Bazı güncel konular üzerine
Yoğun bir hafta yaşadık. Türkiye’den G20 geçti. Organizasyondaki başarıyı tebrik etmek durumundayım. Nitekim, katılımcı liderlerin çoğu da aynı kanaati paylaşarak ülkelerine döndüler. Yaptığı ev sahipliği, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendine olan öz güveninin bu ev sahipliğine hem keyfiyet hem de kemiyet yönüyle ve bir bütün olarak yansıması, mutlaka tarihe düşülmesi gereken notlar arasındaydı. Hem de Paris katliamı gibi olumsuz bir etkinin, beklenin çok ötesinde tazyik ve ağırlığını hissettirdiği bir zaman diliminde, G20 programının aksaksız gerçekleştirilmesi mutlaka büyük bir başarıydı; emeği geçen herkesi bir kez daha kutluyorum.
Fransa’da yaşananlar, elbette terör odaklı olaylar zinciri olması bakımından her türlü telini hak ediyor. Masum insanların yaralanmış ve öldürülmüş bulunmasını, hangi gerekçeyle olursa olsun hiçbir vicdanın tasvip etmesi düşünülemez. Bu durum kendi tarihleri içinde Fransızların, masum insanlara reva gördükleri her türlü canilik, hunharlık, zalimlik için de aynen geçerlidir. Ayrıca, bizde yaşanan terör olaylarına karşı samit bir infialle gösterdikleri suskunluk, şimdi de bize, onlardan pek çok defa görerek aşinası bulunduğumuz suskunluk hakkını kullanmamız yönünde bir fikir de veriyor. Fakat, biz sadece “men dakka dukka” deyip geçiyoruz.
1 Kasım genel seçimlerinin yankıları, olması gerekenin ötesinde bir abartı ile sürüyor. Muhalefet, suni dalgalanmalarla yaşadıkları mağlubiyetin acısını seçmenlerine unutturmak peşinde. Kurultay çağrılarının, sonuçta hiçbir şey değiştirmeyeceği belli iken bu derece abartılı olarak öne çekilmesinin başkaca yorumu olamaz. Hele, başkanlığa adayların neredeyse yönetici kadro sayısına denk noktaya taşınması söz konusu gayretin politik illüzyonundan başka bir şey değil.
Devlet Bahçeli’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra sergilediği olumsuz gibi görünen “hayır”cı tavır; siyaseten beklenen sonucu vererek MHP’ye yarıya varan oranda milletvekili kaybettirse de, ben Devlet Bahçeli’nin başarısını teslim edenlerdenim. Fakat bu başarıyı, siyasi formatta aramak yanlışına düşülmemelidir. Çünkü, Devlet Bahçeli, memleketin istikbal ve istikrarının teminatını Ak Parti’nin tek başına iktidara gelmesinde görmüş ve bütün hamlelerinde, zahire yansıyanların aksine bir özveri ile siyasi ya da siyaset dışı değil, siyaset üstü bir tavır sergilemiştir. Bu tür özverili ince siyasetin elbette bedeli ağırdır; fakat MHP teşkilatının bu gerçeğe karşı basiretlerinin açık olduğunu da düşünüyorum.
MHP bir misyon partisidir. Bu misyonun motive gücü siyaset için siyaset, iktidar için iktidar değil, ülke sevdası, memleket aşkıdır. Bu noktada, Ak Parti felsefesiyle de gayet uyumludur. Eğer MHP, yeni bir açılım hamlesi gerçekleştirebilirse, önümüzdeki dönem ve dönemlerin ana muhalefete en yakın siyasi adayıdır. Öyledir, çünkü solun politik, ekonomik bütün söylemleri tükenmiştir. Ölüden can ummak ne kadar mümkünse, sol partiden canlı, dinamik, güçlü bir muhalefet ancak o kadar mümkündür. Sağ partiler bu gerçeği görmeli, ana muhalefetin sağda merkezileşmesini sağlayacak çalışmalara acilen başlamalıdır. Mevcut potansiyeli ile de, ana muhalefetin merkez adresi MHP olmalıdır.
Demokrasinin bize sunduğu en önemli fırsatlardan biri de kuşkusuz “karşılaştırma” imkanına zemin hazırlamasıdır. Karşılaştırma imkanı, başarının nabzını tutan aktif bir unsurdur. Bu açıdan bakıldığında, karşılaştırma adına güçlü bir emsalin mevcudiyeti şarttır. Siyasi literatürde bu tür emsalin karşılığı ana muhalefettir. Güçlü bir muhalefet hem ülkenin hem de iktidarın daima hayrınadır. Ülkemiz ölçeğinde yaşadığımız siyasi kırılganlığın, politik zafiyetin öncelikli problematiği de zaten budur; yani güçlü bir muhalefetin olmayışıdır. Bu yokluğun telafisi ise, ancak sağda güçlü bir ana muhalefet oluşumuyla mümkündür. Sağda mevcut irili ufaklı siyasi partiler, bu konsept doğrultusunda varlık gayelerini bir daha gözden geçirerek, söz konusu reel soruna çare olacak adımları ivedilikle atmak zorundadırlar.
Başkanlık sistemi bize, parlamenter sistemden daha fazla demokratik hak sunduğuna göre, tercihimiz de elbette ondan yana olacaktır; öyle de olmalıdır. Şöyle ki, parlamenter sistemde biz sadece yasamayı; başkanlık sisteminde ise, hem yasamayı hem de yürütmenin başını yani başkanı seçiyoruz. İki, birden fazla olduğuna nazaran, başkanlık sisteminde demokratik fazlamız bir misli daha artıyor, azalmıyor. Niye evet demeyelim ki..
Gülen’in, son “gübreli” duası da göstermiştir ki, artık o, çelişkiler sarmalında irtifa kaybede ede dibe çakılmış durumdadır. Beddua ve lanet seanslarının, onu ve takipçilerini, maddi- manevi düşüş ve sukutun hangi derekelerine yuvarladığı ortada iken, hâlâ bu yanlışlar ve yanılgılar anaforuna iradeleriyle yuvarlanıp gidenler, zarara razı olana acınmaz, kuralı gereği, toplumda kendileri için saklı tutulmuş son hüsnüzan kırıntısını da mahvetmişlerdir. Evet, kayıplarıyla acınacak durumdalar; fakat aynı zamanda acınmaya liyakatlerini de kaybetmiş haldeler. Ağlaşıyorlarmış. Keşke ağlamalarında önceliği manevi kayıplarına verebilseler..







