İşaret..
Hakikat, hakkın eşyadaki tezahürüdür. Bu tezahürler, eşya denilen aynaların farklılıkları toplamı kadar farklılık arz eder. Bu sebeple de hiç kimse, gördüğü hakikatin tekliğini var sayma gibi bir hakka sahip değildir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, herkes kabullendiği hakikatin hak olduğunu iddia edebilir, fakat sadece hakkın onun benimsediği hakikat olduğunu söyleyemez. Bu bakış açısıdır ki, hakka yol vurup giden hakikatlerin çeşitliliğini ve çokluğunu bir zenginlik kabul eder; hakka varışı hızlandırmaya vesile her türlü rekabet ve yarışın meşruiyetini kabul etse bile, hakkı inhisarına alma bağnazlık ve gayretkeşliğinden kişiyi uzak ve salim tutar.
Burada, hakikati görmek ile gördüğünü hakikat sanmanın farkını da elbette göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Hiç kimse, doğrudan yanlışa ve batıla talip değildir. Fakat, gördüğünü hakikat sanarak batıla yapışan ve sonra da bu yanlışını idealize ederek sapıtan insanların sayısı hiç de az değildir.
Hakikatin çok ve çeşitli olabilirliği; bizi, hakkın da çok ve çeşitli olabileceği yanlışına götürmemelidir. Hakikatte kesret, hakta ise vahdet asıldır. Güneşin mahiyet ve varlığını hak kabul edecek olursak; onun renklerinin, ısı ve ışığının çeşitli eşyada yansımasını da hakikat şeklinde yorumlayabiliriz. Bu yansımalara muhatap olan eşyada görünen hakikat, görünenler sayısınca çok ve çeşitlidir; fakat hak dediğimiz sabit kaynak- ki örnekte bu güneştir- tektir.
Hakikati görmüş olmanın kriterleri iyi tespit edilirse, gördüğünü hakikat sanmanın yanlışından da o nispette korunmuş olunur. Kuşkusuz, istidat ve kabiliyetin derece ve çeşidi oranında da hakikatin keyfiyeti ve şekli değişiklik arz edecektir. Fakat, sabit kriterlerle külli kanunları tespit etmek ve hakikatin etrafında genel bir çerçeve tayin etmek de her zaman mümkündür ve vakidir.
Zaten, hakikatler etrafında yapılan tartışmaların aslını ve başlangıcını bu tespit ve tayinler oluşturur. Bazen de, gördüğünü hakikat sananların vehim ve zanları devreye girer; bu da hakikat tartışmalarının hem şekline hem de ivmesine doğrudan tesir eder. Mezheplerin, meşreplerin, ekollerin önce hak ve batıla sonra da her iki ana kategorinin kendi içinde pek çok fraksiyonlara ayrışmasında söz konusu ettiğimiz hususların önemli belirleyici rolü vardır.
Hakikatin tespit ve tayinini gerçekleştirecek kriterlerin kaynağı, hiç kuşkusuz, hakikate bir bütün olarak bakabilme istidadına malik olmalıdır. Yoksa hakikati bulma adına sonuç her zaman eksik, yarım ve dolayısıyla da yanlış olmak durumundadır. Akıl, kendi sınırlılığı sebebiyle, hakikatin enginliğini tek başına kavramaktan uzaktır. İnsandaki, ruh, kalp, vicdan gibi diğer melekeler de zahir alemdeki fonksiyonları yönüyle hem sınırlı hem de istidatça çok farklı olmaları sebebiyle yaptıkları değerlendirmelerde sübjektif kalma sınırını aşmaları oldukça zordur. Bütün bu arıza ve eksikliklerden uzak tek bir kaynak vardır; o da hiç kuşkusuz vahiy adı verilen kaynaktır. Bu kaynağın son somut hali ise Kur’an ve Sünnet’tir. Öyle ise, hakikati tespit ve tayin edecek kriterler Kur’an’a ve Sünnete dayandırılmalıdır ki, hakla irtibatı kati, hakikati resmetmede külli, asli ve hakiki olsun.
Böylesi iki ana esasa dayanmaktan yoksun hakikat teorilerinin ve bu tür teorilere dayandırılan yorum ve pratiklerin hiç kimseyi bağlayıcı bir özelliği yoktur ve olmaması da gerekir. Özellikle, içtimai olay ve meselelerin hakikate dayandırılması ve inandırıcılığının artırılması alanında yapılan yorum ve gerçekleştirilen pratiklerin, bahsettiğimiz negatif ve eksi durumla sürekli test edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Öyledir, çünkü, insanların kayma ve kırılma noktaları en çok bu alanda bulunmaktadır.
Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer gibi göreceli kavramların, kendi muhtevalarına uygun yoğunlukta değerlendirilebilmeleri de yine hakikat ölçüsüyle yakından irtibatlı bir keyfiyet, bir durumdur. Bu tür kavramlara atfedilen izafiyetin hakikatle mutabakatı, ilahi emir ve yasak sonrası aldıkları, alacakları anlamla çok yakından ilişkilidir. Bu emir ve yasakların teşrii kısmı Kur’an ve Sünnet’te açık açık ve tafsilatıyla belirtilmiş, bildirilmiştir. Tekvini olan kısmı da ya tecrübelerle öğrenilmiştir ya da bundan sonraki süreçte yine tecrübelerle öğrenilecektir.
İşin sonunda, doğru yanlıştan, iyi kötüden, güzel çirkinden, hayır şerden hakikate uygun şekilde ayrışacak ve yapılan tercihlerde sorumluluk devreye girecektir. Bu tercihlerin sorumluluğunu ise her birey kendi cüzi iradesinin meyil ya da meyildeki tasarrufunu kullanması yönüyle kendisi yüklenecektir. Dolayısıyla da, başkalarını taklit ile yapılan yanlış tercihlerin aklayıcı, temize çıkarıcı, kurtarıcı hiçbir meşru yanı da bulunmayacaktır.
Hakkı çarpıtan hakikatler tarafından çarpılır, sahibini hem dünyada hem de ahirette rezil ve rüsva eder. Bu kötü sonucun muhatabı olmamak için, hakikati hakkın kriterleriyle ölçmemiz, düşünce ve eylemlerimizi bu doğrultuda hayata geçirmemiz şarttır. Önümüzde duran bütün tercihlerimiz için bu hüküm aynen geçerlidir..
Konuyu güncelleştirip somut kalıplara dökerek, mücerret ifadenin enginliğini daraltıp, soyut düşünceyle beyanın tadını kaçırmayayım. Arif olana işaret yeter. Sizler zaten öylesiniz.







