Nübüvvet sempozyumu
Kalpleri, Allah’a, Resulüne ve bütün inananlara sevgiyle, muhabbetle dolu olduğuna inandığım bir topluluğun, İstanbul İlim Ve Kültür Vakfı çatısı altında organize ettiği 10. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunun bu seneki konusu Nübüvvet.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den başlayarak Kainatın Efendisini semere veren çizgide bu kutsal kurumun tahlil edilecek olması, başka sebep, başka saik bulunmasa da elbette çok önemli. Halbuki günümüzde konuyu önemli kılan pek çok saik ve sebep bulunuyor..
İman esaslarının sarsıldığı, İslam’ın temel rükünlerinin inkara ve ihmale maruz kaldığı, evrensel insani değerlerin ve en temel ahlaki kuralların toplum hayatından sürgün edildiği; her türlü vahşetin, zulmün ve ahlaksızlığın alkışlanarak toplum katmanlarında kabul gördüğü koyu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Vahiy kaynaklı, nübüvvet merkezli çarelere her zamandan daha muhtacız.
Vahiy kaynaklı yaşamak, en mükemmel örneğini Kainatın Efendisinin yüce ve yüksek hayatında bulur. O ulu önderin seçkin hayatı, kıyamete kadar bütün ümmetinin ve bütün insanlığın yolunda iz sürmeleri gereken yegane ve en mükemmel tecrübeler bütünüdür. Öylesine mükemmeldir ki, ötesinde mükemmellik bulmak imkansızdır.
Öyledir, çünkü o, istikamet üzere gönderilmiş Allah’ın en seçkin peygamberidir. Onda var olan her duygu ve haslet, onda mevcut her değer ve fazilet mutlaka ifrat ve tefritten arınmış bir dengede ve eksiklik ve kusurdan müberra bir ulviyet ve kutsiyettedir. Öyledir, çünkü o, imanın, ibadetin ve ahlakın en mükemmeline sahip bir hayat yaşamıştır. Öylesine inanmıştır ki, ötesinde iman olamaz. Öylesine ibadet etmiştir ki, ibadete ait ne kadar aşkınlık varsa o onların bütününü aşmış ve artık aşılabilecek hiçbir merhale, hiçbir mertebe bırakmamıştır. Öylesine yüce bir ahlakla hayatını şekillendirmiştir ki, ahlakıyla dost-düşman herkesin takdirini kazanmıştır. Onun peygamberliğini ret edenler bile, ahlakı hakkında, faziletini ikrardan başka hiçbir tepki gösterememişlerdir.
Onun hayatı örnek alınmadıkça, Kuran gibi yaşamaktan bahsedilemez. Onun gibi yaşanmadıkça Kuran gibi de yaşanılamaz. O Kuran’a yaşantısıyla öyle bir ayna tutmuştur ki, Kuran bütün muhtevasının göz kamaştıran güzelliğiyle ancak onun cemal aynasında görülmüştür. Kuran ona öylesine muhteşem ezeli ve ebedi bir ayna tutmuştur ki, göktekiler ve yerdekiler onun cemal-i siret ve suretini o aynada ezelden ebede seyre koyulmuştur.
Bu sebepledir ki, o daha dünyaya gelmeden bin yıllar önce geleceği müjdelenmiş, nebiler, veliler onunla ilgili muştular vermiş; ve o geldikten sonra da, hem yerdekiler hem de göktekiler onun teşrifini en şerefli zaman bilmişlerdir. Onun nübüvvetine delil olmak neşesiyle dünya seyrini unutmuş, durmuş; ay onun işaretinin beşaretine dayanamayarak mutluluktan iki parça olmuş; melekler ordular halinde imdadına koşmak için yarışmış; ağaçlar, hayvanlar, taşlar onun davetine icabetle dile gelip konuşmuş; ve daha yüzlerce harika, yüzlerce mucize bu gaye ve maksada hizmet uğruna onun varlığıyla irtibata geçip şeref kazanmıştır.
Gerçi hiçbir mucize göstermeseydi, onun ulvi şahsiyeti, basiret sahibi herkese, onun peygamberliği hakkında en ikna edici delil olmaya yeterdi. Hele Kuran gibi bir mucizenin sahibi iken, onun nübüvveti için başka delil aramak zait olurdu. Ama, varlığın her bir nevi şereflensin diye Rabbimiz her varlık cinsinin katılımıyla adeta onun için bir mucizeler armonisi hazırladı. Sonra da hem insanlığa hem de diğer bütün varlıklara bu ebedi armoniyi, ebedi bir neşide olarak dinletti, seyrettirdi..
Peygamber Efendimiz, yirmi üç senelik nübüvvet dönemine, kıyamete kadar gerçekleşecek bütün olayları ana hatlarıyla sığdırmış, söylenecekleri söylemiş, yapılması gerekenleri yapmış ve bunların açılımını da zamana ve zamanın yorumcusu alimlere bırakmıştır.
Sempozyumda bu açılım ve yorumlar, Risale-i Nur perspektifinden yapılacak. Bu perspektifi kısaca özetlemek gerekirse, sanırım Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerine yer vermek isabetli olacaktır:
Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalatın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman,bir hüsn-ü münezzeh ve mücerrettir. Madem şu alemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalalet, şer ve hasaret onun muhalifindedir.
Organizasyonda emeği geçenlere teşekkür ediyor, tüm katılımcıları candan kutluyorum..
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den başlayarak Kainatın Efendisini semere veren çizgide bu kutsal kurumun tahlil edilecek olması, başka sebep, başka saik bulunmasa da elbette çok önemli. Halbuki günümüzde konuyu önemli kılan pek çok saik ve sebep bulunuyor..
İman esaslarının sarsıldığı, İslam’ın temel rükünlerinin inkara ve ihmale maruz kaldığı, evrensel insani değerlerin ve en temel ahlaki kuralların toplum hayatından sürgün edildiği; her türlü vahşetin, zulmün ve ahlaksızlığın alkışlanarak toplum katmanlarında kabul gördüğü koyu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Vahiy kaynaklı, nübüvvet merkezli çarelere her zamandan daha muhtacız.
Vahiy kaynaklı yaşamak, en mükemmel örneğini Kainatın Efendisinin yüce ve yüksek hayatında bulur. O ulu önderin seçkin hayatı, kıyamete kadar bütün ümmetinin ve bütün insanlığın yolunda iz sürmeleri gereken yegane ve en mükemmel tecrübeler bütünüdür. Öylesine mükemmeldir ki, ötesinde mükemmellik bulmak imkansızdır.
Öyledir, çünkü o, istikamet üzere gönderilmiş Allah’ın en seçkin peygamberidir. Onda var olan her duygu ve haslet, onda mevcut her değer ve fazilet mutlaka ifrat ve tefritten arınmış bir dengede ve eksiklik ve kusurdan müberra bir ulviyet ve kutsiyettedir. Öyledir, çünkü o, imanın, ibadetin ve ahlakın en mükemmeline sahip bir hayat yaşamıştır. Öylesine inanmıştır ki, ötesinde iman olamaz. Öylesine ibadet etmiştir ki, ibadete ait ne kadar aşkınlık varsa o onların bütününü aşmış ve artık aşılabilecek hiçbir merhale, hiçbir mertebe bırakmamıştır. Öylesine yüce bir ahlakla hayatını şekillendirmiştir ki, ahlakıyla dost-düşman herkesin takdirini kazanmıştır. Onun peygamberliğini ret edenler bile, ahlakı hakkında, faziletini ikrardan başka hiçbir tepki gösterememişlerdir.
Onun hayatı örnek alınmadıkça, Kuran gibi yaşamaktan bahsedilemez. Onun gibi yaşanmadıkça Kuran gibi de yaşanılamaz. O Kuran’a yaşantısıyla öyle bir ayna tutmuştur ki, Kuran bütün muhtevasının göz kamaştıran güzelliğiyle ancak onun cemal aynasında görülmüştür. Kuran ona öylesine muhteşem ezeli ve ebedi bir ayna tutmuştur ki, göktekiler ve yerdekiler onun cemal-i siret ve suretini o aynada ezelden ebede seyre koyulmuştur.
Bu sebepledir ki, o daha dünyaya gelmeden bin yıllar önce geleceği müjdelenmiş, nebiler, veliler onunla ilgili muştular vermiş; ve o geldikten sonra da, hem yerdekiler hem de göktekiler onun teşrifini en şerefli zaman bilmişlerdir. Onun nübüvvetine delil olmak neşesiyle dünya seyrini unutmuş, durmuş; ay onun işaretinin beşaretine dayanamayarak mutluluktan iki parça olmuş; melekler ordular halinde imdadına koşmak için yarışmış; ağaçlar, hayvanlar, taşlar onun davetine icabetle dile gelip konuşmuş; ve daha yüzlerce harika, yüzlerce mucize bu gaye ve maksada hizmet uğruna onun varlığıyla irtibata geçip şeref kazanmıştır.
Gerçi hiçbir mucize göstermeseydi, onun ulvi şahsiyeti, basiret sahibi herkese, onun peygamberliği hakkında en ikna edici delil olmaya yeterdi. Hele Kuran gibi bir mucizenin sahibi iken, onun nübüvveti için başka delil aramak zait olurdu. Ama, varlığın her bir nevi şereflensin diye Rabbimiz her varlık cinsinin katılımıyla adeta onun için bir mucizeler armonisi hazırladı. Sonra da hem insanlığa hem de diğer bütün varlıklara bu ebedi armoniyi, ebedi bir neşide olarak dinletti, seyrettirdi..
Peygamber Efendimiz, yirmi üç senelik nübüvvet dönemine, kıyamete kadar gerçekleşecek bütün olayları ana hatlarıyla sığdırmış, söylenecekleri söylemiş, yapılması gerekenleri yapmış ve bunların açılımını da zamana ve zamanın yorumcusu alimlere bırakmıştır.
Sempozyumda bu açılım ve yorumlar, Risale-i Nur perspektifinden yapılacak. Bu perspektifi kısaca özetlemek gerekirse, sanırım Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerine yer vermek isabetli olacaktır:
Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalatın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman,bir hüsn-ü münezzeh ve mücerrettir. Madem şu alemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalalet, şer ve hasaret onun muhalifindedir.
Organizasyonda emeği geçenlere teşekkür ediyor, tüm katılımcıları candan kutluyorum..







