--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Amerikan saldırıları neyi konuşuyor? 

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan

Elbette karşı tarafın hal, durum ve keyfiyeti bilinmeli ve alınacak önlemler ona göre alınmalı, tedbirler bir karara bağlanmalıdır. Fakat yine de bütün stratejiyi karşı tarafın pozisyonuna kilitlemek gibi bir zaafa düşülmemelidir.

Amerika’nın ekonomik ve psikolojik saldırıları karşında sanırım düşülen zaaf da tam budur. Haftalardır kendimizi değil Amerika’yı, onun iç- dış siyasetini, haklı-haksız atraksiyonlarını hem de lüzumundan çok fazla ayrıntılara girerek konuşuyoruz. Trump’ı işin başına getiren derin yapı, zaten ondaki negatif yanları bilerek bunu yaptı. Biz, her şeyi bir kenara bırakıp Trump’ın olumsuz yanlarını eleştire eleştire bitiremezken, onlar Trump’ın olumsuz yanlarından çıkar devşire devşire yollarına devam etmektedirler. Biz de kendimize dönmeli, kendi stratejimizi tayin edip adım adım ilerleme kaydetmeliyiz. 

Büyük devlet olma sürecine girmiş bulunuyoruz. Bu sebeple de yeni dönemi sağlam temeller üzerine oturtmak zorundayız. İç-dış tazyikler içtimai yapımızın blokajını sağlamlaştırmaya matuf görülmeli, riskler iyi yönetilerek dezavantajlar avantajlara dönüştürülmelidir.

Üretmeden tüketmenin ve tüketmede varılan aşırılığın maliyetini yaşayarak tecrübe ediyorsak, bunun çaresi üretmeyi öğrenmek ve tüketmeyi zaruret ölçüsüne geri çekmektir. Arz ve talebi dengelemeden milli ekonomide artıya geçmenin imkânı yok. Bu temel mesele ortada dururken ve pratikle yüzleşme gibi bir beceri gösterememişken, bütün cazibesi müphemliğine, muğlaklığına bağlı binlerce ekonomik teori ve varsayımları hem de cezbeye kapılmışçasına tekrar edip durmanın kimseye bir faydası yoktur, olmaz da. Çok üreten, dengeli tüketen bir ülke olmak zorundayız. Bu mesele, dıştan gelecek yardım ve desteklerle de aşılabilecek bir konu değildir. Elden gelen öğün olmaz o da her zaman bulunmaz…

Teknoloji bizim için en öncelikli konulardan biridir. Teknolojik bağlamda kendi yağımızla kavrulamadığımız, kendi ayaklarımız üzerinde duramadığımız sürece, büyük devlet olma imkânımız yoktur. Konuyu sadece savunma sanayiine hasretmek de yanlıştır. Teknolojinin bütün dallarında güçlü olmak mecburiyetinde ve mükellefiyetindeyiz.

Kur’an-ı Kerim bizlere örnek, önder ve model olarak hep peygamberleri gösterir. Hz. Davud’un, Hz. Süleyman’ın kendi dönemlerindeki bütün diğer devletlere üstünlüğünü temin eden dinamiklerden biri hiç kuşkusuz teknolojik üstünlüğü ellerinde tutmalarıdır. Bu konuda göstereceğimiz her çaba ve gayret bizleri o iki nebi ile temsil edilen döneme yakın kılacaktır. Bu sonuca ulaşmanın yolu ise çalışmak, çalışmak yine çalışmaktır…

Tarım ve hayvancılık bizim için hem birer ekonomik kazanım hem de ata yadigârı birer meslektir. Ne ki, şimdilerde bu iki konuda dahi dışa bağımlı bir haldeyiz. Kimse bize, bu konulardaki yetersizliğimizi dış mazeretlerle izaha kalkışmasın. Teknoloji ülkesi olacağız diye tarım ve hayvancılığı askıya aldık. Teknoloji ülkesi olamadık, tarım ve hayvancılıktaki beceri yanımızı da kaybettik. Hâlbuki batılı ülkeler özellikle Almanya bütün bu alanları gayet dengeli olarak yürüttü; biri için diğerini terk etme gibi bir yanlış yola girmedi.

Tabii kaynaklar ve enerji meselesi Türkiye gibi ülkeler için sadece bir teknoloji meselesi değildir. Aynı zamanda, dış baskılara boyun eğmeden dik durabilecek ölçekte bir cesaret meselesidir. Bu yeni dönemde böylesi bir cesareti bekliyoruz ve beklemekte de haklı olduğumuzu düşünüyoruz.

Olaylara kader okumaları perspektifinden bakıldığında, Cenab-ı Hakk bize, hadiselerin diliyle bizim bizden başka dostumuzun olmadığını ihtar ediyor. Geçici anlaşma ve ittifaklar, konjonktürel dayanışmalar, stratejik ortaklıklar her zaman herkesle yapılabilir; fakat bunların hiç biri dostluk kategorisinde değerlendirilmemelidir.   

Yine kader okumaları açısından bakıldığında, israfa dayalı bir hayat tarzı tercihimizin yanlışlığı yüzümüze vuruluyor; bir an evvel bu yanlış yoldan, tutumluluk denen istikametli yola dönmemizin çağrısı yapılıyor. Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur hikmetli cümlesinde anlatılan muhtevayı kader bize kendi üslubuyla, tazyik edici hadiselerin diliyle bir kez daha ders veriyor. 

Sadaka belayı defeder. Başımızda üşüşen bunca bela ve musibet, bizi bu gerçeğe de uyarıyor. Özellikle, musibetten gelen gafletle kendi derdimize düşüp, bizden yardım bekleyenleri unutma gibi bir yanlışa düşmememiz hususunda bizi ikaz ediyor. Bunun en somut örneği Suriyeli mülteci kardeşlerimizdir. Onlara yardımlarımız öncesinde olduğu gibi aynen devam etmelidir. Onlara yardımın yardımını belaların defi ve bereket suretinde çok gördük, görmekteyiz ve hep göreceğiz…

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle