Gardırop Solculuğundan Müteahhit Solculuğuna: CHP’nin Kimlik BuhranI
Türk solunun tarihsel genetiği ile günümüz CHP siyasetinin “kimliksizlik” sarmalını birleştirdiğimizde, karşımıza bir yönetim hatasından ziyade, derin bir sosyolojik yabancılaşma hikayesi çıkar.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Bu durum, Tanzimat’tan plazalara uzanan zihinsel yapının, bugünün “puro içen devrimciliği” ile nasıl birleştiğini deşifre etmektedir.
Türkiye’de sol düşünce, Avrupa’daki gibi sanayileşmiş bir toplumun sınıf mücadelesinden doğmak yerine; imparatorluktan devralınan “modernleşmeci aydın” kibri ile ithal ideolojik kalıpların karışımı ile oluşmuştur. Bugün CHP nezdinde somutlaşan siyasi tıkanıklık, bu tarihsel düşünsel hastalığın modern dışa vurumudur. Türk solunun en derin yarası, kökenini Tanzimat ve Meşrutiyet aydınında bulan “tepeden inmeci jakoben” Batıcılık mirasıdır. Bu zihin yapısı halkı bir “özne’’ değil, “terbiye edilmesi gereken bir nesne’’ olarak kodlamıştır.
Kapalı toplum yapısının bir yansıması olan tek tipçi zihin dünyası, sol düşünceyi kendi içinde de esir almıştır. Kendini sol zanneden CHP ve bugünün solcu geçinen zevatı aslında; hem sol değerleri ve terminolojiyi diline pelesenk eden hem de yaşam tarzı, ekonomik statüsü ve kültürel alışkanlıkları bakımından halktan ve emekten uzak yaşayan “Beyaz Sol” ya da’’ Gardırop Solculuğu’’ denilen steril solcu, sembolik devrimcilerdir.
Türk Sol zihin dünyası, Sovyet mirasından devralınan “öncü kadro” kibri ve otoriterliğini, günümüzde “kültürel elit” kibrine dönüştürmüştür. Bunlar lüks ofislerde veyahut Taksim, Nişantaşı, Cihangir, Kadıköy barlarında puro tüttürürken devrim marşları söyleyen, halkın sofrasına oturmak yerine o sofrayı “kültürel olarak beğenmeyen” halka yukarıdan kibirle bakan plaza solcularıdır. Asgari ücretten söz ederken elinde binlerce liralık puroyu gördüğünüz siyasetçi (Ali Mahir Başarır gibi), halk nazarında güvenilirliğini yitirmiş demektir.
Sosyal adaletten bahsederken lüks tüketimden ödün vermeyen bu profil, halk nezdinde inandırıcılık sorununa yol açmaktadır. Halkın ve emekçinin gerçek sorunları yerine metropollerdeki seküler kesimin estetik kaygılarını önceleyen siyaset tarzı, CHP’yi Anadolu sosyolojisinden kopararak steril bir sahil şeridi partisine dönüştürmüştür. Bugün CHP solculuğu klasik solun merkezi olan “emek” ve “ekonomik sınıflar”, yerini “yaşam tarzı savunuculuğu’’ndan başka birşey değildir.
Kaldı ki, CHP nezdinde uzun yıllar boyunca iktidar, halkın rızasıyla kazanılan bir hizmet alanı değil; kendilerini eğitimli, Batılı ve modern görüp; halkı geri kalmış, cahil olarak gördükleri için kendilerine tanınmış doğal bir mülkiyet hakkı olarak görülmüştür.
CHP yıllarca halkın kendisine uygun gördüğü siyasi tercihlerde bulunmaması nedeni ile kendi içinde büyük bir hayal kırıklığı ve “anlaşılamama” duygusu yaşamıştır. Bu patolojik durum son dönemde Altılı Masa sürecinde görüldüğü üzere, her ideolojiden partiye taviz vererek, CHP’yi ekonomi ve dış politika gibi temel konularda net bir duruş sergileyememesi gibi başka bir hataya savurmuştur. Bu durum, CHP siyasetini iyice ilkesel bir zeminden çıkarıp matematiksel bir pazarlığa indirgemiştir.
Bugünkü CHP siyasetinin sosyolojik zeminini anlamak için İdris Küçükömer’in meşhur “Düzenin Yabancılaşması” perspektifiyle bugünün “müteahhit popülizmine” bakmak gerekir. Küçükömer, yıllar önce Türkiye’de solun halka rağmen, halk için (!) bir bürokratik elitizm olduğunu savunurken; bugünkü tablo, bu yabancılaşmanın sadece kültürel değil, artık sermaye bazlı bir teslimiyete dönüştüğünü kanıtlamaktadır.
Bugün solun ve CHP’nin elinde kalan yegâne sermaye “Erdoğan karşıtlığı” ve “seküler hayat tarzı kaygısıdır.” Bu durum, CHP’yi bir reaksiyon partisi haline getirmiştir. CHP halk ve emekçiler için projeler üretmek yerine, karşı mahallenin hataları üzerinden varlık bulmaya çalışmaktadır.
Kendini Solcu olarak sunan CHP, sol literatürde “burjuvazi” ve özellikle “rant sermayesi” olarak görülen ve solun birincil ideolojik hasmı olması gereken inşaat sektörü gibi emeğin sömürüsü ve kent rantının en yoğun olduğu alandan gelen bir figür olan ve aleyhine ciddi yolsuzluk ve şaibeli sermaye ilişkileri iddiaları olan Ekrem İmamoğlu’nu dahi “kurtarıcı” bir figür olarak kabul etmesine neden olmuştur. Yani gelinen noktada ‘’seküler kale”yi koruma refleksi o kadar baskın ki, CHP bu kaleyi koruyacağı ümidiyle kendini ‘’müteahhit solculuğu’’na savurmuştur.
Halkın ve emekçi kesimlerin haklarını savunması gereken CHP’nin, bu şekilde sermaye gruplarıyla iç içe geçmiş figürlere biat etmesi; siyasetini “emek” üzerinden değil, artık tamamen ve sadece “yaşam tarzı” ve “karşıtlık” üzerinden konsolide ettiğini göstermektedir. Bu da CHP ve Türkiye Solunu, gerçekte sağın ekonomi-politiğine eklemlenmiş ama söylemde “ilerici” görünen bir yapıya hapsetmektedir.
Bugün CHP adına karşımızda duran tablo; Batı’nın formuna (gardırop solculuğu), Sovyet’in yöntemine (otoriter disiplin) sahip, ancak bu coğrafyanın ruhuna ve toplumsal kodlarına yabancı bir siyasettir.
Külliye’ye bakıp “hakkımız olan iktidara geleceğiz” diyenler; İktidarı, halkın rızasıyla kazanılacak bir görev değil, kendilerince “üstün” kültürel kimliklerinden dolayı kendilerine tanınmış doğal bir mülkiyet hakkı sanmaktadırlar. Türk solu, kendi aydın kibrini ve plazalardaki puro dumanını terk edip sahici bir sınıfsal zemine basmadığı sürece; yaptığı şey toplumsal bir değişim gücü değil, sadece trajikomik bir “solculuk simülasyonu” olarak kalacaktır.