslümanlara yüklediği en önemli görevlerden biridir. Hatta İslam toplumunun en belirgin vasfı iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymaktır, dense mübalağa edilmiş olmaz. Zira bizzat Allah Kur’an’da Müslümanların bu özellikte bir toplum oluşturmasını onlardan istemekte ve şöyle buyurmaktadır: 

“Sizden hayra ve iyiliğe davet eden, iyiliği emredip kötülüklere engel olan bir toplum oluşsun. İşte kurtuluşa erenler de onlardır” (3.Âli İmrân, 104). Bir başka ayette, “Siz insanlık için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülüğü yasaklarsınız/engellersiniz,” (3.Âli İmrân, 110) buyurmuş ve İslam toplumunun en hayırlı ümmet oluşunun, iyiliğin emredilmesi şartına bağlı olduğunu açıkça ifade etmiştir. Hatta çoğu âlimlerimiz, bu ifadeyi; ‘Yitik farz: Emri bil maruf, nehyi anil münker’ olarak dile getirmişlerdir. 

İslam dünyası Allah’ın bu emrini yerine getirdiği sürece ayakta kalmaya devam etmiş, bu konuda ihmalkâr davrandığında ise gerek İslam toplumlarının sosyal yapıları, gerek İslam ümmetinin genel yapısı bozulmaya ve çökmeye yüz tutmuştur. Bir toplumun en hareketli, en canlı, en gayretli kısmını iyiler değil de kötüler oluşturuyorsa, bu o toplumun yavaş yavaş intiharı demektir. Kaybolan, unutturulan, ‘yitik farz’ durumuna getirilen iyiliği emir, kötülükten nehiy, bu meseleyi tesadüfe bırakmayan İslam’ın mü’minlere yüklediği çok önemli bir ibadettir. Yitik farz muamelesi görse de… 

Günümüzde hem İslam dünyasının sosyal yapı bakımından bir bozulmaya yüz tuttuğu; hem de küresel ölçekte dünya düzeninin ve insanlık ailesinin, adaletsizlik, zulüm, emperyalizm, sömürü, katliam, tabii kaynakların talan edilmesi, maddi-manevi çevre felaketleri, fakirlik, açlık, kıtlık, kan ve gözyaşı altında kıvrandığı gözlenmektedir. Şüphesiz bu kaosu, bu düzensizlik düzenini, başı boşluğu durdurmak isteyen bir ferdin, Allah’ın ve peygamberinin iyiliğin emredilmesi, kötülüğe mani olunması yolundaki emirlerini uygulamaktan başka bir çaresi yoktur. Aksi takdirde, Allah’ın çeşitli şekillerde tezahür eden azabının bütün Müslümanları –hatta bütün insanlığı- kuşatması kaçınılmazdır, nitekim günümüzdeki gelişmeler bu tehlikenin pek de uzak olmadığını göstermektedir. 

Kaldı ki, bir rivayette Peygamberimizin, “İnsanlar kötülüğü görüp de ona engel olmazlarsa Allah’ın azabıyla onları kuşatması yakındır,” sözleriyle işaret ettiği azabın, mutlaka gökten taş yağması şeklinde bir azap olması gerekmez. Günümüzde İslam dünyasının siyasi, ekonomik, sosyal alanlardaki geriliği, Batı medeniyeti karşısındaki güçsüzlüğü, ahlaki ve dinî alandaki erozyon ve aşınma, ayrılık ve ihtilaflar, fakirlik ve sefaletler, hatta açlık, öte yandan bazı kesimlerdeki aşırı lüks ve israf, fertler arasında dayanışmanın azalması, cehalet, atalet ve tembellik ve nihayet Suriye. Mısır, Filistin, Irak, Afganistan ve Çeçenistan gibi İslam ülkelerinde cereyan eden katliamlar ve zulüm üzerine kurulu yeni dünya düzeninin/düzensizliğinin mimarlarının insanlık dışı vahşet uygulamaları karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette sadece sessizce seyretmekten başka bir şey yapamaması, hep Allah’ın Müslümanları azabıyla kuşattığının birer delili değil midir? 

O halde “ne yapmak gerekir?” sorusunun cevabı ise, iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün engellenmesinden başka bir şey değildir. Bunu yaparken her Müslüman işe önce kendinden başlamak zorundadır. Zira diğer Müslümanlarla beraber önce İslam dünyasını, sonra da bütün dünyayı doğru yola ulaştırmak gibi son derece güç ve o nispette yüce bir hedefi gerçekleştirecek çalışmalara fiilen girişebilmek için, ilk önce herkesin kendi ruhunda bir ıslahat yapması, kendi kendine iyiliği emredip kötülüğü engellemesi gerekir. 

Nitekim Allah, “Bir millet kendi özünü değiştirmedikçe, Allah da onun hâlini değiştirmez,” (8.Enfâl, 54) buyurmakla bu hususa işaret etmiştir. İster siyasi, ister sosyal, ister ekonomik, ister kültürel her reform, ancak iç ve dış engelleri bertaraf etmeye sevk eden derin bir arzu ve içten gelen bir müeyyide olarak kendisini hissettirdiği zaman etkili ve başarılı olur. Yoksa başkalarının iyilik yapmasını istediği halde, kendisi kötülükte devam edenlerin oluşturacağı bir sosyal yapı, bu tür reformları asla ve asla gerçekleştiremez. Üstelik bu gibiler Allah’ın: “Niçin yapamayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (61, Saff, 2) hitabının muhatabı olurlar. Esas problem karakter ve şahsiyet problemidir. Bu gerçeği kavramadığınız sürece dertlerden kurtulamayız. 

Bu konuda yapılan büyük hatalardan biri, ferdin bu mesuliyetini toplumun üzerine atmasıdır. Bu görevin yerine getirilmesi için herkes gözlerini kurumlara, hükümetlere çevirmiş, bu sayılanların temel taşı olan fert ise bir kenara itilmiştir. Belki bazıları “Fertlerle ne işimiz var? Biz sosyal yönü ağır basan toplumlardan oluşan bir çağda yaşıyoruz,” diyebilir. Ehliyetsiz idarecilerden, rüşvet yiyen bürokrat ve memurlardan, karaborsacı ve tefeci tüccardan, âsi evlattan, çocuklarına örnek olmayan ana-babadan, yalancı ve dolandırıcılardan, bütün hedefi çıkar sağlamak olup, ahlaki ve dinî değerleri hiçe sayanlardan, zulme ve zalimlere karşı sesini dahi yükseltmeyenlerden, yüksek seciyeli, üstün seviyeli, herkese örnek bir toplum oluşabilir mi? 

Hâlbuki bir Müslüman öncelikle kendine dönüp, kendi nefsine iyiliği emredip, onu kötülüklerden alıkoyduktan sonra, bu prensibi aile fertleri başta olmak üzere yakın çevresine uygulamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük de, başka bir rivayette ifade edildiği gibi, öncelikle etkili fiillerle, o olmazsa sözlü telkin ve propagandayla, o da olmazsa kötü fiillerden nefret etmekle olabilir. Bu sonuncusu ise her ne olursa olsun yerine getirilmelidir. Zira bu gibi fiillerden nefret etmek kişiye hiçbir zarar getirmez. Bunu dahi yapamayan ise gerçek bir mümin olamaz. Bu gibiler için Rasulullah, “Bu ise imanın en düşük, en zayıf seviyesidir” veya “Bunu da yapamayanda hardal tanesi kadar iman yoktur,” buyurmuşlardır. 

Bazıları, “ Ey iman edenler! Siz kendinize bakın, siz hidayet üzere olduktan sonra dalalette olanların size zararı dokunmaz,” (5.Mâ’ide,105) ayetine dayanarak, sadece kendisi İslam’ı uygulayıp, başkalarına bu konuda herhangi bir tavsiye veya nasihatte bulunmanın şart olmadığını zannedebilir. Nitekim Hz. Ebû Bekir kendi zamanında da bulunan bu yanlış anlayışa işaret ederek, bir hutbesinde şöyle demiştir: “Siz bu ayeti yani ‘Siz hidayet üzere olduktan sonra dalalette olanların size zararı dokunmaz,’ ayetini yanlış anlıyorsunuz. Zira Rasulullah, ‘İnsanlar kötülüğü görüp de ona mani olmazlarsa, Allah’ın azabıyla onları kuşatması yakındır,’ buyurmuştur” demiş bu suretle kendine olduğu gibi başkalarına da iyiliği emretmenin ve kötülüklere engel olmanın Müslümanın görevi olduğunu belirtmiştir. 

Öte yandan ayetteki “siz hidayet üzere olduktan sonra” sözünde kastedilen hidayet, ancak Müslümanın görevlerini yapmasıyla tamam olur. Ancak bir Müslüman, gerek iyiliği emretmek, gerek kötülüğü engellemek suretiyle görevlerini yaptığı zaman, dalalet ve sapıklıkta olanların ona bir zararı dokunmaz. 

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23