--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Küçük adamların gölgesi uzamaya başlamışsa..

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Fareye aslanı sormuşlar kediyi göstermiş.. Gülen’in bir düşünce ve fikir adamı olduğuna o kadar inanmışlar ki, akademisyenleri cazibesine alsın ve etkilesin diye, darbeden sonra ellerine geçmek üzere bütün rektörlere, dekanlara, profesörlere kargo ile onun kitaplarını koliler halinde göndermişler. 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsü başarısız olunca, kendilerine koli gönderilenlerin bir kısmı gönderilen kitapları kabul etmeyip geri çevirmiş, kimileri kabul etmiş fakat adı haine çıkmasın diye olayı gizlemiş.. 

Savcılık bu konu üzerinde mutlaka durmalı; hemen darbe sonrasına rast gelecek şekilde kargo ile gönderilen kitapların kimler tarafından ve ne gaye ile gönderildiği araştırılmalıdır. Kendisine bu tür koli gelenler de hiç çekinmeden ellerindeki bilgi ve belgeyi mutlaka devletle paylaşmalıdır. 

Bu vesile ile şu gerçeği de belirtmiş olayım ki, Gülen’in hiçbir kitabında, hiçbir yazısında ve sohbetinde özgün düşünce yoktur; Gülen bütün dediklerinde ve yazdıklarında ya şarihtir ya da adaptasyoncudur. İntihalciliği de az değildir. 

Benden sonra onun vaaz ve sohbetlerini kitaplaştıran ekibin içindeki kişi bir gün  bana, sizin tek başınıza yaptığınız çalışma keyfiyetini biz ekip olarak yakalayabilmiş değiliz, demişti, kendi aralarında da bu gerçeği sohbetlerine sık sık konu edindiklerini de ilave ederek.. Ben ise sadece onun şarihlik yönüne önem atfettiğimden dolayı böyle bir teklifi kabullenmiş, gecemi gündüzüme katarak tam beş senemi bu çalışmalara vermiştim.   

Sonra bir furya yaşandı. Akademisyenler ve yazarlar Gülen’in çok yönlü mükemmelliğini anlatmanın yarışına girdiler. Kimisi onun fıkıhtaki dehasını, kimisi düşünce ve fikirlerindeki derin filozofyayı, kimisi beyanındaki fesahat ve belağatı konu alan kitaplar yazdı. Tefsir hocası Suat Yıldırım da yarıştan geri kalmamak için -çünkü eskiden hiç de öyle düşünmezdi - Gülen’in tefsirdeki ulaşılmaz ve doldurulmaz yerini anlatmaya koyuldu. Kitap yazdı konferanslar verdi. 

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın salonunda verdiği konferansa dinleyici olarak ben de katıldım. Suat Yıldırım, Bediüzzaman’ın Yirmi Beşinci Sözde ve diğer Risalelerinde Kuran’la ilgili ne kadar düşüncesi varsa, bile bile hepsini Gülen’e izafe etti, konferansını bitirdi. Yani Gülen’in tefsir adına kendisine mal edilebilecek bir tek düşüncesi bile olmadığını anlatmış oldu. 

Gülen’in fikir ve düşüncedeki özgünlüğünü anlatma görevi ise Ali Bulaç’a verilmişti. Benimle istişare ihtiyacı duymuş, görüştük. Kendisine yukarıda kısmen anlattığım hususları bir bir anlattım; bana Gülen’e ait üç tane özgün düşünce gösteremezsiniz, dedim. Hayretle yüzüme baktı, ben işin bu yanını hiç düşünmemiştim, dedi. 

Samanyolu televizyonunda Ufuk Ötesi adında bir program yapıyordum. Zaman gazetesi, Akif’in Safahat’ını ve Gülen’in Kırık Mızrab’ını promosyon olarak vermeyi kararlaştırmıştı. Bu vesile ile bir programda Safahat’ı ikinci programda da Kırık Mızrab’ı anlatmak üzere hazırlık yaptım. Safahat’ı anlatmak üzere müracaat ettiğim bütün konuklar seve seve icabet edeceklerini söylediler; fakat Kırık Mızrap için bir tek konuk dahi bulamadım. Şair- yazar Ebu Bekir Eroğlu o sıralarda Zaman gazetesinde yazıyordu. Gazetedeki bana ait büroda uzun uzun konuştuk. Edebiyattan söz ettik, şiirden bahis açtık. Sonunda teklifimi yaptım, fakat olumlu sonuç alamadım, Kırık Mızrap’taki dizeleri şiir, Gülen’i de şair olarak görmediğini açık yüreklilikle ifade etti. Çarem kalmadığı için, cemaat içinde şair bilinenleri aradım, hepsi birbiriyle sözleşmiş gibi, “ben kim bu konuda bir şeyler söylemek kim” dediler; Gülen’in şair olmadığını böylesi bir mazerete bürünerek ifade ettiler. Şimdi unuttum, Kırık Mızrab’ı anlatmak işini ya sadece ben üstlendim, ya da programın o bölümünü iptal etmek zorunda kaldım.

Yine Zaman gazetesinde yayınladığımız bir Akademi sayfası vardı. Burada Gülen’in vaazlarını, sohbetlerini, yazılarını ve şiirlerini yayınlıyorduk. Bir ara, yayınladığımız şiire ben de tahlil yazmaya başladım. Bu tahliller okuyucu kitle tarafından oldukça beğenildi; Gülen de yazdığım tahlillerden gayet memnundu. Bir gün kendisini savcı olarak tanıtan bir okuyucu telefonla aradı. Uzun uzun konuştuk. Şiiri bildiği belliydi. Sonunda, Latif Bey, senin tahlillerin bence tahlil ettiğin dizelerden daha güçlü, senin anlattığın hiçbir mana derinliği onlarda yok, dedi. Ben bu son cümleye karşı sessiz kaldım ve bir şey söylemedim. 

Bir iki gün sonra, Gülen İzmir’den İstanbul’a gelmişti. Daha ben selam verip oturmadan, hiddetle, ”bir daha şiir tahlili yapma” dedi. İçimden, hiç de heveslisi değilim, dedim. Çünkü hiddetinin sebebini hemen anladım: Telefonumu dinlettiği için benim savcının son sözüne sessiz kalışıma içerlemişti ve benden bunun intikamını alıyordu.

Bir gün Sızıntı dergisinin o dönemdeki sorumlusu Şerafeddin Kocaman ile konuşurken, Gülen’in manzumelerine şiir denemeyeceğini, çünkü bu manzumelerin şiir estetiğinden mahrum olduğunu söylemiştim. Tebessüm etti, “geçenlerde Bahtiyar Vahapzade de aynı şeyleri söyledi” dedi.

Hani derler ya, küçük adamların gölgesi uzamaya başlamışsa, güneşin batması yakın demektir. Şimdiki adıyla FETÖ denilen hain örgütün hal ü pür melalini bir de bu perspektiften değerlendirin isterim.. 

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle