Söze tanıklık katkısı
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın başkanlığını yaptığım dönemde, aynı vakfın Onursal Başkanı olmakla vakfı ve bizleri onurlandıran Muhterem Hocam Fethullah Gülen ile hemen hemen bütün gazeteleri birlikte ziyaret ettik. Patronlarıyla, yazarlarıyla uzun sohbetler edildi. Geliş gidişimizi zorlaştırmasın ve bu hasbi ziyaretler maksadı aşan yorumlara maruz kalmasın diye de, ziyaretlerimizin haber yapılmamasını istirham ettik ve ziyaretinde bulunduğumuz her gazete de istirhamımıza saygı gösterdi; dolayısıyla bu önemli ziyaretler benim bildiğim kadarıyla basına yansımadı.
İşte bu ziyaretlerden biriydi. Ziyaret ettiğimiz gazetenin sahibi ve yazı kadrosundan birkaç kişi bizi çok sıcak alaka ile karşıladılar; dostane konuk ettiler, uzun uzun ve tadına doyum olmayan bir sohbet gerçekleşti. Hocaefendi de sohbetten çok memnun görünüyordu. Kendini evinde hisseder bir hali vardı. Sohbetin bitmesini istemez gibiydi. Nihayet vedalaştık. Yolda bana söylediği ilk söz şu oldu: “Yüzlerinden nur damlıyor. Keşke sık sık görüşebilsek..”
Seneler sonra, Bediüzzaman Hazretlerinin mümtaz talebelerinden Mehmet Fırıncı Abiden söz konusu gazetenin sahibi ile ilgili şu yorumu duydum: Ben çok insan tanıdım, çok insan dinledim. Fakat onun kadar içi ümmet muhabbetiyle dolu, her cemaatin derdiyle aynı heyecanla ilgilenen ikinci bir kişi görmedim.
Bir başka dost insan, özellikle Hür Adam filminin yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendikten ve “ümitvar olunuz” başlıklı, tüm gazetelerde yayınlanan çağrısı ile ümitlerimizi şahlandırdıktan sonra gözümde kahramanlaşan Mehmet Tanrısever de, aynı manaya yakın cümlelerle bana bu gazeteyi anlatmış, aynı manaya gelen cümlelerle gazetenin sahibi kişiyi tanıtmıştı.
Evet, bu gazete Akit’ten, bu kişi Mustafa Karahasanoğlu’ndan başkası değildi.
Bugün bunları, son günlerde sözlü ve fiili saldırıda Yeni Akit Gazetesi’nin bir reklam bahane edilerek niçin adres seçildiğini, Mustafa Karahasanoğlu’nun niçin hedef haline getirilmek istendiğini, nihai gaye ve maksadı idrak bağlamında bir Müslüman olarak yeniden ve daha derinden düşünelim diye aktarıyorum. Ve saldırganları, hiçbir kimlik ayırt etmeden nefretle kınıyorum.
Aziz dostlar;
Bediüzzaman Hazretleri, Felsefe şakirdi ile Kur’an şakirdini mukayese ettiği çok önemli yazısının bir paragrafında buyurur ki:
“Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kuran’ın şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum salih ibadı (yerdeki ve göklerdeki Allah’ın bütün kullarını) kendine kardeş telakki ederek, gayet samimi bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mesud olur. Ve ruhunda şedit bir alakayı onlara karşı hisseder ki, duasında: “Allah’ım, erkek ve kadın bütün müminleri bağışla, affet” der. (On Yedinci Lema, Beşinci Nota)
Yerdeki ve gökteki bütün salih kulları kardeş kabul etmek.. Onlara her daim samimi bir kalple dua etmek.. Onların mutluluklarıyla mutlu olmak.. Ve onlara karşı ruhunda şedit bir alaka duymak.. Bunlar başkasına değil, bize ait, yani Kur’an öğretilerine gönülden iman etmiş Kur’an öğrencilerinin özellikleri..
Felsefenin, yani hayatı sadece dünyadan ve varlığı sadece maddeden ibaret sayan zihniyetin öğrencilerinin özelliklerinden biri ise aynı düşünceyi paylaşsalar da, iş çıkar hesaplarına gelince birbirinden kaçmak, birbiri aleyhinde dava açmak.. Allah için, konuşlandığımız yeri, takındığımız sıfatı bir daha gözden geçirelim.
Ve yine o Büyük Üstad, toplum hayatını bozan, ifsat eden bir şeytan oyununun en mükemmel analizini yaptığı yerde bu oyunu açığa çıkarırken, “Bir mü’minin bir tek seyyiesi ile bütün hasenatını örter” buyurur. Sonra da bu şeytani oyundan kurtulmanın çarelerini söyler: “Halbuki, Cenab-ı Hak, Haşir’de adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde amal-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiatına galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok, vücutları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatı örter.
Demek bu dünyada, o adalet-i ilahi noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymettar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lazımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zatın yüz hasenatını bir seyyie yüzünden unutur, mümin kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz önüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mümin kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat aleti olur.”(On Üçüncü Lema)
Sanıyorum, Bediüzzaman’ın zamanaşımına meydan okuyan, her dönemde geçerli, yerli ve yeterli bu tespitlerini aktardıktan sonra, mü’minleri bütün değer ölçüleriyle birlikte savuran, toplumu fesada veren, boğuştuğumuz son fitne dalgaları ile ilgili ne söylesem yersiz ve yetersiz olur. Ben de bu kadarlık bir katkıyla yetinmiş olayım.
İşte bu ziyaretlerden biriydi. Ziyaret ettiğimiz gazetenin sahibi ve yazı kadrosundan birkaç kişi bizi çok sıcak alaka ile karşıladılar; dostane konuk ettiler, uzun uzun ve tadına doyum olmayan bir sohbet gerçekleşti. Hocaefendi de sohbetten çok memnun görünüyordu. Kendini evinde hisseder bir hali vardı. Sohbetin bitmesini istemez gibiydi. Nihayet vedalaştık. Yolda bana söylediği ilk söz şu oldu: “Yüzlerinden nur damlıyor. Keşke sık sık görüşebilsek..”
Seneler sonra, Bediüzzaman Hazretlerinin mümtaz talebelerinden Mehmet Fırıncı Abiden söz konusu gazetenin sahibi ile ilgili şu yorumu duydum: Ben çok insan tanıdım, çok insan dinledim. Fakat onun kadar içi ümmet muhabbetiyle dolu, her cemaatin derdiyle aynı heyecanla ilgilenen ikinci bir kişi görmedim.
Bir başka dost insan, özellikle Hür Adam filminin yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendikten ve “ümitvar olunuz” başlıklı, tüm gazetelerde yayınlanan çağrısı ile ümitlerimizi şahlandırdıktan sonra gözümde kahramanlaşan Mehmet Tanrısever de, aynı manaya yakın cümlelerle bana bu gazeteyi anlatmış, aynı manaya gelen cümlelerle gazetenin sahibi kişiyi tanıtmıştı.
Evet, bu gazete Akit’ten, bu kişi Mustafa Karahasanoğlu’ndan başkası değildi.
Bugün bunları, son günlerde sözlü ve fiili saldırıda Yeni Akit Gazetesi’nin bir reklam bahane edilerek niçin adres seçildiğini, Mustafa Karahasanoğlu’nun niçin hedef haline getirilmek istendiğini, nihai gaye ve maksadı idrak bağlamında bir Müslüman olarak yeniden ve daha derinden düşünelim diye aktarıyorum. Ve saldırganları, hiçbir kimlik ayırt etmeden nefretle kınıyorum.
Aziz dostlar;
Bediüzzaman Hazretleri, Felsefe şakirdi ile Kur’an şakirdini mukayese ettiği çok önemli yazısının bir paragrafında buyurur ki:
“Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kuran’ın şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum salih ibadı (yerdeki ve göklerdeki Allah’ın bütün kullarını) kendine kardeş telakki ederek, gayet samimi bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mesud olur. Ve ruhunda şedit bir alakayı onlara karşı hisseder ki, duasında: “Allah’ım, erkek ve kadın bütün müminleri bağışla, affet” der. (On Yedinci Lema, Beşinci Nota)
Yerdeki ve gökteki bütün salih kulları kardeş kabul etmek.. Onlara her daim samimi bir kalple dua etmek.. Onların mutluluklarıyla mutlu olmak.. Ve onlara karşı ruhunda şedit bir alaka duymak.. Bunlar başkasına değil, bize ait, yani Kur’an öğretilerine gönülden iman etmiş Kur’an öğrencilerinin özellikleri..
Felsefenin, yani hayatı sadece dünyadan ve varlığı sadece maddeden ibaret sayan zihniyetin öğrencilerinin özelliklerinden biri ise aynı düşünceyi paylaşsalar da, iş çıkar hesaplarına gelince birbirinden kaçmak, birbiri aleyhinde dava açmak.. Allah için, konuşlandığımız yeri, takındığımız sıfatı bir daha gözden geçirelim.
Ve yine o Büyük Üstad, toplum hayatını bozan, ifsat eden bir şeytan oyununun en mükemmel analizini yaptığı yerde bu oyunu açığa çıkarırken, “Bir mü’minin bir tek seyyiesi ile bütün hasenatını örter” buyurur. Sonra da bu şeytani oyundan kurtulmanın çarelerini söyler: “Halbuki, Cenab-ı Hak, Haşir’de adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde amal-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiatına galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok, vücutları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatı örter.
Demek bu dünyada, o adalet-i ilahi noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymettar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lazımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zatın yüz hasenatını bir seyyie yüzünden unutur, mümin kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz önüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mümin kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat aleti olur.”(On Üçüncü Lema)
Sanıyorum, Bediüzzaman’ın zamanaşımına meydan okuyan, her dönemde geçerli, yerli ve yeterli bu tespitlerini aktardıktan sonra, mü’minleri bütün değer ölçüleriyle birlikte savuran, toplumu fesada veren, boğuştuğumuz son fitne dalgaları ile ilgili ne söylesem yersiz ve yetersiz olur. Ben de bu kadarlık bir katkıyla yetinmiş olayım.







