--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Güncel notlar ve son kılavuz

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Fıtrat kurallarına ters düşenler, maksatlarının aksiyle tecziye edilirler. Bunun tarihte yüzlerce örneği vardır. Fakat ben, meseleyi biraz özele çekerek şahidi bulunduğum iki olayla söylediğim ilk sözü açmaya çalışayım: Yılını tam hatırlamıyorum. Turgut Özal’ın İzmir’den aday olduğu seçimde, biz cemaat olarak MSP’yi destekledik. Herkes bildiği, tanıdığı insanlara ulaşıyor, oyunu MSP’ye vermesini talep ediyordu. Müzmin Halk Partili, beş vakit namazında, beni de çok seven bir piri fani vardı. Ona durumu anlattım. Oyunu MSP’ye vermesini talep ettim. “Olur” dedi. Zaten beklediğim cevaptı. Israra gerek duymadım. Ertesi gün seçimler yapıldı, sandıklar kapandı, sayımlar başladı. Sanırım akşam namazıydı. Namazı kıldık, camiden çıktık. Ben yaşlı dostun koluna girdim, biraz yürüdük. Sorup sormamakta kısa bir tereddüt geçirdim, sözünü yerine getirdiğinden emin olmakla beraber yine de sorayım, dedim ve oyunu kime verdiğini sordum. Rahmetlinin verdiği cevap şu oldu:

“Vallahi hocam, ben ömrümde Halk Partisinden başkasına oy kullanmadım. Size olan sevgim sebebiyle bir söz verdim. Fakat sandığa gidince iş değişti. Söz verdiğim için Halk Partisine oy vermedim; fakat başkasına oy vermeye de elim varmadı. Oy kullanmadan çıkıp geldim..”

İkinci örnek ağabeyim Arif Erdoğan’a ait: Yine 80 öncesi yıllardaydı. Bir partinin İzmir İl başkanıydı. Kazanma şansı hiç olmayan bu parti için çalışmış çabalamış, mitinglerde sesi kesilinceye kadar konuşmalar yapmıştı. Hatta Ramazan ayıydı. Benim sesim de iyice kısılmıştı. Günde üç- beş yerde vaaz veriyor, sohbetler yapıyordum. Çiğli’deki baba ocağında karşılaştığımızda, sohbetimizin çoğunu işaretlerle yapmak zorunda kalmıştık, ikimizin de sesi iyice kısılmıştı. Nihayet seçimler oldu. Ben kendisine hangi partiye oy verdiğini sordum. Cevabı mealen şöyleydi: Sandığa gittiğimde düşündüm. Bizim partiye versem, oy boşuna gidecek, Halk Partisi’nin ekmeğine yağ süreceğim. Oyumu, kazanacağını umduğum bir başka sağ partiye verdim..

İşte böyle aziz dostlar, size şahidi bulunduğum iki anekdot aktardım. Bunlardan birinciyi tersinden, ikinciyi düzünden okuyun, derim.. Onların beni okuyacaklarına ihtimal vermediğim için, beni okuyan ve tanıyanlardan varsa ulaştırabilecek, Cemaate kur yapmak heveslisi CHP’li yetkililere ve adaylara bu dediklerimi aktarsınlar isterim.. Sakın, Cemaatin Ecevit’e oy verdiği şayiası onları teselli etmesin. Çünkü asla öyle bir şey olmadı, olamazdı da.. 

Son haftalarda, her dost meclisinde benden sorulan ilk soru: Bu kavganın (Cemaat/Hükümet) sonu ne olur? Cevabım şu: Herkes kendi alanına çekilinceye kadar kavga sürer; fakat neticede mutlaka sulh olur. Bu süre zarfında itidalini koruyan taraftarlar kazanır, ifrat-tefrit yaşayanlar ise kaybederek ortada kalır.. 

Bir başka soru: Kim haklı, kim haksız? İyi niyet ve nihai maksatta her iki tarafta bütünüyle haklı; konjonktürel eylem ve sözlerde her iki taraf da kısmen haklı, kısmen haksız..

Üçüncü soru, çare ne? Kitap ve Sünnete tam uyum. Yani, Son Kılavuzun izinden iz sürüp gitmek. Biz de yazının mecrasını, konuyla alakalı bu yönün kısa bir kesitine çekmiş olalım:

 Eğer Allah(c.c.) olmasaydı, Hz. Muhammed (a.s.) in imanı ölçüsünde yüksek frekanslı, mucize çapında bir yakin ve iman da olmazdı. Eğer böylesi bir yakin ve iman olmasaydı; O’nun yaşadığı bütünlükte ve uzun soluklu bir siyer felsefesiyle ancak anlatılması kısmen mümkün mükemmel bir hayat yaşanamazdı. Eğer böylesi güçlü bir iman olmasaydı, onun cazibesiyle, nesep ve kan bağı dışında hiçbir insani bağlantı tanımayan ve adetlerine karşı alabildiğine mutaassıp bir toplumda, o güne kadar hiç duyulmamış, görülmemiş, uygulanmamış bir yakınlık şekli olan “iman kardeşliği” esası üzerine yeni bir toplum tekevvünü mümkün olamazdı. 

O’nun, dua, talep ve isteklerine konu edindiği muhteva, tek başına O’nun nübüvvetini ispata yettiği gibi, talep, dua ve isteklerindeki içtenlik, samimiyet ve duasına verilecek cevapta zerre kadar kuşku yaşamaması da Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğini ispata yeter. Bak ki O neler istiyor: Beka istiyor, lika istiyor, ebedi saadet istiyor, cenneti ve cemalullahı talep ediyor. Ve öylesine içli, öylesine samimi istiyor ki, adeta bütün kainatı, bütün insanları hatta melekleri, cinleri, ruhanileri harekete geçirip duasına amin dedirtiyor. 

Gizli-açık her türlü “şirk” in en amansız düşmanıdır Nebiler Nebisi. “Allah’ın zatında ortağı olmadığı gibi, isimlerinde, fiillerinde de ortağı yoktur; O tek ilah, O tek mabuttur” hakikatinin amansız savunuculuğunu yapmıştır O, ömrü boyunca bu gerçeği gerçekleştirmenin mücadelesini vermiştir hep. Bunun için yurdundan edilmiştir, bunun için nice işkencelere, hakaretlere maruz bırakılmıştır. Savaştıysa bunun için savaşmış, barıştıysa yine bunun için barışmıştır. Teklifine en küçük taviz bulaştırmadan çağırmıştır insanları tevhide daima. Ve bu konuda zerrece müdarata, mümaşata yanaşmamıştır asla. 

Halbuki, dost-düşman herkesin tasdikiyle O, deha ötesi bir fetanetin sahibidir; bütün problemlerin kendisinde çözüm bulduğu en büyük rehber, en isabetli yol göstericidir. Buna rağmen putperest bir toplumda, tevhit konusunda hiçbir tavize yanaşmadan ve meseleyi zamana yaymak gibi bir taktik ve stratejiye yönelmeden, doğrudan ve bütüncül bir yolla davette bulunması, O’nun tevhide olan sonsuz imanının ve tavizsiz bağlılığının bir tezahürüdür; ve de O’nun bu tavrı, hiç şüphesiz, bizlere de yol gösterici bir tevhit burhanıdır..    

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle