Biz Kahraman’ın yanındayız
Geçenlerde Bursa’ya gitmiş ve ikindi namazını Ulu Cami’de kılmıştım. Caminin çevresindeki yoğun kalabalığı -buna insan seli demek daha doğru olur- görünce içim cız etmiş, yanımdakilere, inşallah hainlerin aklına burada eylem yapmak gelmez, demiştim. Fakat korktuğum oldu, bir terörist burada da alçak emeline ulaşmaya çalıştı. Şükür ki, kendinden başkasını öldüremedi; büyük bir felaket ucuz atlatıldı. Milletimize ve özellikle de Bursalılara büyük geçmiş olsun, diyorum. Cenab-ı Hak bu tür hain saldırılardan ülkemizi ve bütün dünya ülkelerini korusun, muhafaza buyursun.
Bildiğiniz gibi, bu haftanın en öncelikli gündem maddesi Laiklik tartışmasıydı. Meclis Başkanımız, saygıdeğer insan İsmail Kahraman’ın, bir hukukçu kimliğiyle, bir bilimsel formda yaptığı konuşmada Laiklik bu haliyle Anayasaya girmemelidir, mealinde söylediği bir söz üzerine kıyametler koptu, bağlamından koparılmış bir sürü laf yığınıyla, İsmail Kahraman’a ve onun şahsında Müslüman kitleye ağza alınmayacak hakaretler edildi; tezviratta bulunuldu. Hem bu güne kadar acı tecrübelerle yaşadıklarımızdan biliyor, hem de kendi cinslerinin bile en süflisi bazı kimliksiz, kişiliksiz kişilerin öfke, kin, nefret dolu ifadelerinin açığa vermesiyle anlıyoruz ki, İsmail Kahraman önemli bir konuyu gündeme getirmiş bulunuyor.
1856’da Avrupalı devletlerin dayatmasıyla ilan edilen Islahat Fermanıyla -ki bu fermanın aynı günlerde Paris Konferansı metnine dahil edilmesi sömürge ülke oluşumuzun resmen belgelenmesi demektir- ilk defa yüzleştiğimiz Laiklik, bizde hiçbir zaman sosyolojik ve hukuki karşılığı bulunan bir kavram olarak işlev görmedi. Kelimenin içeriği pratikte sekülarizmle dolduruldu; dinin hayattan tecridi gayesine hizmet ettirildi.
Zaten, devlet ilkesi olarak sunulmasına ve kabul edilmesine rağmen, aynı devletin içinde Diyanet İşleri Teşkilatı’nın bir devlet birimi olarak mevcudiyeti Laikliğin pratikte başta kanun koyucular tarafından ilgası anlamına geliyordu. Yani, Cumhuriyet döneminde kabul edilen keyfiyetiyle anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez denilerek garanti altına alınan Laiklik, Avrupa’da özellikle de Fransa’da uygulanan Laiklik değildi; hiçbir zaman da olmadı. Laikliği de devlet erklerinin her biri kendine göre yorumladı; bu yorum üzerinden hareketle de her devlet erki kendini Laikliğin güvencesi gördü. Yaşadığımız bütün ihtilalleri, darbeleri de bu tür güvence mantığı besledi, tetikledi. Laiklik, sekülarist militanların elinde iki yanı keskin kılıca dönüştü; işlerine gelmeyen kişilere karşı, istedikleri zaman ve hukuki bir kılıfa da bürünerek kullanıldı.
Şimdi bu yanlış uygulama bir tehlike olmaktan çıktı mı? Hayır. Devlette devamlılık esas olduğuna, Anayasada laikliğe yüklenen anlam keyfiliğe açık müphemiyetini koruduğuna göre bu tehlike varlığını sürdürüyor, demektir. Laikçiler ve içimizdeki bazı devekuşu sendromu yaşayanlar bu tehlikeyi görmezden gelseler de bu böyledir.
Öyleyse yapılması gereken iş, yeni bir Anayasa hazırlanırken yüzyıllık bir yanlıştan dönülmesi; ya Laikliğe gerçek anlamda bir hukuki tarif getirilmesi ya da bu yapılamıyorsa Laikliğin anayasa maddesi olmaktan çıkarılmasıdır.
İsmail Kahraman böylesi hayati bir konuyu hukukçu kimliğiyle ve kişisel bir düşünceyle tartışmaya açıyor; Meclis Başkanı sıfatıyla tasarrufta, AK Parti Milletvekili unvanıyla teklifte bulunmuyor. İşin ucu kendilerine dokununca ifade özgürlüğünü bayraklaştıran soytarılar, nedense kendileri dışında birisinin en küçük bir ifade özgürlüğü kullanımına tahammül gösteremiyor; şarlatanlığın her türlü rezil oyununu denemekten geri durmuyorlar. Haydi oradan, iki yüzlü sahtekarlar!
Burnumuzun dibinde, tarihi gerçekler çarpıtılarak da olsa, Batı uygarlığının beşiği, Reform ve Rönesans’ın ana kaynağı kabul edilen Yunanistan’ın, Ortodoksluğu devletin dini kabul etmesine hiç itiraz etmeyen; bağımlısı olmakla iftihar ettikleri İsrail’in bir Yahudi Devleti olduğunu görmezden gelen; modern çağın öncüsü olduğunu kabullendikleri ABD’nin ve daha pek çok ileri ülkenin anayasalarına Laiklik maddesini koymadıklarını sorgulamayı akıllarından bile geçirmeyen bu mahut güruhun derdinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu açıktır; dertleri laiklik değil cadı avıyla Müslümanları sindirmek, konuşamaz hale getirmektir.
Ne ki, o günler artık çok gerilerde kaldı. Demokraside toplumun kat ettiği mesafe, bu tür çığırtkanların ufkunu aşalı yıllar oldu. Fitne ateşini körükleyelim derlerken tık nefes olduklarını ele verdiler. Bazıları gibi onlar da yıldız avına çıktılar; fakat temrenlerinin ucunda ateş böceğiyle geri döndüler..
Laikliği bu şekliyle gündeme çekmekle, pek çok hayırlı sonucu görmemize vesile olduğu için de saygıdeğer büyüğümüz İsmail Kahraman’a ayrıca teşekkür borçluyuz. Bu haklı düşüncesinde sonuna kadar onun yanındayız; ona yöneltilen her türlü kem sözü de aynen kendimize söylenmiş kabul ediyor; ve misliyle sahiplerine geri gönderiyoruz..







