--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kavgamızdan kareler..

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Dini ve milli hassasiyetlerin sentezinden oluşan yeni bir tekevvün devri yaşıyoruz. Bu sentezin devlet ve millet nezdinde aynı kıvamda kabul görmesi, bu ülkenin harici ve dahili düşmanlarını cidden ürkütüyor, korkutuyor. Hele, aynı sentezin başka coğrafyalara da taşınması ihtimali düşmanlarımızı çileden çıkarıyor.

Osmanlı tevarüsü bu sentez yapı, 1908’deki kozmik iniltiyle, yani Abdülhamit Cennetmekanın hal’ine denk gelen zamandan günümüze uzayan süreç içinde inkıtaa uğramış, onun tarihi izdüşümünü dolduran bir başka şahsiyetle tekrar hayata avdet etmiştir. Bu şahsiyetin, bunca tahripkar sadmeler karşısında, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanıyla dimdik ayakta duran Recep Tayyip Erdoğan olduğunu ayrıca izaha gerek yoktur sanırım.

Cumhuriyetin ilk kurucuları, devletin milli hassasiyetini her şey sayarak milletin harcı olan dini hassasiyetleri devre dışı bıraktılar. Bu yanlış müdahale, milletinden kopuk bir devlet olgusunu vücuda getirdi. Devlet, söz konusu kopukluğu telafi için yine bir başka yanlış müdahaleye başvurdu; toplumu da dini hassasiyetlerden tecrit ederek kendi gibi düşünen, kendi gibi hareket eden bir millet inşasına yöneldi. Fıtrata ters böylesi bir müdahale, hem kahir çoğunluk tarafından kabul görmedi; hem de milleti bir arada tutan harç tahrip olduğundan toplum hayatında ihtilaflar, tefrikalar, ayrılıklar zuhur etti. Bu durum da hariçteki düşman ile dahildeki hainleri sevindirmekten başka bir işe yaramadı.

Osmanlıyı paramparça hale getiren bütün yıkıcı, bütün bölücü argümanların tekrar devreye sokulduğu baskın bir süreçten geçiyoruz. Dini ve milli hassasiyetlerimiz yeniden iğdiş edilmeye çalışılıyor. Bunda başarılı olunursa, ülke insanının, düşmanın emrine tabi bir sürüden farkı kalmayacağını artık herkes biliyor. Onlar tahriplerini yoğunlaştırdıkları bu hassas dönemde, bizler de tamir ve ıslah çalışmalarını alabildiğine hızlandırmak zorundayız. Hür, özgür, bağımsız bir ülke olabilmenin ve öyle de kalabilmenin bir başka çaresi de yok.

Devlet olanlardan çok kendini devlet sananların yüz yıllık yanlışları, bu millete çok ağır bedeller ödetti. Yeni bedeller ödememek için, devlet ve millet nezdinde aynı kıvamda kabul gördüğünü ifade ettiğimiz yeni tekevvün dönemini topyekun sahiplenmemiz en elzem şart. İç- dış düşmanlarla mücadele de bahsi geçen sahiplenmenin ayrılmaz bir parçası.

 17-25 Aralık darbe girişimleri başarılı olsaydı Türkiye’de neler olurdu, sorusuna verdiğim cevap, FETÖ lideri halife olarak gelir, ilk iş olarak ülkedeki muhalif olabilecekleri tasfiye eder, ardında da İran’a ve DAEŞ’e savaş açardı, şeklinde özetlediğim cevaba, bugünkü karanlık ittifakları göz önüne alarak, PKK’ya vekalet savaşı yaptıranların isteklerini derhal yerine getirir ve Güneydoğu’yu hiç düşünmeden düşmanlara kendi eliyle teslim ederdi çıkarsamasını eklemlemek durumundayım.

Bu sonuca ulaşmak isteyenler, millette yeniden dirilmiş dini hassasiyetleri öldürme planlarını nasıl FETÖ marifetiyle tavizlerle, sulandırmalarla, bidat fetvalarla devreye soktularsa, mevcut milli hassasiyetleri de MHP ve Ülkücü hareketi kendi öz mefkuresinden uzaklaştırarak gerçekleştirmek istemektedirler. Üst aklın direktifiyle bazı kriptoların bu gayeye matuf MHP’yi ve Ülkücü hareketi ele geçirme girişimlerini dikkatle okumak bu bakımdan da çok önemlidir. Dini ve milli hassasiyetini kaybetmiş bir coğrafyanın ülke olma şansı yoktur; düşmanlarımızın istediği de zaten budur. Madem tehlike büyüktür, ihmal ve gafletin en küçüğü de büyük hükmündedir..

Söz konusu ettiğimiz mücadele zımnında, Gülen’in istismar ile elinde bir güç olarak kullandığı bir hususa da burada dikkat çekmekte fayda mülahaza ediyorum:

Risale-i Nur geleneğinde olmamasına rağmen Gülen, 70’li yılların başında hizmete gönül verenlerden bazılarını kendine biat etmeye çağırır; bir metin hazırlayarak onu okutur ve metinde belirtilen hususlarda kendisine itaat edilmesini ister. Gaye ve maksat da, yeni oluşmakta olan cemaat fertlerinin ahenk içinde çalışmalarını temindir. İstişarede alınan kararlara uyum da bu anlamdadır. Özellikle o günkü şartlar nazara alındığında, biat eden insanların bu metinden anladıkları, Nur cemaatinde mevcut diğer fraksiyonlara kapalı kalma ve asla yeni bir fraksiyon kurma arayışına girmeme şeklindedir. Bu masum görünümlü teklife rağmen, hizmette ön safta bulunan ve cemaat bireyleri tarafından sevilen iki ilahiyatçı bu ilk biat metni okunurken, sıra Fethullah Gülen’in adını telaffuza geldiğinde tereddüt geçirmişler; seslendirmelerini ancak yutkunarak yapmışlardır. Gülen bütün bu  olup bitenleri bana anlattığında, orada yutkunan iki ilahiyatçıya nasıl gönül koyduğunu, o gün öfkesinden dışarıya çıkıp sabaha kadar hafakanlar içinde nasıl dolaştığını anlatmıştı. Kendi anlatımında o isim vermedi; fakat ilk biat eden kadroyu bildiğimizden, bunlardan birinin İsmail Büyükçelebi, diğerinin Abdullah Aymaz olduğunu anlamamız zor değildi.

Gülen, daha sonra kendi adının üzerini çizerek boş kalan yere Kuran kelimesini yazdırsa da bu hem okunurken ifade ediliyor hem de takiyye olarak böyle yapıldığı üstü kapalı beyana dökülüyordu. Gülen daha sonra bu biat metnine, kesintisiz talak şartını da koydu, hem öncekilere hem de sonrakilere bu yeni şartla biat ettirdi. Fakat, biat edenlerin algısında bir değişiklik yoktu. Onların hepsi de cemaat içindeki ahengi koruma ve tefrikaya sebebiyet vermeme noktasında biat ettiler. Yani o biat edenlerden hiç biri vatana ihanet, devlete karşı kıyam gibi ima yoluyla dahi telaffuz edilmemiş bir hususta biat etmediler. Öyle ise, biat metninde yer almayan bir girişimde, bu biat ve edilen yeminin hiçbir yüklemi ve anlam karşılığı yoktur, yani, biat metninde söylenenler kendi sınırları dışında tamamen geçersizdir. Biat edenler bu gerçeğe uyandıklarında, Gülen’in istismar ile elinde bulundurduğu en güçlü yaptırımı da ortadan kalkacaktır.

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle