Pis kokular-1
Türkiye’nin güneyinden (kastım sadece “Güneydoğu Anadolu Bölgesi” değil. “Irak ve Suriye’nin kuzeyi” ile “İran’ın Kuzeybatısı”nı da dahil ediyorum) pis kokular yükseliyor. Çok rahatsız edici gelişmeler yaşanıyor.
Bir düşünün: İsrail, Mavi Marmara ile gerilen ipleri neden gevşetti? Neden, ABD ile bir olup, PKK’yı Türkiye ile anlaşmaya zorladı? Süreç başlar başlamaz Diyarbakır’a neden heyet gönderdi? Çekilen PKK neden Kandil’e değil de K. Suriye’ye konuşlandı? Sırada Kuzeybatı İran mı var? Bunlar bölgede yapılmak istenen ve müslüman toplumları devre dışı bırakan reorganizasyonun altyapı çalışmaları olmasın?
Türkiye’den silahlarıyla çıkan PKK’lıların, Kuzey Suriye’de fiilen kurulan otonom bölgede konuşlandıklarını, K.Irak’ta zaten adı konulmamış Kürdistan’ın kurulduğunu biliyorsunuz. Bu iki bölgeyi, İran’ın Kuzeybatısını da kopararak Türkiye’nin özerk Güneydoğusu ile birleştirip İsrail-ABD ikilisinin kontrolüne verdiğinizde, alın size siyonistlerin Arz-ı Mev’ud hayalinin gerçeğe dönüşmesi...
“Paranoyaya gerek yok” diyeceksiniz de, “dünyaya nizam veren güçler” boş durmazken, biz müslümanların öyle kös kös oturuyor olması, hemen hiçbir ideali pratize etmeye çalışmaması, bırakın pratiği ideal bile taşımaması, basitliklerle vakit öldürüp avunması bir realite iken, bu realite paranoyadan daha ileriye geçmiş olmadı mı?
Mavi Marmara olayı ile köprüleri atan İsrail ile Türkiye arasındaki köprüler yeniden, çok da hızlı biçimde kuruldu. Kurulur kurulmaz da İsrail Türkiye’deki faaliyetlerini hızlandırdı. İsrail’in -öylesine- özür dilemesi ile PKK’nın çekilme sürecinin eşzamanlı olması tesadüf mü bilemem.
Ama eğer buna “tesadüf” derseniz, PKK’nın çekilme kararının hemen ardından İsrail’in Diyarbakır’a bir heyetle çıkarma yapmasına da tesadüf diyeceksinizdir. Ya da Türkiye’den emin olan İsrail’in, kuzeyden güvenceyi aldıktan sonra Suriye olayına doğrudan müdahale ederek sürece dahil olmasına da tesadüf gözüyle bakacaksınızdır. Irak’ın kuzeyiyle savaşın eşiğine gelen Maliki yönetiminin, birden bire Barzani ile anlaşarak gerginliği yumuşatması da tesadüftür herhalde. O halde Patriotların Suriye’den gelecek saldırı tehdidine karşı Türkiye topraklarını korumak için değil, bölgedeki ABD ve NATO üslerinin korunmasında kullanılmak üzere yerleştirildiğinin anlaşılması da tesadüftür!
Bence İsrail heyetinin Diyarbakır ziyareti çok önemli. Dikkat edin, Barzani, K.Irak’ta sanki devletmiş gibi bir yapı kurarken, işe önce “yerel yönetimin/sistemin uluslararası ilişkilerini geliştirmek”le başlamıştı. Şimdi Diyarbakır’ın PKK’lı yerel yönetim birimlerinden birinin, tam da Türkiye’nin bir bölümünün “özerklik”e ya da “konfedere bağımsızlık”a doğru hızla yol aldığı endişelerinin ayyuka çıktığı bir dönemde İsrail heyetinin gizemli ziyaretine ev sahipliği yapması da tesadüftür herhalde.
Ne dersiniz, bu kadar tesadüfün bir araya gelmesi tesadüf mü?
İsrail Heyetinin Diyarbakır ziyaretine dair önemli noktalara dikkat ediniz. Heyetin önemli ziyaret noktaları arasında, eski “Yahudi Mahallesi” ve “Yahudi mezarlığı” da var. Yani noktasal sahiplenme psikolojisi... Ziyaretin “çok önemli ve tarihi bir gün” olarak görüldüğü açıklandı. Filistinlilere kurşun sıkan İsrail’in bir belediyesi ile Türkiye’yi terör arenasına çeviren PKK’nın politik uzantısının elindeki belediye arasında “işbirliği” yapılacağı ilan edildi. Daha şimdiden “Diyarbakır’ın İslami sosyal dokusu”na yeni tanımlama getirircesine, “çok kültürlü, çok kimlikli ve çok inançlı bir kent” olduğu üzerinde durulmaya başlandı ve bütün bunlar, “çatışmaların durması”na bağlandı!
Şimdi akla gelen şu: Diyarbakır’da eskiden yahudilerin yaşadığına vurgu yapılması, acaba 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası İsrail’e göç eden yahudilerin Diyarbakır’da daha önce yaşadığı mekânlara yeniden konuşlandırılmasına yönelik bir “zemin yoklaması” ya da “algı alıştırması” mı? Nitekim yahudi heyeti, Diyarbakır’da bulunmaktan memnuniyetlerini, “kendimizi evimizde hissettik” sözüyle ifade etti. Sonra da, ilişkinin nasıl sürdürüleceğini şöyle açıkladı: “İsrail’den buraya gelecek çeşitli alandaki heyetlerimiz burada çalışmalar yürütecektir.”
Bu noktaya tekrar döneceğiz, şimdi bir başka hususa bakalım. Terör örgütünün dağ kadrolarının da, şehir yapılanmasının da başında bulunan Karayılan’ın, “teröristbaşı” niteliğini gözardı edecek bir sunumla basında sıkça boy göstermeye başlaması ne anlama geliyor? Öyle ki, artık her konuda gündelik söz eden “siyasetçi” profili çizmeye başladı. Basın da bu vizyonu-vitrini algılara benimsetme hizmeti veriyor.
Karayılan’ın, yaptığı hamlelerden biri de “Gülen Cemaati”ne sataşmak oldu. Yaptığı açıklamada, elinde “Gülen cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesine dair çok önemli belgeler” olduğunu iddia etti.
Dikkat edin, terör örgütünün lideri, bir cemaatin devlet içindeki örgütlenmesine dair elinde belge olduğunu söylüyorsa, doğru olması halinde bu, elinin devlet içindeki gizliliklere kadar uzandığını, ya da içeriden çok önemli konumdaki birilerinin terör örgütüne bilgi ve belge aktardığını göstermez mi? Her iki durum da çok vahim değil mi?
Şimdi dikkatlerin “Gülen Cemaati”ne mi dönmesi lazım, yoksa Devletin içine bu kadar sızabilmiş bir örgütle yürütülen “barış süreci”nin akabinde bizi nelerin beklediğini mi konuşmak lazım?
Konumuza yarın, bu noktadan devam edeceğiz inşaallah.

