Ölü hayat veremez
Emevi halifelerinden Süleyman b. Abdülmelik zamanında insanlar birbirine ne avladıklarını, kaç tane avladıklarını sorarlardı. Süleyman ava çok düşkündü.
Ömer b. Abdülaziz halife olduğunda ise, insanlar birbirine kaç rekat gece namazı kıldıklarını, ne kadar Kur’an okuduklarını sormaya başladılar. Ömer de namaza ve Kur’an okumaya çok düşkündü.
Efendimiz, insanlar başlarındaki yöneticilerin dinleri üzeredir, buyurur. Ve bu kuralın arka planını oluşturan döngüyü de şu ölümsüz sözleriyle deşifre ederler: Siz nasıl olursanız, yöneticileriniz de öyle olur.
Türkiye bu bağlamda talihli bir dönem yaşıyor. Aklı dünya umuruna eren; kalpleri sürekli maneviyat ibresini gösteren bir kadronun işbaşında olmasını bizler, ilahi takdirin altın tepside sunduğu fırsat olarak görüyor, öyle değerlendiriyoruz. Ve bu ilahi nimetin devam edip gitmesinin de aynı cinsten şükürle mukabele görmesi şartına bağlı bulunduğunu ifade etmeye çalışıyoruz.
İnsanlar başlarındaki yöneticilerin dinleri üzeredir. Yönetici kadronun manevi şahsiyetinin enerji, sinerji ve aurasının meydana getirdiği elektromanyetik alanın çekim gücü toplumu ister müspet ister menfi anlamda mutlaka etkiler. Bu manyetik alanda kendisine değer atfedilen her şey, toplumun hüsnü kabulüne mazhar olur; aksi olanlar da tersine bir kabulle karşılanırlar.
Kabul veya rette böylesi güçlü bir vakumun oluşması, elbette yukarıda söz konusu ettiğimiz döngünün sahih dairede gerçekleşmiş bulunmasıyla da doğrudan irtibatlıdır. Yani, toplum doğru bir çizgiye geldiği ve kendileri cinsinden yöneticilere liyakat kazandıkları için iyi yöneticiler işe vaziyet etmeye başlamışlarsa, bu oluşum fıtrat kurallarına uygun bir sonuçtur; semeresi de olumlu olacaktır. Bu bağlamda, yöneticiler ve yönetilenler arasında bir sahih uyum söz konusu değilse, kargaşa, kaos ve diğer istenmeyen sonuçlar bir biri ardına sökün edecek ve toplum bünyesi sürekli bir kısır döngü anaforuna sürüklenip gidecektir.
Konuyu Türkiye özeline indirgediğimizde, yöneten ve yönetilenler arasındaki pozitif uyumun, içinde yaşadığımız dönemde, geçmişe kıyasla maksimal düzeye ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu olumlu sürecin daha da ivme kazanabilmesi için demokratik-politik kazanım adına eksik olan tek mesele hakim parti karşısında o oranda güçlü bir muhalefetin yapılamıyor olmasıdır. Bu eksikliğin telafisi, Türkiye’yi bulunduğu coğrafyada lider, bütün dünyada ise saygın bir devlet haline getireceğinde kuşku yoktur.
Sol zihni yapılanmasının, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iflas ettiği artık herkesin bildiği bir gerçektir. Maddeci dünya görüşü, bütün siyasi ve felsefi ekolleriyle tükenmiş, geçmişte yaşanmış bir yanlış tecrübe olarak tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Solun bazı marjinal gruplar dışında artık hiçbir sosyolojik karşılığı yoktur. Bundan sonra da olması imkansızdır. Ölü hayat veremez de ondan.
Devletin derin ve kolektif aklı, Türkiye’de mevcut müspet ve fıtri siyasi oluşumun bir yeniden diriliş hareketi olduğunun elbette farkındadır. Bir ön kabulle kabullendiğimiz bu farkındalığın dış tezahürü, yeni bir sisteme (Başkanlık) intikali kolaylaştırıcı hamleler olacaktır. Başka türlü tezahürlerin, isabet duvarını zorlayıcı, aşındırıcı ve sonucu itibariyle de boşa giden emek olmaya mahkûm atraksiyonlar şeklinde algılanacağı her türlü izahtan varestedir.
İnsan merkezli hümanist anlayışların, asıl gaye ve maksatlarının insan sevgisi, insani değerleri öne çıkarma endişesi olmadığı; esas gaye ve maksadın insanı tanrılaştırmak ve her insanı küçük birer firavun haline getirmek olduğu belliyken; böylesi hak ve hakikatten uzak bir felsefi anlayıştan beslenen görüş ve düşüncelerle devleti temellendirmek, toplumu şekillendirmek yanlışını da tekrarlamadan yeni bir sistem fenomenini yaşanır kılmak, milletin de devletin de en öncelikli meselesi olduğu da bu meyanda göz ardı edilmemelidir.







