--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Vizyonumuz ne olmalı?

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Milli şuurun oluşmasında tarih en önemli rehberdir. Lakin tarih bir bütün olarak ele alınmalı; onu sadece fetihlere, zaferlere ya da ricatlara, yenilgilere hapsetme yanlışına düşülmemelidir.

Tarih, geçmişi geleceğe yansıtan aynadır. Bu yansıtış, hayatı bütün üniteleriyle kapsama alanına almıyorsa ve tarihe olan ilgimiz aynı oranda hayatı bütün üniteleriyle kucaklayacak kıvamda değilse ortada ciddi bir kültür boşluğunun var olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.

Savaşların tarihi elbette önemlidir; lakin ilimlerin tarihi de önemlidir; ilimlerin ete kemiğe büründüğü kültürlerin tarihi de onlar kadar önemlidir; çeşitli kültür adacıklarının bütününden ibaret medeniyetin tarihi de en az onlar kadar önemlidir. Bu önemi kavradığımızda, medeniyet davasının en temel meselesi olan medeniyet şuurunu da kavramaya başlamış sayılır; bizi kendisi ölçüsünde insan kılan ideal yüceliğinin nihai zirvesini işaretleyen ufka bakışlarımızı sabitleştirmiş oluruz.

Bir dönemde, cihan medeniyetinin en üst seviyede temsilciliğini yapmış bir ümmetin fertleri olarak, yeni fetih ve zafer açılımlarının, mevcut kültür alanlarını birer birer fetihle gerçekleşeceğini asla hatırdan çıkarmamız gerekiyor. Kültürü, daha güçlü bir başka kültür fetheder; medeniyeti sevk ve idare en güçlü kültür yapısının hakkıdır.

Medeniyeti bir kitap olarak düşünecek olursak, bu kitabın dibacesi ailedir. Sosyal hayatta görülen ahlaki ya da gayr-ı ahlaki; etik ya da anti etik; olumlu ya da olumsuz görüntüler, bu dibacenin bir açılımı ve genelde yorumu mahiyetindedir. Aile sağlamsa sosyal bünye de sağlamdır. Ailede, çürüme, kokuşma başlamışsa, bu durum toplum için de aynı teşhisi koyabilmemizin haklı bir gerekçesidir. Aile hayatının sürekliliği ise, sürekli kalabilen değerlere sahip olmakla mümkündür. Sönmeye mahkûm parıltılar, daimi bir ışık kaynağı olma vadinden ne kadar uzaksa, mal, mülk, menfaat, güzellik, behimi arzu, beşeri heves gibi faniliğe teşne vesileler, hiç şüphesiz böylesi bir ebediyet akdine sadakati, olması gereken muhabbet, şefkat ve hürmet ölçüsünde temin, tesis ve idameye yeterli değildir.

Hakiki saadet ancak ebediyete aşinadır. Onun, zevale mahkûm faniliklerle hiçbir tanışıklığı yoktur. Ebediyet ise bir iman muştusudur. İman olmadan, onun ikbale ve istikbale ait muştusundan ve böyle bir muştunun koruyucu himayesinden bahsetmek nasıl mümkün olabilir? Bu imkânsızlık durumu, fert için de, aile için de, hatta, millet, devlet ve bütün bir medeniyet için de aynen geçerlidir. Nitekim, bunca teknik imkân ve konfora rağmen materyalizmin hakimiyeti altında kalmış coğrafyanın hiçbir yerinde, hakiki saadeti tadabilen talihli bir fert, aile ve cemiyet bulmak imkânsız hale gelmiştir.

Tarihi perspektifin bize gösterdiği gerçek şudur: Hıristiyan dünya, tabiatı gereği anti materyalist bir anlayışın öncülüğünü yapması gerekirken, şiddeti bir reaksiyonla materyalizmin emrine girdi. Müslüman dünya ise, madde ve manayı dengeli götürme itidalinin sahibi iken, gözü kapalı bir batı taklitçiliğinin kurbanı olarak, materyalizmin saldırılarına karşı, kaybettiği değerler ölçüsünde savunmasız kaldı. Bilhassa kuzeyden gelen “kızıl rüzgâr”, hem düşünce hem de ameli planda ne kadar kültür mirasımız varsa hepsini önüne katıp sürüklemeye başladı. Ahlaki değerler bütünüyle alt üst oldu. Şüphe ve tereddütlerin, akıl, mantık, muhakeme ve de insaf tanımaz taarruzlarıyla iman surunda gedikler açıldı. 

Bu durum, topluma pek çok ahlaki değeri de kaybettirdi. İman temeline oturmuş ahlak, nasıl  medeniyet inşası için en hayati unsur ise, onun tahribe maruz kalması hadisesi de medeniyetin yıkılışının en hızlandırıcı amilidir. İşte yaşanılanların özeti bundan ibaretti..

Kendimizde olmayan bir değeri başkalarıyla paylaşmamız söz konusu olamayacağına göre, batının müflis haline, bizim müflis halimiz elbette bir derman sunacak değildi. Fakat, sonsuz hamdolsun ki, uzun soluklu çalışmalar, iman ve ahlak yörüngeli gayretler imdadımıza yetişti, kısmen de olsa kayıplarımızın telafisi söz konusu oldu.

Şimdi, daha ileri safhalarda hizmet etme fırsatlarıyla yüzleşmiş bulunuyoruz. Eğer, vakit israfına girilmez, İslami topluluklar lüzumsuz rekabetlerle birbirinin yaptıklarını tekrar etme zaafına düşmezse ve herkes kendisi için elzem ve bakir hizmet alanları bularak güç ve gayretlerini bu alanlara teksif etme basiretiyle hareket ederse, söz konusu çalışmaların kolektif bileşkesi, önce kendi kültür mirasımızı yeniden kazanmaya, ardından da bu mirası muhtaç olan yer ve yörelere taşımaya muvaffak olur kanaatindeyim.  Medeniyet hakimiyetinin istirdadı bu yolla gerçekleşecek olsa gerek..

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle