Davetçi ve malum topluluk
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadelede bulun. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, kuşkusuz hidayete kavuşmuş olanları da en iyi bilendir.” (Nahl Suresi/ 125)
“Ey Nebi, Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve O’nun izniyle Allah’a bir davetçi, nurlar saçan bir kandil..” (Ahzap Suresi/ 45-46)
“De ki, işte benim yolum budur. Basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar işte böyleyiz. Ben Allah’ı tespih ederim ve ben asla müşriklerden değilim.” (Yusuf Suresi/108)
Rabbimiz bizlere kendi yoluna daveti bunlar ve benzeri muhtevada ayetlerle tarif ediyor. Basiret, işin sonunu baştan görmek, demek. İşi şansa bırakmama, davette mantıki boşluklara yer vermeme de yine basiretin ayrı derinlikleri. Hz. Yusuf’un hayatı baştan sona basiret tecrübeleriyle dolu. Yusuf Suresinde bunlardan bazı bölümler anlatıldıktan sonra, Peygamberimize yöneltilen emir, hem kendisi hem de ümmeti adına önemli bir strateji tespiti. Neticede Hz. Yusuf’un ulaştığı başarıya ulaşabilmek ancak böylesi bir stratejiyi uygulamaya koymakla mümkün. Körü körüne yapılan davet, muhatabın durumunu nazara almadan yapılan çağrı, içinde pek çok mantıki boşluk barındıran bir uygulama şekli, elbette kabulü negatif yönde etkilemeye namzet unsurlar.
Davetten maksat ve gaye tek: İnsanları Allah’a ulaştırmak. Başka her türlü mülahaza baştan ret edilmeye müstahak kirli düşünceler. Kirli düşüncelerle tertemiz ve nezih maksada ulaşmanın imkanı yok. Hak gayenin vesileleri de kendisi gibi hak ve doğru olmak zorunda. Batıl vesileler, ne kadar cazip görünürlerse görünsünler, bizi hak gayeye ulaştıramaz. Aksiyon, çok hareket değil, isabetli hareket. Sırtını varmak istediği hedefe dönmüş hızla koşan bir adamın hazin hali neyse, batıl vesilelerle yol almak isteyen kişilerin finalde görecekleri hüsran hep aynı.
İnsanların Allah’a ulaşmış bulunmasının ilk göstergesi iman. Yani, Allah’ın varlık ve birliğini kalbin tasdik etmesi. Bu tasdik olmadıkça iman geçersiz. Bu tasdik ise Allah ile kul arasında mahrem sır. Salih amel bir tezahür, imanın kendisi değil. İman, her türlü icbar ve zorlamanın iflas etmeye mahkum olduğu bir alan. Zorlama ile (ikrah) iman zail olmadığı gibi, zorlama ile de kalbe yerleşmesi imkansız. Öyle ise ikna şart. İkna dereceleri elbette farklı. Efendimiz, “İnsanlara akılları nispetinde söz söyleyin” derken bu farklılığa işaret buyurur. Ayrıca muhatabın değişen keyfiyeti, konuşmanın keyfiyetini de çeşitlendirmeyi zorunlu kılan ayrı faktör. İlmin muhatabı akıl, irfanın muhatabı kalp, hikmetin muhatabı ruh, fıtrat diliyle konuşulanların muhatabı başta vicdan olmak üzere insanın mahiyetinin bütünü. Davetçi bu açıdan da muhatabının keyfiyet kimliğini iyi teşhis etmek durumunda.
Işık saçan, etrafını aydınlatan bir lamba metaforu, müspet hareketin, hal diliyle konuşmanın davetteki öncelikli yerini işaretlemesi bakımından da önemli. Karanlığa galebenin en kısa, en gerçekçi yolu ışık saçan bir lambanın oluşmasını, oluşturulmasını temin. Nebi ahlakını ahlak edinme ve bunda başarı baremi, aynı zamanda ışık saçan lamba donanımının reel karşılığı. Bu donanım ne kadar var ve mükemmelse, davet etme liyakati o kadar var ve mükemmel demek.
Dine girmekte zorlama olmaması gerektiği prensibi, dine girdikten sonra hiçbir zorlama olmayacağı anlamına gelmez. Bu aynen bir gemiye veya uçağa binmek gibidir. Binmeler herkesin özgür iradesiyledir; ve işin bu safhasına kadar hiçbir zorlama da olmamalıdır. Fakat gemiye veya uçağa bindikten sonra, artık herkes bu vasıtalara ait kurallara uymak zorundadır. Bu zorunluluk gayet tabii, gayet fıtri bir zorunluluktur; aksi davranışta bulunmak isteyenler dışında da hiç kimseye zorlama anlamına gelmemektedir.
Bu çerçeve içerisinde inandığı gerçekleri yayma, yaşadığı güzellikleri başkasıyla paylaşma vazifesi, hem mümin olmanın hem de insan olmanın bir gereğidir. Yani davet, dini olduğu kadar aynı zamanda şefkat-i cinsiye açısından insani bir görevdir. Davetçinin yaptığı ya da yapması gereken de, bu dini ve insani görevi ifadan ibarettir.
Bu görev alanı, davetçiyi başkasından ayıran kırmızı çizgilerdir. Eğer başkası dediğimiz kişi ya da kişiler, kendi düşünce ve fikirlerini yaymada, kendi inançlarını muhataplarına kabul ettirmede şiddete baş vuruyor, maddi yaptırımlar kullanıyorsa, artık bu kişi ya da kişiler başka şeydirler; fakat asla davetçi değildirler. Belki, onların davranışlarına tekabül eden kavramın adı militanlık olabilir; ya da bu tür davranışlar başka kavramlarla da anlatılabilir; ancak davetçi kavramıyla anlamlandırılamazlar.
Yola birer davetçi olarak çıkan malum Cemaat fertlerinin yitirdikleri en önemli konumu işaretleme babında bu uzun girizgaha ihtiyaç duydum. İstedim ki onlara esas vazifelerini gösterir bir endaze sunayım. Sonra da onlara, şantaj-montaj-kumpas-iftira- yalan- baskı-baskın- hırsızlık - gasp- gıybet, kovuculuk, lakap takma gibi batıl vesilelerin davetçilik etiğiyle uzaktan yakından bir alakası olmadığını hatırlatayım. Ve bu batıl emirler kimden gelirse gelsin, Allah’a isyanda kula itaat yoktur prensibi doğrultusunda hareket edilmesinin zaruretini bu vesile ile bir kez daha vurgulayayım. Umulur ki aralarında öze dönme cesareti gösterenler olur..







