Osmanlı Hanedanı Meclis’ten vefa bekliyor...
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Öğüdü
(...) Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir...
7 cihana hükmeden, 3 kıtada at koşturan Osmanlı’nın kuruluşundan bugüne kadar tamı tamına 717 yıl geçti...
Çağlar açıldı çağlar kapandı...
Bu millet ne savaşlar gördü ne badireler atlattı...
Çoğumuzun bildiği ve bir çok yerde birilerine nasihat etmesi gerekirse hemen Şeyh Edebali’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’ye şu nasihatı akıllara gelir:
“Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...”
Altına imza atılacak, çağlar boyu devam edecek, tam bir manifesto niteliğinde Şeyh Edebali’nin bu nasihatı...
İşte bu sözlere iyi kulak verelim ve yüreklerimize iyice nakşedelim ki; geçmişten geleceğe iyi bir köprü kuralım...
Ve şunu hiç unutmayalım...
Osmanlı eğer 6 asırdan fazla ayakta kaldıysa; bunu o nasihatteki her bir cümlenin altına imza atılacak sözlere borçludur...
Osmanlı’ya altın bir çağ daha yaşatmak için elinden gelen gayreti gösteren (10 Şubat 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı ve 113. İslam halifesi olan ve 27 Nisan 1909’da tahttan bin bir dalavere ile indirilen Ulu Hakan Abdulhamid Han’ı burada anmadan geçmek olmaz tabii ki...
O ki; taht-ta kaldığı 33 yıl boyunca daima İslam’ın bayraktarlığını yapmış, milletin âli menfaatlerini hep göz önünde bulundurmuştur. O, ne Osmanlı’ya ne de bu topraklara hiçbir zaman ihanet etmemiş, daima birlik ve beraberliği savunan bir politika izlemiştir...
siyonistlere bir karış toprak vermedi
Hatta Siyonist Yahudiler İstanbul’a gelerek II. Abdulhamit Han’la yaptığı görüşmede Filistin topraklarında Yahudi devleti kurmak istediklerini ve para karşılığı toprak satın almak istemeleri üzerine Ulu Hakan çok kızmıştı. Bunun üzerine Sultan II. Abdulhamit Han, Siyonistlerin lideri Theodor Herzl’e şu cevabı vermişti: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz.”
Şimdi hanedana vefa vaktidir
Toprak isteyen İsrail’e haddini bildiren Ulu Hakan’ın bu sözleri tarihe altın harflerle yazılmıştı...
Tüm bunları niçin yazdım...
Bundan yaklaşık iki ay ‘Hanedana vefa vakti’ başlığıyla bir haber yayınlamıştık
O haberde Hanedan mensuplarının sorunlarına ilişkin çalışmalar yapan Mehmet Tosun ile görüşmüş ve problemlerini dile getirmiştik...
Tosun, ayrıca, “Hanedan mensuplarına sahip çıkmak tarihe olan borcumuzdur. Sayın Cumhurbaşkanımıza bu zamana kadar tarihe verdiği katkıdan ötürü şükranlarımızı sunuyorum. Kendilerine hanedanın bu kanunu beklediğini iletmek istiyorum” diyerek çağrıda bulunmuştu.
Tosun, o gün, Osmanlı padişahlarının soyundan gelen 80 hanedan mensubuna maaş bağlanması gerektiğini belirtmiş ve yine konuyla ilgili kanun teklifinin TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nun gündemine alınması için beklentilerini dile getirmişti.
TBMM GENEL KURULU’NA AÇIK MEKTUP...
1924 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla mallarına el konularak yurt dışına sürgün edilen Osmanlı Hanedanı mensupları günümüze kadar uzanan uzun bir trajedinin kahramanları oldular...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
Sahipsizliğin, ilgisizliğin, fakr-u zaruretin dünyanın dört bir tarafına savurduğu bu insanların kimisi hanedanın şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan ayak işlerinde çalıştılar/ çalıştırıldılar...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
Bazıları yabancılarla evlendiler, ana dillerini unuttular ve yabancılaştılar...
Bir kısmı ise bir Müslüman mezarlığından bile mahrum yaban ellerde gömüldüler...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
Bir çok romana ve belgesele konu olan bu uzun ve iç acıtıcı hikâye önce Hanedanın kadın ve daha yakın yıllarda erkek mensuplarının yurda dönüşlerine izin veren kanunlar sayesinde kısmen normale döndü. Günümüzde sayısı 100 civarındaki hanedan mensubunun bir kısmı yine fatihi oldukları anavatan topraklarında yaşıyor...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
Yabancı ülkelerde yaşayan diğer bir kısım fertleri de zaman zaman yaptıkları ziyaretlerle memleketle bağlarını güçlendiriyorlar. Bu sevinilesi gidişat yöneticilerimizin ve halkımızın meseleye sahip çıkmasıyla mümkün olmuştur ve olmaya da devam etmekte...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
Hanedan mensuplarının istedikleri aslında çok bir şey değil...
İşte onlar şunu istiyor...
1. Hanedanın manevi itibarı iade edilsin...
2. El konan şahıslara ait taşınmazlardan mümkün olanların iadesi suretiyle maddi iyileştirme sağlansın ve ortalama hayat standartları altında kalan aile fertlerine belli bir kanun çerçevesinde maaş bağlansın...
3. Yurtdışında kalan hanedan üyeleri vatandaş yapılsın veya memleketle manevi bağlarının devamı temin edilsin...
Onlar şimdi, Meclis’ten vefa bekliyor...
8 MADDELİK TEKLİF MECLİS’TE BEKLİYOR
Son yıllarda Türkiye’nin tarihi misyonunu yeniden sahiplenmesinin de etkisiyle gittikçe artan bir duyarlılık Osmanlı Hanedanının yukarıda bir kısmı sayılan problemleri çeşitli mahfillerde sık sık dile getirilmiştir...
Bu meyanda yaklaşık 25 yıldır hamiyetli iş adamlarımızdan Mehmet Tosun’un deruhte ettiği ve önce yemekli toplantılar şeklinde başlayan ve zamanla ulusal ve uluslararası sempozyumlara dönüşen faaliyetler başta gelmektedir...
Halen her yıl bir veya bir kaç kere olmak üzere tekrar edilen ve konuyla ilgili memleketimizin önde gelen fikir ve siyaset adamlarıyla hanedan mensuplarını bir araya getiren bu toplantılarda sözkonusu problemlerin halli yolunda atılabilecek adımlar tartışılmış ve tartışılmaya devam etmektedir...
Bu toplantıların bir meyvesi olmak üzere muhtelif partilerdeki milletvekillerinin konsensüsü sonucu 2016 Nisan ayında MHP Milletvekili Ekmelettin İhsanoğlu tarafından TBMM başkanlığına 8 maddelik bir kanun teklifi sunuldu.
Bu kanun teklifinde yukarıda kısaca özetlenen maddelerin hukuki ve siyasi dayanakları ele alındı ve öz olarak belli bir hayat standardının altında kalan hanedan mensuplarına maaş bağlanması ile eğitim ve sağlık hizmetleri temini hususu teklif edildi...
Nisan ayından beri Türkiye’nin atlattığı bir çok badire ve bilhassa 15 Temmuz türbülansı efkar-ı umumiyenin dikkatini daha acil konulara celbetti dolayısıyla sözkonusu kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda hâlâ görüşülemedi...
Bu mağduriyetin giderilmesi ancak sözkonusu teklifin ele alınması ve Meclis’ten kanun olarak çıkmasıyla mümkün olacak...
Son söz;
Meclis önceki gün yeni yasama yılına girdi...
Onlar, Meclis’ten vefa bekliyor...
Zalimlere beddua millete dua!
İşte Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’ın Duası:
Allahım helal etmiyorum!
Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!
Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’nin (SalAllahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!
Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım!
Ya Âdil!
Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!
Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..
Fakat yâ Rahman!..
Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz!
Bize acı!
Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!
Yâ Kâdir!
Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!
Ya Ma’bud !..
Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum!
Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!..
Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allahım!Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resûlüne bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!
Yâ Sübhan!
Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana “Ümmetim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi “Milletim, milletim!”diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ “Ba’sü ba’de’l-mevtsiz” bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasib eyle!..
Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı.
Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allahım!
Ayakta duramaz, haldeyim!
Vadem ne gün dolacak Allahım?..
Necip Fazıl Kısakürek
(Ulu Hakan II.Abdülhamid Han)


