--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

12 Eylül, bitmeyen gece...15 Temmuz, kan emici FETÖ

Kadir Demirel
Kadir Demirel

İnsan, anılarla yaşar. 

Kimileri geçmişleriyle yüzleşmekten çekinir, anılarını içinin derinliklerine atar. Kimileriyse çevrelerindeki yakın dostlarıyla paylaşmak ister. 

Ben de onlardan biriyim. 

Bende iz bırakmış bazı anılarımı gerçek dostlarımla paylaşmayı tercih edenlerdenim...

1970’li yıllarla 1980’li yılları unutmak mümkün mü? 

Bizim nesil o kaos yüklü günlerin canlı şahididir. 

Bugün bakıyorum da İstanbul’a geleli 37 yılı buldu. 

YILLAR SONRA DOSTLARLA HEMHÂL OLMAK

12 Eylül 1980 askeri darbesini İstanbul’da yaşadım. O günün mutlaka herkeste ayrı bir önemi ve hatırası var. Benim için nasıl bir anlam ifade ettiğini anlatmak istiyorum... 

O dönemde Milli Gazete’de çalışıyordum. Nişan yüzüğünü takalı iki ay olmuştu. Her geçen gün yoğunlaşan anarşi ve terör olayları milleti bezdirmişti. Televizyonlardan, radyolardan İstanbul başta olmak üzere yurdun dört bir yanında onlarca kişinin kör kurşunlarla hayatını kaybetmesini duymak neredeyse olağan hale gelmişti... 

Bazı akşamlar, iş çıkışı kayınpederin Cerrahpaşa’daki evine gider, yemek ve sohbet faslından sonra Topkapı’daki ahşap evime dönerdim. 

Mesai arkadaşım sevgili Muhterem’le (Özdemir) aynı evi paylaşırdım. (Sonraki yıllarda bu aziz dostumuzun aniden rahatsızlanıp vefat etmesi birçok arkadaşı gibi beni de derinden yaralamıştır, bu vesileyle onu bir kez daha rahmetle yadediyorum.) Muhterem, gazetenin dizgi servisindeki ‘çıkış’ bölümünün sorumlusuydu. Aynı serviste sevdiğim dostlarımdan kimler yoktu ki, başta o dizgi servisinin baş aktörü Şeref Arslan ağabeyimiz ve Mustafa Güzel ve daha nice dostlar...

Bir de Hamit Can ağabeyimiz vardı ki; tabir yerindeyse tam bir Allah dostuydu...

Hamit abi diye hitap ederdim kendisine...

O’nunla yollarımız daha sonra Yeni Şafak Gazetesi’nde kesişti...

Ben orda Yazıişleri Koordinatörü ve daha sonra Yurt Haberler Müdürü iken uzun yıllar birlikte çalıştık Hamit abi ile...

30 yıllık dostum, dost canlısı, kimseyi düşman edinmemiş, herkesi dost kabul eden bir yapıya sahip, bildiği şeyleri başkalarına da öğretmeye çalışan, kalemini hak yolunda kullanan kardeşimi 12 Şubat 2010 yılında kaybettik. Allah rahmet eylesin makamı cennet olsun...

ŞİMDİ O EVLERİN YERİNDE YELLER ESİYOR

Evimiz camiye yakındı. Sabah ezanını adeta evin içinde okunuyormuş gibi duyardık. Müezzinin ‘essalatu hayru’n-mine’n-nevm’ uyarısından önce kalkmış olurduk çoğu zaman... 

Muhterem kardeşim, (mekanı cennet olsun) gündüzleri çok yorulduğunu söyler bir uyudu mu zor uyanırdı. Yani uykusu biraz ağırdı. Onu namaza kaldırmakta zorlandığım olurdu. Onu incitmemeye çalışarak, birkaç kez seslenir ve kaldırırdım nihayetinde... 

ADETA İÇİME DOĞMUŞTU

Ufak bir radyomuz vardı. Sabahları açar, haberleri falan dinlerdik. O dönemlerde TRT’den başka radyo yayını yoktu. 

 Evet tarih 11 Eylül. Sabah vakti. Günlerden perşembe... Radyoyu açtığımda tuhaf bir sessizlikle karşılaştım. ‘Muhterem, kalk ihtilal olmuş’ dedim. ‘Ne ihtilali ya? Bırak da uyuyayım’ diye cevap verdi... 

Zaten şaka yapmıştım. Fazla üstelemedim. Her zamanki gibi evden çıkıp işe gittim... 

O günün, nedenini çözemediğim sıkıntılarla geçtiğini bugünmüş gibi hatırlarım. Hiçbir şeyin tadı-tuzu yoktu. İçime sanki kara bulutlar çökmüş, hafakanlar basmıştı... 

Akşam Cerrahpaşa’ya kayınpederlere gittim. Geç saatlere kadar oturdum, sohbet ettik. Sonra müsaade isteyip eve doğru yürüdüm. Sanki sıradışı bir şeylerin olacağı içime doğmuştu. İlginçtir ama ‘bu gece mutlaka bir şeyler olacak’ diye bir his kaplamıştı içimi...

‘...VE ORDU İŞBAŞINDA’

O gece gözüm uyku tutmuyordu. Yatakta sağa-sola dönüyordum, vakit geçmek bilmiyordu. Saat gece iki sularına kadar böyle bir hal içindeydim... 

Tarih 12 Eylül...

Günlerden Cuma...

Sabaha karşı saat dörtte birden uyandım. Nedenini çözemediğim bir refleksle radyoyu bulup, açtım. Hasan Mutlucan, tok sesiyle ‘Estergon Kalesi’ni veya ‘Yine de şahlanıyor’ türküsünü okuyordu... 

Demek ki, ihtilal oldu diye endişelendim ve müziğin bitmesini bekledim... 

Evet, Hasan Mutlucan’ın sesi kesildikten sonra, spiker konuşmaya başladı: ‘Burası TRT, şimdi haberler.’ Spikerin haberlerin devamında söyleyeceklerini heyecanla beklemeye devam ettim: “Türk Silahlı Kuvvetleri, ‘emir ve komuta zinciri içinde ve emirle’ ülke yönetimine el koydu. Yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu...” 

Aşağı-yukarı böyle bir tablo çiziliyordu; hatırladığım kadarıyla...

 Konsey, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşuyordu...   

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı’nın yanı sıra Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi...   

Hemen ardından Milli Güvenlik Konseyi’nde 1 numaralı 2 numaralı bildiriler yağmaya başladı... 

MUHTEREM, DARBEYE İNANMAK İSTEMEDİ

Hükümet ve parlamento feshedilmiş, parlamenterlerin dokunulmazlığı kaldırılmış ve bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmişti... Ayrıca alınan tedbirler çerçevesinde yurtdışına çıkışlar yasak ve sokağa çıkma yasağı konmuştu... 

Muhterem’e dönüp dedim ki: ‘Kalk aslanım, ihtilal olmuş. Askerler yönetime el koymuş’. Dostum yine inanmadı. Her zamanki gibi şaka sandı. Israrla durumu anlattım Muhterem’e: ‘Vallahi doğru söylüyorum, ihtilal olmuş. Baksana Hasan Mutlucan türkü söylüyor!’ Ardından spikerin anonsunu Muhterem’e de dinlettim: ‘Şimdi haberler... Sayın dinleyiciler, ordu yönetime el koydu’... Muhterem, ‘Bismillah’ diyerek çevik bir hareketle doğrulup, kalktı... 

MİLLİ GAZETE TABLOİD BOY OLARAK ÇIKTI

Sabah, sekiz sularında işyerine duvarın üzerinden atlayarak girebildik. Evimiz işyerine yakın olduğundan ulaşım sorunumuz yoktu...

İşte o günden bazı anekdotlar:  

Saat 10.00’da kimsecikler yoktu gazetede... 

Saat 11.00 oldu, hâlâ ne gelen vardı, ne giden... 

Saat onbir buçuk sularında Genel Müdürümüz Mustafa bey (Karahasanoğlu) geldi. Daha sonra Kemal Güler ve başka arkadaşlar bir bir gelmeye başladılar. 

Kısa bir süre sonra ‘serbest dolaşım kartlarımız’ geldi. 

Bir sonraki gün çıkacak gazete için hazırlıklara başlandı. Ama ne doğru-dürüst haber, ne de yeterli miktarda kağıt vardı... 

Yağ, benzin, tüp, şeker vs. gibi ihtiyaç maddelerinin karaborsa olduğu ülkemizde elbette kâğıt krizi de sözkonusuydu. 

Mustafa Ağabey, ‘gazeteyi bugün tabloid boy çıkaralım’ dedi...

Başka yapılacak bir şey yoktu...

Evet, o gün Milli Gazete yayın tarihinde ilk ve belki de son kez olarak ‘tabloid boy’ olarak okuyucusunu selamladı. 

CADDELERDE TANKLAR FİNK ATIYORDU

Akşam, yine Cerrahpaşa’ya kayınpederlere gitmek üzere yola çıktım... 

O zamanı hatırlayanlar şehirlerarası otogarının Topkapı’da olduğunu iyi bilirler. 

Gazeteden çıktım. Caddelerde otobüs, minibüs ve taksilerin yerine tanklar “fink” atıyordu. 

Pazartekke’ye vardım. Askerler yolumu kesip, “Hayrola nereye?. Sokağa çıkma yasağı var, bilmiyor musun?” dediler. Gazeteci olduğumu söyledim ve ‘serbest kart’ımı gösterdim. Birkaç adım sonra bu kez Çapa’da askerlerle karşılaştım. Aynı sorular ve aynı cevaplardan sonra Cerrahpaşa’ya varabildim. En az 8-9 kez aynı olay tekrarlandı... 

Cerrahpaşa’ya varıncaya kadar epey bir ter attığımı da itiraf etmeliyim burada... 

ALLAH, BİR DAHA O GÜNLERİ YAŞATMASIN...

Akşam yemeğinden sonra, her zamanki gibi çay eşliğinde sohbet ettik. Gece yarısına doğru evime gitmek için izin istedim. Toplu taşıma araçları çalışmadığından haliyle yürümek zorundaydım Topkapı’ya kadar. 

Yine tabir yerindeyse adım başı asker ve adım başı tank...

Yine çevirmeler kimlik sormalar , ‘nereden gelip nereye gidiyorsun’ tarzında sorular vs...vs... 

Topkapı’ya gelene kadar akla karayı seçmiştim o gün...

 ‘Oh be Allah’a şükür’ dedim, Cerrahpaşa-Topkapı hattı, adeta gözüme şehirlerarası yolculuk kadar uzun görünmüştü. 

Aradan yıllar geçti. Bugün 12 Eylül 2016. O yıllardan bugüne elbette çok şey değişti. Allah, bize o korkunç günleri ve geceleri bir daha yaşatmasın...

Amin... Amin... 

Son noktayı koymadan, Başta Hasan Karakaya, Milsan Genel Müdürü emekli valimiz Hazım Oktay Başer, Muhterem kardeşimizi ve ismini hatırlayamadığım vefat eden diğer tüm dostlarımızı bir kez daha rahmetle anıyor, geride kalanlara uzun ve hayırlı ömürler diliyorum. 

İNSANLAR HAZAN YAPRAKLARI GİBİ ...

O günden bugüne yıllar geçti...

İnsanlar hazan yaprakları gibi bir bir dökülmeye başladı...

Dün sabahın erken saatlerinde sevgili dostum Süleyman Karakulluk’tan, ‘Kadir Abi, Kazım abi vefat etmiş’ sesini duyunca, Yunus’un o dizeleri aklıma geldi: “Mal da yalan mülk de... Var biraz da sen oyalan...’

Çok sevdiğim Milli Gazete ve eski Zaman’da birlikte çalıştığım ‘Adese’ isimli köşesiyle haftanın bazı günlerinde okuyucularıyla buluşan iyi bir mü’min olduğuna şehadet edeceğim, Allah dostu ağabeyim Kazım Naci Doğan’ın vefatını teessürle öğrenmiş bulunmaktayım...

Bu vesileyle ailesine ve sevenlerine başsağlığı dilerken, ‘mekanın cennet olsun sevgili Kazım ağabeyim’ diyorum...

HASAN AĞABEYİMİZİ RAHMETLE ANARKEN...

Dünkü yayın toplantısında gazetenin 12 Eylül 1993’te yayın hayatına başladığını konuşmuştuk.   

Ben de, Rahmetli Hasan ağabeyimiz 12 Eylül’lerde neler yazmış diye merak ettim ve birkaç tane yazısından birer cümle alarak mini bir potpori yaptım.

(...) “Yaraların en iyi ilacı zamandır” derler ya, gerçekten öyle... Baksanıza, bugün “12 Eylül 2014” ama, ne “12 Eylül İhtilâli”ni hatırlayan var, ne de “Kenan Evren Cuntası”nı ağzına alan!..

Oysa, bundan “34 yıl öncesi”nde, yani 12 Eylül 1980’de bu memlekette “kanlı bir ihtilâl” gerçekleşti... Bu ülkede “gençleri astılar, partileri kapattılar, liderleri hapse attılar, binlerce insanı zindanlarda çürüttüler!..”

(...) Yayın hayatına atıldığımız 12 Eylül 1993’ten bu yana, gerek Vakit olarak, gerek Akit olarak bu gazetenin başına çok şeyler geldi... Binamızın önüne el bombası bırakıldı, Kaleşnikof’lu saldırıya uğradık... 2 panzer ve keskin nişancılar eşliğinde 400 polisin baskınına maruz kaldık. Gözaltına alınıp, günlerce nezarethanede tutulduk... Son olarak da, dünyada eşi-benzeri olmayan bir dâvâyla, 312 general tarafından açılan trilyonluk tazminat dâvâsına muhatap olduk...”

Sizler de kabul edersiniz ki;

 “Susmayacağız!”

Korkmadık, korkmayacağız!..

Sinmedik, sinmeyeceğiz!

Tırsmadık, tırsmayacağız!

Durmadık, durmayacağız!..

Son 20 yılda, nasıl ki “doğru” bildiğimiz yolda ilerlemeye devam ettik, bundan sonra da, inşallah “yola devam” edeceğiz...

(...) Akit’in, 12 Eylül 1993’ten bu yana “kırmızı çizgileri” var... 

Neydi o prensipler...

“Müslümana karşı müşfik,

Kâfire karşı şedit olacağız.”

 “Bağımsız, bağlantısız

Ve güdümsüz olacağız!”

 “Halkın gören gözü, işiten kulağı ve haykıran sesi olacağız.”

MEZARINA ZİYARET VE DUA

Bu arada; önceki gün Hasan Ağabeyin yeni yaptırılmış mezarını ziyaret ettik, dualar okuduk yayın kurulu ile birlikte...

Üstünde güllerin açtığı ve adresi belli bir mezar olmuş... Daha dün gibi...

Ama Hasan abimizi toprağa vereli 10 aydan fazla oldu... 

Nur içinde yat, mekanın cennet olsun sevgili Hasan abi...

Son söz;

‘Ne oldum demeyelim, ne olacağım diyelim’ her zaman...

Allah, doğru yoldan ayırmasın...

Selam ve dua ile kalın...

 

FETÖ, MİLLETİN KANINI EMEREK BÜYÜDÜ

 12 Eylül askeri darbesinin altından çok sular geldi geçti...

O günden bugüne kadar 28 Şubatları, e-muhtıraları gördük geçirdik... 15 Temmuz’da da Fetullahçı silahlı Terör Örgütü’nün kanlı darbe girişimini gördük...

Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı bir çok darbe gördü ancak; “Bizler Türkiye ve vatan sevdalıyız, altın nesil yetiştireceğiz’ diyerek topladığı himmet (haraç) paralarıyla milletin kanını emerek büyümüş ve sinsi bir şekilde her tarafa yayılmış, ‘ya bizdensiniz ya da yok alacaksınız” mantığıyla hareket eden; kendi halkının öldürecek kadar gözü dönmüş, katil sürüsü cani bir güruhu böyle bir arada görmedi bu güne kadar bu milllet... 

FETÖ, DİN İSTİSMARCISI BİR ÇETE 

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz darbesinin, Türkiye için, 1960 ve 1980 darbelerinden çok daha büyük bir dönüm noktası olduğunu vurgulayarak şunları söylemişti: “Çünkü bu darbe, diğerlerinden farklı olarak, milletimizin inanç, eğitim, hayırseverlik gibi değerlerini istismar eden, kullanan, çarpıtan anlayışa sahip bir çetenin ürünüdür. Diğer darbelerde milletimiz, karşısındaki gücün kim olduğunu, neyi amaçladığını bildiği için, gardını alma, savunma mekanizmalarını harekete geçirme imkânına sahipti. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ise, 40 yıl boyunca yavaş yavaş milletin kanına girerek, milletin kanını emerek büyümüş ve bu şekilde sinsice her tarafa yayılmıştır.”

 

Kadir Demirel Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle