Artık biliyoruz ki..
Artık biliyoruz ki, 27 Mayıs, sadece Adnan Menderes’i tasfiye için yapılan bir askeri darbe değildi; Türkiye ölçeğinde gerçekleştirilmek istenen yeni bir siyasi dizaynın adıydı. Nitekim yeni konjonktürde DP’nin merkez sağın adresi olma durumu ortadan kaldırıldı; İslamcılık, Türkçülük, milliyetçilik ayrı ayrı kulvarlara yönlendirildi; Kürtçülük, Kürt milliyetçiliği özel yapılanmalara zorlandı; Alevilik sola kaydırıldı; CHP’ye ortanın solu olduğu deklare ettirildi; Komünizmle Mücadele Dernekleri devreye sokuldu; böylece iç çatışmaları bıçak sırtında taşıma zorunda kalacak bir devlet ve hükümet modeli oluşturuldu.
12 Eylül, 27 Mayıs projesinin ve mütemmimi bütün unsurların hayat alanına yayılışını hızlandırdı; Amerika’ya teslimiyetin kayıtsız şartsız olması gerektiğini fiilen tescillendirdi. Nitekim, Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu, yarı özerklik talebinin kurbanları olmuştu; 12 Eylül’de ise, kurban edilecek yürekli bir lider kadro yoktu; bu sebeple de bütün ülke toptan cezalandırıldı. Türkiye, sadece uydu bir ülke olacak ve kendisine çizilen yörüngede fasit bir dairede döner gibi dönüp duracaktı. Onun üzerinde daima oldurmayan-öldürmeyen oyunlar oynanacak ve Türkiye de bu kaderine razı olarak varlığını sürdürmekle yetinecekti. Aksi halde cezalandırılacaktı. Ülke kaosa sürüklenecek, ekonomi dar boğaza kilitlenecek, etnik ve mezhepsel ayrılıklar körüklenerek vatan sathı cehenneme dönüştürülecekti. Nitekim, 1984 yılından itibaren PKK’nın kanlı eylemlere başlaması spontane olaylar değildi; her gün gelen şehit ve ölüm haberleriyle Türkiye otuz sene sürecek bir travmaya planlı bir şekilde mahkûm edildi.
Kürt meselesinin, askeri yaptırımdan çok siyasi yolla çözülmesi gerektiğini dillendiren herkes bir şekilde susturuldu; faili meçhul cinayetlerin bilançosu görülmedik şekilde arttı; söz konusu düşüncenin mimarı saymamız gereken merhum Turgut Özal, önce 1988 yılında su-i kasta uğradı; düşüncelerinde ısrar edince 1993 yılında hâlâ sis perdesi kaldırılmamış bulunan bir ölümle hayatı sonlandırıldı.
PKK kampları Suriye’de konuşlandırıldı. Öcalan Şam’da konuk edildi. Senelerce, sınır komşumuz terör adına ateş taşıyıcılığı yaptı. Ne kadar müttefikimiz varsa, PKK ile iş birliği içindeydi. Sonunda Türk Silahlı Kuvvetlerinden Hafız Esad’a sert bir uyarı yapıldı. Hafız Esad, bu uyarı üzerine Öcalan’ı sınır dışı etti; Suriye içindeki PKK kamplarını da kapattı. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirileceği sürpriz değildi. Nitekim öyle de oldu. Kamuoyu onun yakalanışını, 16 Şubat 1999 tarihinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in titrek sesinden duydu, öğrendi. Görünürde bilinmeyen bir şey yoktu; fakat Amerika’nın niçin Öcalan’ı teslim ettiği gizemini hep korudu.
Öcalan Türkiye’ye idam edilmemek şartıyla teslim edilmişti. Mahkemenin verdiği idam kararı infaz edilmeden kanun değiştirildi; idam cezası yürürlükten kaldırıldı; Öcalan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çekmek üzere İmralı’ya yerleştirildi.
Kısa bir süre sonra Fethullah Gülen Amerika’ya gitti. Aylar, yıllar geçti, Türkiye’de her şey normalleşti, fakat Gülen yurda dönmedi. Ya da dönemedi. Çeşitli spekülasyonlar yapıldı; ağır basan düşünce Gülen, Öcalan’la takas edildi şeklinde oldu. Amerika eskittiği yerel bir kartı bize verdi; yeni ve hem yerel hem de global ölçekte kullanabileceği çok yönlü güçlü bir kartı, gerektiğinde devreye sokmak üzere kendine aldı.
Bir Not: Gülen, daha önce iki kez daha Amerika’ya gitmişti. Bu gidişlerinin hepsi önceden bilinen takvimde gerçekleşti. Son gidişi ise tamamen gizlendi. Kendisiyle en yakın temasta olanların bile pek çoğu, Gülen’in gidişini gittikten sonra öğrendi. Tedavi maksatlı denildi. Maksadın reel karşılığının tedavi olmadığı elbette biliniyordu. Fakat, Gülen, en azından ilk yıllarda hep Türkiye’ye dönme niyetini taşıyordu. Kendisini ziyarete gittiğim bu ilk yıllarda ben de bunun şahidiyim. Fakat nedense bu niyetini bir türlü gerçekleştiremedi. Cemaat içinden, onun dönmesini istemeyenlerin kumpasları az çok biliniyor. Fakat onu teslim alan güçlerin dönüşünü engelledikleri daha kuvvetle muhtemel.
17 Aralık darbe girişimi, bu yeni kartın devreye sokuluşunu deşifre eden bir milat oldu. Recep Tayyip Erdoğan, ne Batının ne İsrail’in ne de Amerika’nın hoşlanacağı; özgür bir üslubun, kendi ülke çıkarlarını önceleyen tavizsiz bir dik duruşun sahibiydi. Onun öncülüğünde Türkiye uydu bir ülke olmaktan kurtulmuş, kendi özgün yörüngesinde mesafe kat eder olmuştu. Dışa bağımlılık şartlarının pek çoğu aşılmıştı. İçte ciddi denecek ölçüde bir güven ve istikrar söz konusuydu. Rakip devletlerin bunu hazmetmesi imkansızdı. Nitekim bu hazımsızlık 17 Aralık’la birlikte, bütün şiddetiyle dışa vuruldu.
Cemaat gücünün atraksiyonları yetmediği için diğer kartlar da devreye sokularak bir koalisyon oluşturulmaya çalışıldı; Kobani ayaklanması bunun son somut örneğiydi. Hükümeti düşürmeye kadar uzayan çizgide gaye güden bu ayaklanmanın, devletimizin, Kürt liderliği konusunda, Öcalan- Barzani arasında kurduğu dengenin Öcalan lehinde bozulması gibi bir gayesinin de olduğu ortada. Halbuki çözüm sürecinden sonuç alınması biraz da bu dengenin korunması potansiyeline bağlı.
17 Aralık darbe girişimi, şimdilerde adı paralel yapı olan topluluğa, hem ekonomik hem de entelektüel katkı bağlamında, son yirmi senede kazanılanların bütününü kaybettirdi. Doğrudan politik kimliğe bürünürlerse kayıpların bilançosu hem çeşitlenecek hem de artacak gibi görünüyor. Halbuki, zararın neresinden dönülse kârdır..







