--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bunca savrulmalar arasında

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Savaş kurgulu bir dış siyaset. Sonuç: Kaybet, kaybet. Afganistan macerasının sonuçları ortada. 2014 yılında alınan geri çekilme kararı büyük fiyaskonun itiraf belgesi. 13 yıl süren işgalden geriye kalan bitik bir toplum, kukla bir rejim ve oldukça başarılı uyuşturucu ticareti.. 

Irak faciası hâlâ sürüyor. Saddam’ın devrilmesi ve idam edilmesi öncesinde bir ümitti; sonrasında kâbusu tetikleyen bir unsura dönüştü. Milyonlarca insan ya öldü, ya ülkesini terk etti, bürokrasi tamamen çökertildi, ordu işlevsiz hale getirildi; etnik çatışmalar, mezhep kavgaları, kaos denen yangının bitmeyen ve biteceğe de benzemeyen yakıt taşıyıcısı oldu.  

Suriye’de oynanan ve oynanmak istenen oyunların esas gaye ve maksadını, baş aktörlerde de dahil hiç kimse henüz anlayabilmiş değil. Yüz binlerce insan bu gizemli maksat uğruna öldürüldü; nüfusun üçte biri ülkesini terk ederek başta Türkiye olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine göç etti. Adı devletse eğer, parçalardan birisi Esad zalimine teslim edildi.

 Libya’da sözde bir diktatör devrildi; fakat devlet sistematiği tamamen çökertildi; ülke aşiret ve kabile kavgalarının mahşer yerine çevrildi, bir milyona yakın ülke insanı ya göç etti ya da ülkedeki yerini değiştirdi. 

Halbuki, eski halleriyle bu ülkeler, bu devletler kapitalist imparatorluk adına daha ehven ülke ve devletlerdi. Örneğin, Saddam Hüseyin’in yönettiği dönemde Irak, büyük bir petrol üreticisi idi; Amerikalı büyük petrol şirketlerinin kâr getiren iyi bir ortağı ve Amerika’nın bol ihracatta bulunduğu iyi bir pazarı durumundaydı. Kaddafi yönetimi altındaki Libya da aynı konumdaydı. Hem Amerika hem de AB ülkeleriyle geliştirilen ekonomik işbirlikleri her iki taraf için de oldukça kârlıydı. İstikrarlı bir hükümet iş başındaydı ve bu durum muhtemel ekonomik riskleri minimize etmeye yetiyordu. 

Durum böyleyken, açılan savaşlara, icra edilen imha ve yok etmelere, gösterilen gerekçeler perspektifinden bakıldığında ve sonuçta Amerika’ya kazandırdıkları nazara alındığında olumlu bir stratejik anlam yüklemek imkanı yoktur. Ekonomik çıkarların gerçekleştiğini söylesek bile, bu savaşların Amerika’ya siyasi ve sempatik bir alan açmadığı ortadadır.

 Öyleyse olanlardan ve olaylardan çıkış yaparak esas maksadı, asıl gayeyi deşifre etmek zarurettir. Bu da bilindiği kadarıyla, kademeli olarak ulus devlet modelini yürürlükten kaldırmak ve uzun vadede dünyayı tek siyasi sisteme entegre etmektir. Devletleri bölerek küçültmek, nihai gayeye ulaşmadaki engelleri ortadan kaldırmanın bir adıdır. İşe İslam ülkelerinden başlamak ise, konjonktürel bağlamda Haçlı psikolojisinden istifade gayesiyle doğrudan irtibatlı olsa gerektir. 

 Arap baharını böyle okuduğumuzda doğruya yaklaşmış sayılırız. PNAC grubunun daha 2000 yılında düşman ülkeler olarak ilan ettiği listeye baktığımızda, Irak, Suriye, Libya’da olanların, İran’da yapılmak istenenlerin kararının daha o zaman alındığını görürüz. Somali, Lübnan ve Sudan’ın suçları ne ise, söz konusu ülkelerin suçları da farklı değildir. Bu ajandaya Türkiye’nin de dahil edilmiş olması elbette şaşırtıcı olmayacaktır.  

Mısır’da İhvan’ı hazmedemeyen güçlerin oynadıkları bütün oyunların Türkiye’de Ak Parti iktidarına karşı oynanmayacağının hiçbir garantisi yok. Konunun paralel yapıya ihale edildiği ortada. Amerika ve müttefikleri için, maliyeti sıfır, kazancı yüzde yüz böyle bir ihale elbette anlaşılabilir bir durum. Kırk senelik millet emeğini arkasına almış, devlet erklerinin bütününde etkin hale gelmiş, bürokrasiyi çoğunluğu ile ele geçirmiş, psikolojik kabul ve genel sempatide rakipsiz bir konuma yükselmiş bir topluluktan söz ediyoruz. Eğer siyasi öngörüsüzlükleri yardım etmeseydi Türkiye’nin iktidar profili 17 Aralık sonrası mutlaka bugün gördüklerimizden farklı olacaktı. Milli irade, mevcut hükümetten yana yer aldı; hem yerel seçimlerde hem de Cumhurbaşkanı seçiminde bu iradesini yaptığı tercihlerle tescilledi. 30 Ekim MGK toplantısı, millet devlet bütünleşmesinin en üst seviyede örtüşmesi anlamını da geliyordu. Paralel yapı, ülke için en öncelikli tehlike olarak kayda geçirildi. Legal görünümlü bütün illegal faaliyetlerin sıkı bir denetime tabi tutulacağı bu vesile ile deklare edildi.

Artık, savrulmalar arasında, vesayetçi, dayatmacı dış etkilerden kurtulduğumuza, sözde değil özde özgür bir ülkede yaşadığımıza inanabiliriz. Kendi ayakları üzerinde duran, kendi kararlarını kendisi alan, düşünürken kendi kolektif aklıyla düşünen, konuşurken kendi sözleriyle konuşan, gerektiğinde evet, gerektiğinde hayır diyebilen bir Türkiye’de.. 

Yani, şer ittifak tarafından bitirilmesi çok önceden karara bağlanmış, fakat Rabbimizin lütfüyle aleyhteki bütün oyunları bozarak yeniden varlığa bürünmüş bir Yeni Türkiye’de.. 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle