Elitler ve Tek Adam
AK Parti döneminde ününe ün katıp muazzam bir servete sahip olan birisi, FETÖ ile bağlantıları ortaya çıkıp kenara itildikten sonra düne kadar savunduğu her şeyi inkâr yoluna gitti. Ona özgü olmayan bu durum gözden düşen tüm AK Partililerde görülüyor. Bu günlerde nasıl bir hazımsızlık içindelerse, daha da ileri gidip hükümete muhalefetin ötesinde düşmanlık besleyen gruplarla işbirliğine girdiklerine dair bilgiler dolaşıyor. Çingenenin çadırdan çadıra kız istemesi misali bilsinler ki her şeyleri duyuluyor, görülüyor, biliniyor.
Bahsettiğimiz ilk muhalife dönersek, bu zat diyor ki; “Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi için Amerika’nın yaşadıklarının aynısını yaşaması lazım”. Yani iç savaş çıkacak, federal bir yapı oluşacak, sonra da bütün ülkeyi en güzel şekilde yönetmek için Başkanlık gelecek. Bu akla göre yerli araba üretmek için de tekeri yeniden icat etmek gerekecek. Hayır’ı meşrulaştırmak için söylenen bu tür zorlama fikirlerin doğruluğu/yanlışlığı değil de fikirleri beyne emredip defolu olarak ürettiren kalbe dikkat etmek lazım.
Ünlü sosyolog Şerif Mardin, ta 1958 yılında kaleme aldığı bir makalede “Cumhuriyet elitinin, halkın devleti yönetebilmesi için Avrupa ile aynı süreçleri yaşaması gerektiğine inandığını” söylüyordu. Millete tepeden bakan bu güruh Osmanlı’nın son yıllarında da vardı. “Az olsun bizim olsun” prensibiyle hareket eden bu entel grubu önce Osmanlı’yı yıktı, sonra da Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye’de halkı kamusal alanın dışında tuttu.
Yine Mardin’in dediği gibi bu kesim halkın yönetmesine karşıdır. 1960’larda sol Kemalist çizginin ana yayın organı olan Yön dergisinin kurucusu Doğan Avcıoğlu, 8 Nisan 1966 yılındaki sayıda “Feodal kalıntılardan hâlâ kurtulamamış ve az sayıdaki işçisi dahi bölgesel bağlılıkların etkisi altında bulunan bir toplumda parlamentoculuk, geri unsurların egemenliğini sağlamaktadır” diyordu. Yön’cüler, devleti askerlerin yönetmesi gerektiğini de iddia ederdi. Solcu Kemalistler (ve yukarıdaki gibi gözden düşmüş açık yeşil muhafazakârlar) görüldüğü gibi sadece Başkanlık sistemine değil meclise ve başbakanlığa da karşıdırlar. Özü itibariyle aslında halkın değerlerine, iradesine ve idaresine karşıdırlar.
Gücünü milletten alan Menderes’in asılması için şakşakçılık yapanlar işbu şer elitizm virüsüne bulaşanlardı. 1961’de elitizmde hepsini cebinden çıkaracak olan rahmetli Ordinaryüs Profesör Ali Fuat Başgil, Cumhurbaşkanlığına aday olup cuntacı generallerce tehdit edildiğinde darbecileri alkışlayanlar yine bunlardı. Özal ve Erbakan gibi iki zeki, vatansever ve icraatçı lideri sırf kendileri gibi düşünmüyorlar diye orduyu arkadan itekleyerek üzerlerine salan sözde elitler yine bu kesimdendi. Şimdi de Erdoğan’la uğraşıyorlar.
‘Tek adam’, ‘diktatör’ gibi ithamlara kanılmamalı. Tek adamlar seçimle başa gelmezler. Türkiye’de seçim var. Seçen de halk olduğuna göre hakaret doğrudan halka yapılmaktadır. Hem tek adamdan değil, o adamın kendi içlerinden çıkmamasından şikâyetçidirler. Yoksa FETÖ’sünden, PKK’sına, CHP’sinden en küçük gruplara kadar hepsinin ölü ya da diri, hapiste ya da kaçak bir tek adamları vardır. Öyle ki ülkeyi yönetmesi mümkün olmayan tek adamlarının isimleri aday listesine yazılsa oy verecek milyonlarcası vardır. Çünkü dirileri içinde seçimi kazanacak bir adam yoktur.
Türk eliti merkeze kendisini, kendi merkezine aklı yerine hislerini, hislerinin ortasına da egosunu koyar. Elbette içlerinde çok eğitimli, bilgili insanlar da var. Ancak bilgileri siyasi hırslarına köle yapıldığı için fikirleri dimağlarından kirlenerek çıkıyor. Hem korkak ve kurnazdırlar. Kendi ayrıcalıklarını baki kılmak için bütün bir ülkeyi darbecilere peşkeş çekmekten çekinmezler. Bunun son örneğini geçtiğimiz günkü “Karargâh Rahatsız” manşetinde gördük. Fakat beyhude çabalıyorlar. Meydanı istiyorlarsa bu sefer meydana kendilerinin de inmesi gerekecek. Çünkü meydanlar ordunun başedemeyeceği kadar kalabalık ve rahatsız.







