Ancak mümkün olur..
Güçlü bir devlet varlığı ile ancak aşılabilecek iç-dış ciddi problemlerle çepeçevre kuşatılmış bir coğrafyada yaşıyoruz. Rusya-Türkiye geriliminin ardından şimdi de Suud-İran geriliminin sahne alması; İslam ülkelerine yönelik geçmişi oldukça eskiye dayalı kötü maksatlı planların bir bir hayata geçirilmekte olduğunun acı sinyallerini veriyor.
Türkiye’nin varlık ve beka kavgasının hem kendisi için hem de diğer İslam ülkelerini himaye adına ne kadar önemli olduğu bir kez daha olayların diliyle ikaz edilip hatırlatılıyor. Bu iç ve dış tazyiklerin bizi bir ümmet oluşumuna zorladığını ne zaman, nasıl ve ne oranda fark edeceğiz? Bu retoriğe verilecek karşılık aynı zamanda İslam dünyası ölçeğinde yaşayacağımız kurtuluşun da gerçeklik gerekçesi olacaktır.
Parlamenter sistemin ağır aksak çalışması keyfiyetiyle, Türkiye’nin önünde bekleyen dev problemleri aşabilme imkanının, muhal denecek seviyelerde seyredeceği kılavuz istemeyen görünür köydür. Buna rağmen, bu külçeleşmiş sistemin sıkletinden kurtulma adına yapılan tekliflere kapalı kalınmasını siyasi akılla izah mümkün değildir. Yani, bu kabil ayak diretmelerde, siyaset dışı bazı mülahazaların varlığı söz konusudur ki, bu mülahazaların vatanperverlikle, ülke ülküsüne adanmışlıkla telifi kabil değildir.
Başkanlık sistemi talebinin iktidar partisinden gelmiş olması; ve özellikle bu talep gerçekleşirse Türkiye’nin ilk seçilmiş başkanının Recep Tayyip Erdoğan olması ihtimalinin yüksek bulunuşu, muhalefeti, gösterdikleri olumsuz tepkide siyasi aklın dışına iten ana faktör olarak görünüyor. Halbuki, güçlü bir devletin varlığını ve bu varlığın ebet-müddet bekasını konuşuyoruz.
Bu kadar önemli bir varoluş mücadelesini, böylesi basit ve kişiye indirgenmiş gerekçelerle engellemek, bu olumsuz davranışın sahip ve müsebbiplerini millet ve tarih karşısında utandırıcı bir suçla sorumlu tutacak; ve onların ne millete ne de kendi vicdanlarına verebilecekleri ikna edici bir cevapları da bulunmayacaktır. Hele bu olumsuz tavrı, dış mihrakların emri gereği sergileyenler, hainliklerinin vebal ve hicabını sadece kendileriyle sınırlı değil aynı zamanda gelecekteki nesillerini de kirli mazilerine dahil ederek yaşayacaklardır.
Başkanlık sistemine ait teknik ve akademik yönler aylardır konuşuluyor. Onları bir daha bizim tekrarımıza ihtiyaç yok. Fakat meseleye, milli mücadele kesitinden baktığımızda, ülkemize ait işlenen her türlü sistemli ihaneti temelinden çökertecek ve hainlere ait çöküntüyü sürekli kılacak tek alternatifin başkanlık sistemi olduğunu ısrarla hatırlatmamızda fayda var.
Bilhassa paralel yapının devlet içinde çöreklendiği bütün noktaları tek hamlede geçersiz hale getirecek ve bundan böyle yeniden yapılanmalarını imkansız kılacak tek çare başkanlık sistemidir ki, sadece bu hayırlı sonuç için bile olsa başkanlık sistemi desteklenmeli ve ivedilikle hayata geçirilmelidir.
Bir kere ihanet eden her zaman ihanet eder prensibinden hareketle, en yakın çevreden başlayarak, gücü geliştikçe ihanet alanını da genişleten bu yapı varlığını sürdürdükçe, bu milletin, bu ülkenin ve bir kadem ötede bütün bir ümmetin başına gelecek ihanetten emin olması düşünülemez. Öyleyse yapmamız gereken, onları bizlere ihanet edemez hale getirmektir. Bu da ancak çok güçlü yeni bir devlet yapısının devreye girmesiyle mümkündür..
“Bazı insanlarda hainlik müzmin nezleden farksızdır; geçer gibi olur tekrar başlar ve hep böyle devam eder.” En sudan bahanelerle himmet ve himayelerine sığındığı bir altın halka aileye ihanet edebilecek kadar zayıf karakterli bir kişinin ve onun başını çektiği bir zihniyetin, bulduğu ilk fırsatta kime ve kimlere ihanet edeceğini kestirmek oldukça zordur. Onun için de herkesi kuşatıcı tedbirler baştan alınmalıdır. Ve başkanlık sisteminin, alınacak tedbirlerin en önde geleni olduğu, olacağı asla unutulmamalıdır.







