--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Raydan çıkmış tren gibi..

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Bugüne kadar devlet ve millet adına yapılan FETÖ ile mücadeleye mutlaka din adına mücadeleyi dahil etmek zorundayız. Konunun bu yönü henüz başlamadı; fakat başlayacak hem de çok şiddetli başlayacak ve uzun süre de devam edecek.

Çünkü FETÖ din karşıtı bir konuma konuşlanmaya doğru kayıyor; materyalizmin argümanlarıyla, ateizmin temel görüşleriyle yeniden inşa ediliyor. Kur’an’ın kutsi dairesinden tart edildiği her haline yansıyan kişinin liderliğini yaptığı bir topluluk dinsizliğe demir atmaya mahkûmdur; FETÖ belki de bunun tarihteki en kötü, en iğrenç, en tahripkar örneği olacaktır. 

İçlerinden biri, hem de temsilde önde görünenlerden biri, bir gün bana, “Artık Kur’an okuyamıyorum; ne zaman okumaya niyetlensem Kur’an aleyhinde söylenen bütün sözler bir vesvese ordusu gibi üzerime hücum ediyor, okumaktan vaz geçiyorum” demişti. Uzun uzun konuşmuş, Kur’an’ın bir beşer kelamı olamayacağını, onun da eskiden bildiği bilgiler eşliğinde anlatmaya çalışmıştım. Yer yer yaptığı itirazlara kendimce akli, mantıki, doyucu cevaplar vermiştim. Sustu. Fakat hidayet ayrı bir şey. Allah kalpte iman nurunu yaratmadıkça kişinin hidayeti imkansız. Kişi kendini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez. Önce verilen bir nimet geri alınıyorsa, kul mutlaka bu cezaya müstahak olacak bir cürüm işlemiştir. 

Gülen’in yanına gittiğinde ondan itibar gören bu kem talih de şimdi firarilerden biri. Hangi cürmünün onu Kur’an’dan böylesine uzaklaştırdığı ise artık çok açık. Mesele kişi ve kişiler ölçeğinde kalsaydı, konuyu bu denli önemsemek belki abartı kabul edilebilirdi. Fakat bütün bir topluluğu yutacak boyutta yükselişe geçen bu dalalet sarmalı pek çok safi zihinleri de sarsacağa, ırgalayacağa ve onlara ahiretlerini kaybettireceğe benziyor. 

Senelerce önceydi. Avrasya Diyalog Platformunun İstanbul’da gerçekleşen ilk toplantı programı çerçevesinde bütün katılımcılarla birlikte Topkapı Sarayını gezmek üzere saraya giriş yapıyorduk. Yanımdaki bir ülke imamı, bana, çıkış yapmak üzere karşımızdan gelen tesettürlü bir grup kadını gösterdi ve ardından da şöyle dedi: “Eskiden, kadınların açık olmalarını yadırgardım, şimdi ise tesettürlü hallerini yadırgar oldum.” Dinine, diyanetine, takvasına itimat ettiğim bu kişinin bir- iki sene içinde düştüğü bu feci durum beni beynimden vurulmuşa döndürdü. Bir şeyler söyledim; iç geçirdi, söylediklerim zaten onun da meçhulü şeyler değildi; ama bilmek başka, inanmak başka şeydi, sadece bilmek o kişiye yetmedi. Manevi beslenmeyi terk eden kişinin akıbeti onun da akıbeti olmuştu.   

Verdiğim bu iki olumsuz örneğin en öncelikli sorumlusu hiç kuşkusuz Gülen’den başkası değildi. Çünkü o, kadının yüzünü dahi göstermesi haramdır, kadının sesi dahi haramdır, noktasından alıp meseleyi başörtüsü teferruattır, genç kızların milyonlar karşısına geçip şarkı türkü söylemesi caizdir, hatta sevaptır noktasına taşıdı; onun bu sözleri ve davranışları dini hassasiyetleri önce sarstı sonra yıktı, yok etti. Gülen’in konuyla ilgili son geldiği nokta aslında ilk baştan da onun düşüncesi ve niyetiydi; yani bu durum onun için bir değişim değildi. Fakat bu tahribi yapabilmek için senelerce fırsat bekledi; insanların dini duygularını zaafa uğrata uğrata sonunda onları söylediklerini kabul edecek duruma getirdi; beklediği fırsat doğunca da şeytani zehrini zerk etmekten çekinmedi; büyük bir kitleyi böylece mahvetti. 

İşe Kur’an müdafaasıyla başladı. Bu konuda yüzlerce konuşma yaptı. Sonunda “Tamam Kur’an bir rehberdir; fakat daha ne zamana kadar körler gibi yedileceksiniz, ne zaman içinizin sesini dinleyeceksiniz” gibi kafirce bir sözde karar kıldı. İşte onun bu kötü telkinlerinin semeresi de birinci örnekte aktardığım kişinin sapık hali oldu; ve bunların sayısı gün geçtikçe de arttı. Şimdilerde ise, ateizme doğru kaymalar var; raydan çıkmış tren gibi kaymaların nerde duracağını kestirmek de zor.

Önceleri, misyonerlerin amansız düşmanı gibi görünürdü.. Vatikan’a ve başındakilere demedik laf bırakmazdı. Sonra Vatikan’a biat etti. Dünyanın dört bir yanına gönderdiği kişilere, misyonerlere destek olmalarını emretti. Gerekçe olarak da, dinsiz olacaklarına, ateist olacaklarına bırakın Hristiyan olsunlar, dedi. Ama hainliği bu kadarla da sınırlı kalmadı; bütün yurtdışı kurum ve kuruluşlarda tedbir adı altında doğrudan İslam anlatımını yasakladı. Yani Hristiyan misyonerlerinin önünü açarken İslam tebliğcilerinin önünü tıkadı. Ama yine de bizden biriymiş gibi olma rolünü asla terk etmedi.

Ben, 2001 yılında örgütsel yapıyla ilgimi kendi isteğimle kestim, gördüğüm yanlış uygulamalara göz kapama zilletine düşmemek için tayin heyetinden istifa ettim. Bunun, bütün yetkilerini kaybederek cemaat içinde sıradan bir insan olma sonucunu doğuracağını bilerek böylesi bir tercihte bulundum. Nitekim o tarihten sonra hiçbir örgütsel toplantıya katılmadım. Bu sebeple de İblisin uşağı hainin son anlattığım uygulamalarına ben de çok geç vakıf oldum. 

Elbette, onunla kavgamız bugüne kadar yapılanlarla sınırlı kalmayacak. Zorlu mücadele günleri bizleri bekliyor. Bu mücadelenin doğrudan dini müdafaa olacağında kuşku yok. Şeytanın uşağını ve ona uşaklık yapan alçakları Allah’ın yardımı, inayeti ve desteği ile yine yenecek, yine hüsrana uğratacağız. Fakat her başarı bedel ister. Bedel ödemeye de hazırız.   

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle