Saygılar karşılıklıdır
Cami ile cem evinin omuz omuza aynı mekanı paylaşmasından, başı örtülü bir kızımızın kampüs bahçesindeki masum oturuşundan kaos çıkaracak kadar akla ziyan olayların sökün edip üzerimize üşüştüğü şu günlerde, vakalar özelinde değil, değerler bütününde düşünmemiz gerekiyor. Bu yazı, söz konusu değerler bütününün öncelikli bir öğesi olan “karşılıklı saygı” temasını ontolojik normlarıyla anlatmayı hedefliyor.
Toplum hayatını dengeleyen en önemli adalet prensibi, hukukun üstünlüğünü içselleştirerek yaşanır kılmaktır.
Bu noktada gösterilecek hassasiyet, cemiyet huzurunun garantisi; sergilenecek her zaaf da kaosu, kargaşayı körükleyecek yanlışlar cümlesinden olacaktır.
Hukuk karşısında herkes eşittir. Hukuk keyfiyetin değil, kemiyetin muhatabıdır. Hukukta statülerin ayırımcılığı söz konusu olamaz; din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetilemez. Hak, haklınındır; hiç kimse bir başkasının hakkını sahiplenemez.
Hiç kimse de bir başkasının suçuyla suçlanıp cezalandırılamaz. Her insan, bütün insanlar kadar kıymet ve değere sahiptir; dolayısıyla fert topluma feda edilemez.
Hukuk, fıtrat kurallarına uyum içinde, diğer canlıların hukukunu da kapsama alanına alır; onların haklarını korumayı da garanti eder. Gerçek adaletin yaşandığı coğrafyada, insanlar birbirinden emin oldukları gibi, diğer canlılar da hem insandan hem de birbirinden emindir.
Saygılar karşılıklıdır. Hak kuvvetin değil, kuvvet hakkın tekelindedir. İnsanlar, aynı anne ve babanın çocuklarıdır. Ve her insan kerim olarak yaratılmıştır. Onları birbirinden üstün kılacak, maddi hiçbir gerekçe yoktur. Üstünlük, takva iledir; Allah’a yakınlık ölçüsündedir. Takva ve Allah’a yakınlık ise, ancak alçakgönüllülüğe, tevazua vesiledir; zorbalık ve tahakküme değil..
Erdemlerin, faziletlerin, yüce değerlerin toplamından ibaret olan insanın manevi cephesindeki mertebeler ve bu mertebelerin sonsuza uzanan çizgide birbirinden üstünlükleri, yadsınamaz bir gerçektir.
Dolayısıyla, yaratılış kurallarına uygun bu fıtri durumu değiştirmeye yeltenmek, ya da anlamsızlaştırmaya çalışmak; fevkalade yanlış bir tutumdur. Hukuk karşısındaki eşitliği savunmak ne kadar doğru ise, mutlak eşitliği savunmak da o kadar hatalıdır. Mutlak eşitlik yoktur; olması da anlamsızdır.
Bediüzzaman Hazretlerinin teşhisiyle ifade edecek olursak: “Çünkü Fatır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulat aldırır ve bir kitapta çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nevi ile de binler nevin vazifelerini gördürür.
İşte o sırr-ı azimdendir ki, Cenab-ı Hak, insan nevini binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kainatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte nev-i insanın tenevvüünün/ çeşitliliğinin en mühim mayesi ve zembereği, müsabaka ile, hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir.Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz, fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-yi beşeriyeye karışmak tarzındadır.” (Lemalar, Yirmi İkinci Lema, İkinci İşaret)
Hayat, bir armonik yarıştır. Kaybedeni olmayan, herkesi kazandıran bir yarış. Zaten varlık bu armoni üzerine kuruludur. Yarış, yardımlaşma manasınadır. Hayvanlar bize, biz de onlara yardım ediyoruz. Bitkiler, hepimize yardım ediyor. Biz de onlara yardım ediyoruz. Bir organizma bütünlüğü içinde çalışıyoruz. Kimimiz, eli, ayağı; kimimiz, gözü, kulağı; kimimiz, aklı, hafızayı; kimimiz, ruhu, kalbi ve diğer duygulardan birini temsil ediyor, ahenk içinde hayatımızı devam ettiriyoruz. Bu uzuvlardan hangisi olmasa, ahenk bozulacak gibi duruyor.
Ekolojik dengeyi, yaşayarak hissediyoruz. Bir fabrikanın çarkları gibi, aynı gayeye hizmet ediyoruz. Aramızdaki farkları, ahengin bir parçası görüyor, öyle değerlendiriyoruz. Aramızdaki düşmanlıkları, mecaza yüklüyor, istidatlarımızın, kabiliyetlerimizin inkişafına birer vesile, birer vasıta kabul ediyoruz. Haddi aşanların, şeriat-ı fıtriye kanunlarıyla cezalandırılacağını biliyor, görüyor ve yaşıyoruz. Bir aslanın meşru rızkı, ölmüş hayvanların etini yemek iken, canlı bir ceylana saldırsa, bir avcı da onu cezalandırıyor. Bir çocuk, masum bir kediyi, bir köpeği taşlasa, ayağı sürçerek düşüyor, başı bir kayaya çarpıyor ve yaptığının cezasını anında görüyor. Bir insan, kime, nasıl zulmetse cezasını buluyor. Ayrıca, iradi varlık olduğu için, insanla ilgili hususlarda teşrii cezalar da devreye giriyor. Böylece ahenk korunmuş oluyor, nizam, intizam sürekliliğini devam ettiriyor..
Toplum hayatını dengeleyen en önemli adalet prensibi, hukukun üstünlüğünü içselleştirerek yaşanır kılmaktır.
Bu noktada gösterilecek hassasiyet, cemiyet huzurunun garantisi; sergilenecek her zaaf da kaosu, kargaşayı körükleyecek yanlışlar cümlesinden olacaktır.
Hukuk karşısında herkes eşittir. Hukuk keyfiyetin değil, kemiyetin muhatabıdır. Hukukta statülerin ayırımcılığı söz konusu olamaz; din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetilemez. Hak, haklınındır; hiç kimse bir başkasının hakkını sahiplenemez.
Hiç kimse de bir başkasının suçuyla suçlanıp cezalandırılamaz. Her insan, bütün insanlar kadar kıymet ve değere sahiptir; dolayısıyla fert topluma feda edilemez.
Hukuk, fıtrat kurallarına uyum içinde, diğer canlıların hukukunu da kapsama alanına alır; onların haklarını korumayı da garanti eder. Gerçek adaletin yaşandığı coğrafyada, insanlar birbirinden emin oldukları gibi, diğer canlılar da hem insandan hem de birbirinden emindir.
Saygılar karşılıklıdır. Hak kuvvetin değil, kuvvet hakkın tekelindedir. İnsanlar, aynı anne ve babanın çocuklarıdır. Ve her insan kerim olarak yaratılmıştır. Onları birbirinden üstün kılacak, maddi hiçbir gerekçe yoktur. Üstünlük, takva iledir; Allah’a yakınlık ölçüsündedir. Takva ve Allah’a yakınlık ise, ancak alçakgönüllülüğe, tevazua vesiledir; zorbalık ve tahakküme değil..
Erdemlerin, faziletlerin, yüce değerlerin toplamından ibaret olan insanın manevi cephesindeki mertebeler ve bu mertebelerin sonsuza uzanan çizgide birbirinden üstünlükleri, yadsınamaz bir gerçektir.
Dolayısıyla, yaratılış kurallarına uygun bu fıtri durumu değiştirmeye yeltenmek, ya da anlamsızlaştırmaya çalışmak; fevkalade yanlış bir tutumdur. Hukuk karşısındaki eşitliği savunmak ne kadar doğru ise, mutlak eşitliği savunmak da o kadar hatalıdır. Mutlak eşitlik yoktur; olması da anlamsızdır.
Bediüzzaman Hazretlerinin teşhisiyle ifade edecek olursak: “Çünkü Fatır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulat aldırır ve bir kitapta çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nevi ile de binler nevin vazifelerini gördürür.
İşte o sırr-ı azimdendir ki, Cenab-ı Hak, insan nevini binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kainatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte nev-i insanın tenevvüünün/ çeşitliliğinin en mühim mayesi ve zembereği, müsabaka ile, hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir.Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz, fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-yi beşeriyeye karışmak tarzındadır.” (Lemalar, Yirmi İkinci Lema, İkinci İşaret)
Hayat, bir armonik yarıştır. Kaybedeni olmayan, herkesi kazandıran bir yarış. Zaten varlık bu armoni üzerine kuruludur. Yarış, yardımlaşma manasınadır. Hayvanlar bize, biz de onlara yardım ediyoruz. Bitkiler, hepimize yardım ediyor. Biz de onlara yardım ediyoruz. Bir organizma bütünlüğü içinde çalışıyoruz. Kimimiz, eli, ayağı; kimimiz, gözü, kulağı; kimimiz, aklı, hafızayı; kimimiz, ruhu, kalbi ve diğer duygulardan birini temsil ediyor, ahenk içinde hayatımızı devam ettiriyoruz. Bu uzuvlardan hangisi olmasa, ahenk bozulacak gibi duruyor.
Ekolojik dengeyi, yaşayarak hissediyoruz. Bir fabrikanın çarkları gibi, aynı gayeye hizmet ediyoruz. Aramızdaki farkları, ahengin bir parçası görüyor, öyle değerlendiriyoruz. Aramızdaki düşmanlıkları, mecaza yüklüyor, istidatlarımızın, kabiliyetlerimizin inkişafına birer vesile, birer vasıta kabul ediyoruz. Haddi aşanların, şeriat-ı fıtriye kanunlarıyla cezalandırılacağını biliyor, görüyor ve yaşıyoruz. Bir aslanın meşru rızkı, ölmüş hayvanların etini yemek iken, canlı bir ceylana saldırsa, bir avcı da onu cezalandırıyor. Bir çocuk, masum bir kediyi, bir köpeği taşlasa, ayağı sürçerek düşüyor, başı bir kayaya çarpıyor ve yaptığının cezasını anında görüyor. Bir insan, kime, nasıl zulmetse cezasını buluyor. Ayrıca, iradi varlık olduğu için, insanla ilgili hususlarda teşrii cezalar da devreye giriyor. Böylece ahenk korunmuş oluyor, nizam, intizam sürekliliğini devam ettiriyor..







