Medeniyetin bizcesi
Medeniyetin hayati rükünleri, başta din olmak üzere ilim, ahlak ve adalet gibi ontolojik fenomenlerdir. Dolayısıyla, bu dört kavramdan birinin devre dışı kaldığı herhangi bir olgudan medeniyet olarak bahsedilemez.
Ayrıca bu dört ontolojik fenomen, medeniyet ortak paydasında buluşmakla bir bütünlük arz ettikleri gibi, mahiyet ilişkilerinin sıkılığı, ayrışmazlığı yönüyle de bir bütünlük arz ederler. Hatta denilebilir ki, medeniyetin aklı ilim; vicdanı adalet; kalbi güzel ahlak; ve şuuru da dindir. Bunlardan birini yitirdiğinde medeniyetin işi bitiktir.
Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, spor, sanat ve estetik gibi sosyolojik olgular ise, kavram olarak medeniyet yapısında hep bulunsalar da, içerik bakımından sürekli bir değişim ya da gelişim kaydederler. Bu sebeple de medeniyet hep canlı ve dinamik kalır.
Medeniyet, insanın maddi- manevi bütün yapısına ve insan mahiyetinin bütün ihtiyaçlarına cevap vermek durumundadır. Böylesi medeniyetten, kendi sınırları içinde nefis de payını alır, ruh, kalp ve diğer duygular da.
Medeniyeti, kitle değil, üstün yetenekli fertler inşa eder, taşır. Öncelikli üstün yetenekli fertler ise kuşkusuz Peygamberlerdir. Medeniyetin büyük kısmı, insanlığa onların eliyle hediye edilmiştir. Sonrasında kaşifler, mucitler, bilginler, bilgeler, filozoflar gelir. Medeniyet onlarla televvün eder, onlarla renklenir. Bu da insanlığa, Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetidir. Böylece her istidat medeniyet içinde kendine bir yer bulur, hünerini sergiler, kabiliyetlerini inkişaf ettirir. Zengin medeniyete, farklılıkların getirisiyle daha bir zenginlik katar; güçlü medeniyet yapısını artı katkılarla daha da güçlendirir.
Medeniyet, bir elitizm önerisi içermez. Fakat, avam ve havassa, birlikte yükselmenin yollarını öğretir.
Dünyada sadece insanlar yaşamadığına göre, canlı- cansız diğer bütün varlıkların da medeniyete katkısı, katılımı söz konusudur. Öyleyse hiçbir varlığın medeniyetten nasip payı unutulmamalı; her hak, hak sahibine adaletle dağıtılmalıdır. En büyük medeniyet temsilcisi Hz. Süleyman’ın kuşatıcı adaleti bu konuda örnek alınmalıdır.
Sicili temiz teknoloji medeniyetin önemli bir öğesidir; fakat asla bütünü değildir. Teknolojiyi medeniyetin tek kriteri sayanlar ya ne dediklerini bilmeyenler ya da parçayı bütüne denk kabul edecek kadar akıldan uzaklaşmış olanlardır.
Medeniyetin ruhu muhabbettir. Şefkat, merhamet, hoşgörü, müsamaha, saygı, nezaket, zarafet gibi yüce hasletler de yine muhabbete dahildir. Medeniyetin ömrünün devamı, muhabbetin ona refakat etmesiyle, bitişi de ayrılıp gitmesiyledir.
Cenab-ı Hakk’ın iki türlü şeriatı vardır. Bunlardan biri dini emirleri, diğeri ise kainatta geçerli tüm yaratılış kurallarını barındırır. İşte medeniyet bu iki şeriat emirlerinin birlikte okunduğu büyük bir sayfadır. Kim, iki emri de birlikte okur ve onlara uyumlu davranırsa, medeniyeti temsil yetkisi onun elindedir. Çünkü, bu bütüncül okuyuş, doğruyu doğru okumak ve başarıya hak kazanmaktır. Medeniyet sayfasındaki emirleri ayrı tutmak, ayrı okumak; doğruyu, yarım, eksik ve yanlış okumaktır. Yarım, eksik ve yanlış ise daima yenilgiye müstahaktır.
Dünyanın fani yapısı, mutlak hayrı taşımaya güç yetiremez. Onun için bu dünyada hayır ile şer, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, hidayet ile dalalet; birbirini tanımlamada, birbirini derecelendirmede, aynen sıcak ile soğuk, aydınlık ile karanlık gibi iç içedir. Bu ilahi kanun açısından bakıldığında, medeniyetin de bünyesinde bazı zıtları beraber taşıması kaçınılmazdır. Ancak hüküm ekseriyete göre verilir. Eğer medeniyetin olumlu yanları olumsuz taraflarına galip ise, durum müspettir. Eğer olumsuzluklar çoğunluğu teşkil ediyorsa vaziyet menfidir; mutlaka olumlu yanı öne çıkarıcı tedbirler alınmalıdır.
Medeniyet, ferdiyetin çiçek açtığı bir gül bahçesidir. Fakat bu, medeniyetin, her türlü bağını koparmış, hiçbir sınır tanımayan özgürlüğü onayladığı manasına gelmez. Zira, gül dalında, bülbül bağında hürdür. Başka türlü hürriyet, her ikisi için de ölümdür.
Medeniyet, bütün aidiyetlerin teke indirgenerek Cenab-ı Hakk’a yöneltildiği en kapsamlı mabettir. Orada, var kılınmada eşitlik esastır. Kimsenin kendini bir başkasından üstün görme yetkisi yoktur. Kimsenin kendisini bir başkasından küçük görmesine de gerek yoktur. Aidiyet tek olunca, her türlü statü sıfırlanır; her varlık aynı ailenin fertleri gibi olur.
Medeniyet; zamanı yayan, mekanı aşan, geçmişi ve geleceği şimdiki halde buluşturan olağan üstülüklerin yaşandığı en büyük insani meşher ve en büyük tarihi mahşerdir. İnsan, bu göz kamaştırıcı meşheri seyrederken; bu hale dönüşmüş tarihi mahşeri yaşarken, Rabbin kendisine olan bu külli, bu umumi ikram ve ihsanını daima hatırda tutmalı ki, külli ve umumi şükür borcunu hem fiili hem de sözlü olarak eda etmiş bulunsun. Her nimet gibi, medeniyet de şükür ister; şükredilirse kalır, şükredilmezse gider..
Ayrıca bu dört ontolojik fenomen, medeniyet ortak paydasında buluşmakla bir bütünlük arz ettikleri gibi, mahiyet ilişkilerinin sıkılığı, ayrışmazlığı yönüyle de bir bütünlük arz ederler. Hatta denilebilir ki, medeniyetin aklı ilim; vicdanı adalet; kalbi güzel ahlak; ve şuuru da dindir. Bunlardan birini yitirdiğinde medeniyetin işi bitiktir.
Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, spor, sanat ve estetik gibi sosyolojik olgular ise, kavram olarak medeniyet yapısında hep bulunsalar da, içerik bakımından sürekli bir değişim ya da gelişim kaydederler. Bu sebeple de medeniyet hep canlı ve dinamik kalır.
Medeniyet, insanın maddi- manevi bütün yapısına ve insan mahiyetinin bütün ihtiyaçlarına cevap vermek durumundadır. Böylesi medeniyetten, kendi sınırları içinde nefis de payını alır, ruh, kalp ve diğer duygular da.
Medeniyeti, kitle değil, üstün yetenekli fertler inşa eder, taşır. Öncelikli üstün yetenekli fertler ise kuşkusuz Peygamberlerdir. Medeniyetin büyük kısmı, insanlığa onların eliyle hediye edilmiştir. Sonrasında kaşifler, mucitler, bilginler, bilgeler, filozoflar gelir. Medeniyet onlarla televvün eder, onlarla renklenir. Bu da insanlığa, Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetidir. Böylece her istidat medeniyet içinde kendine bir yer bulur, hünerini sergiler, kabiliyetlerini inkişaf ettirir. Zengin medeniyete, farklılıkların getirisiyle daha bir zenginlik katar; güçlü medeniyet yapısını artı katkılarla daha da güçlendirir.
Medeniyet, bir elitizm önerisi içermez. Fakat, avam ve havassa, birlikte yükselmenin yollarını öğretir.
Dünyada sadece insanlar yaşamadığına göre, canlı- cansız diğer bütün varlıkların da medeniyete katkısı, katılımı söz konusudur. Öyleyse hiçbir varlığın medeniyetten nasip payı unutulmamalı; her hak, hak sahibine adaletle dağıtılmalıdır. En büyük medeniyet temsilcisi Hz. Süleyman’ın kuşatıcı adaleti bu konuda örnek alınmalıdır.
Sicili temiz teknoloji medeniyetin önemli bir öğesidir; fakat asla bütünü değildir. Teknolojiyi medeniyetin tek kriteri sayanlar ya ne dediklerini bilmeyenler ya da parçayı bütüne denk kabul edecek kadar akıldan uzaklaşmış olanlardır.
Medeniyetin ruhu muhabbettir. Şefkat, merhamet, hoşgörü, müsamaha, saygı, nezaket, zarafet gibi yüce hasletler de yine muhabbete dahildir. Medeniyetin ömrünün devamı, muhabbetin ona refakat etmesiyle, bitişi de ayrılıp gitmesiyledir.
Cenab-ı Hakk’ın iki türlü şeriatı vardır. Bunlardan biri dini emirleri, diğeri ise kainatta geçerli tüm yaratılış kurallarını barındırır. İşte medeniyet bu iki şeriat emirlerinin birlikte okunduğu büyük bir sayfadır. Kim, iki emri de birlikte okur ve onlara uyumlu davranırsa, medeniyeti temsil yetkisi onun elindedir. Çünkü, bu bütüncül okuyuş, doğruyu doğru okumak ve başarıya hak kazanmaktır. Medeniyet sayfasındaki emirleri ayrı tutmak, ayrı okumak; doğruyu, yarım, eksik ve yanlış okumaktır. Yarım, eksik ve yanlış ise daima yenilgiye müstahaktır.
Dünyanın fani yapısı, mutlak hayrı taşımaya güç yetiremez. Onun için bu dünyada hayır ile şer, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, hidayet ile dalalet; birbirini tanımlamada, birbirini derecelendirmede, aynen sıcak ile soğuk, aydınlık ile karanlık gibi iç içedir. Bu ilahi kanun açısından bakıldığında, medeniyetin de bünyesinde bazı zıtları beraber taşıması kaçınılmazdır. Ancak hüküm ekseriyete göre verilir. Eğer medeniyetin olumlu yanları olumsuz taraflarına galip ise, durum müspettir. Eğer olumsuzluklar çoğunluğu teşkil ediyorsa vaziyet menfidir; mutlaka olumlu yanı öne çıkarıcı tedbirler alınmalıdır.
Medeniyet, ferdiyetin çiçek açtığı bir gül bahçesidir. Fakat bu, medeniyetin, her türlü bağını koparmış, hiçbir sınır tanımayan özgürlüğü onayladığı manasına gelmez. Zira, gül dalında, bülbül bağında hürdür. Başka türlü hürriyet, her ikisi için de ölümdür.
Medeniyet, bütün aidiyetlerin teke indirgenerek Cenab-ı Hakk’a yöneltildiği en kapsamlı mabettir. Orada, var kılınmada eşitlik esastır. Kimsenin kendini bir başkasından üstün görme yetkisi yoktur. Kimsenin kendisini bir başkasından küçük görmesine de gerek yoktur. Aidiyet tek olunca, her türlü statü sıfırlanır; her varlık aynı ailenin fertleri gibi olur.
Medeniyet; zamanı yayan, mekanı aşan, geçmişi ve geleceği şimdiki halde buluşturan olağan üstülüklerin yaşandığı en büyük insani meşher ve en büyük tarihi mahşerdir. İnsan, bu göz kamaştırıcı meşheri seyrederken; bu hale dönüşmüş tarihi mahşeri yaşarken, Rabbin kendisine olan bu külli, bu umumi ikram ve ihsanını daima hatırda tutmalı ki, külli ve umumi şükür borcunu hem fiili hem de sözlü olarak eda etmiş bulunsun. Her nimet gibi, medeniyet de şükür ister; şükredilirse kalır, şükredilmezse gider..







