Bir tanıklığın ardından..
Geçenlerde, FETÖ Çatı Davasına tanık olarak katıldım. Dava Ankara 4. Ağır Cezada görülüyor. Bir önceki duruşmaya şiddetli hava muhalefeti sebebiyle iştirak edememiştim. Bu sefer şartları zorlayarak da olsa katılmam mümkün oldu.
Benden önceki tanık Hüseyin Gülerce’ymiş. İfadesi çok uzadığı için beni salona oldukça gecikmeli aldılar. Bu arada özel kalemde misafir ettiler. Müdire hanıma beklememiz daha çok sürer mi diye sordum. ‘Hiç bilemeyiz’ dedi. Zaten ifade bitse de bir saat kadar ara verileceğini söyledi. Hazır fırsat bulmuşken Hacı Bayram Veli hazretlerini ziyaret etsem diye, düşündüm. Yanımdaki korumalar da muvafakat edince bekleme süresini böylesi manevi bir güzellikle değerlendirmiş olduk.
Geri döndüğümüzde mahkeme salonuna tekrar geldik. Mübaşir, ‘biz sizi ayrıca çağıracağız’ dedi. Holde beklemeye başladık. Tam o sırada gözüm asansörlerin bulunduğu tarafa çevrildi. Jandarma eşliğinde sanıklar geliyordu. En önde gelenlerden ikisi ister istemez öncelikle dikkatimi çekti. Alaeddin Kaya ve İlhan İşbilen birbiriyle eşleşmiş ve kelepçeli olarak salona doğru gelmekteydiler. Önceki geliş gidişlerinde ne yaptıklarını bilmiyorum, fakat benim gördüğüm manzara içinde tam anlamıyla şov yaptılar. Kelepçeli ellerini özellikle herkese göstermek istercesine olması gerekenden fazla havaya kaldırmışlar ve yüksek sesle selam vere vere salona doğru ilerlediler.
Bilmediği bir rolü oynamak üzere zorla sahneye itilmiş aktör acemiliği vardı üzerlerinde. Her ne kadar yıkılmadık, ayaktayız moduyla hareket etseler de beden dilleri tam aksini söylüyordu. Yıkılmışlardı, dökülmüşlerdi.
İlhan İşbilen’in bütün firar imkânlarına sahip olmasına rağmen savcılığa gidip ifade vermesini doğrusu hep garipsedim. Ya tutuklanacağına yüzde bir ihtimal vermiyordu ya da 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili ön bilgisi vardı. Belki de darbe sonrası kendisine çok önemli bir siyasi misyon garantisi verildi. Bakanlık hatta Başbakanlık gibi..
Çağrı üzerine salona girdim. Üç saati geçen bir süre içinde, sözün başında ettiğim yemine sadık kalarak sorulan bütün sorulara bildiğim en doğru cevaplarla karşılık verdim, doğruluktan ve adaletten zerre kadar ödün vermeden tanıklık görevimi yerine getirdim.
Sanıklar, Gülen’le olan irtibatlarını ve cemaatle olan iltisaklarını rette ısrar ettiler. Bir ara mahkeme başkanı, ‘Latif Bey’ dedi, ‘Bu tür ret etmeler bu cemaat üyeleri için bir kültür mü? Hiç biri cemaatle ilgisini kabul etmiyor?’ ‘Evet’ dedim, Gülen’in ilk günden son güne kadar telkin ettiği en önemli ilke sorgulama esnasında aleyhte olacak her şeyi ne pahasına olursa olsun ret etmektir. Fakat o, bunun bile makul ölçüler içerisinde olmasını söylerdi. Hatta kardeşi Salih Gülen’den bir anekdot aktarırdı. 28 Şubat sürecince Salih Gülen savcılığa çağrılır. Sorgulama esnasında savcı, birçok isim sayar ve bunları tanıyıp tanımadığını sorar. Salih Gülen, kim sorulduysa ‘hayır, tanımıyorum’ der. Bu arada savcı, Fethullah Gülen’i tanıyıp tanımadığını sorar. Salih Gülen bu soruya da ‘hayır, tanımıyorum’ diye cevap verir. Gülen bu olayı aktarır, gevrek gevrek güler, ‘birader bu kadar da olmaz ki’ derdi. ‘Bazı sanıkların durumu bu kadar bile makul değil’ dedim.
Diğer taktik orda hatırıma gelmedi şimdi söyleyeyim: Bütün suçu ölmüş olana yıkmak. Kanlı darbeye silahla iştirak etmiş asker kılıklı teröristlerin, emri maktul Semih Terzi’den aldıklarını söylemeleri işte böylesi bir taktik. Yakında bütün örgüt üyeleri, ağız birliği etmişçesine kendilerine, Gülen yerine ölmüş birini lider gösterirlerse şaşmayın..
Mahkeme Başkanı, elindeki yazdığım son kitabı göstererek, ‘daha önce Küçük Dünyam’ı sonra da Şeytanın Gülen Yüzünü yazdınız; bunu nasıl açıklıyorsunuz’ diye sordu. ‘Birinci yazdığımın basın yoluyla işlediğim bir günah olduğunu anlayınca, ikincisiyle basın yoluyla tövbe ettim, vicdanen müsterih ve rahatım’ dedim. Biz çıktığımızda duruşma daha devam ediyordu..







