• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Menzil Şeyhi Muhammed Saki Hazretleri (k.s.) ilk defa konuştu! 'Ne yapsalar münkirler durmaz' dedi ve bunu tavsiye etti

Yeniakit Publisher
2024-05-20 19:25:00 - 2024-05-20 20:40:19
Menzil Şeyhi Muhammed Saki Hazretleri (k.s.) ilk defa konuştu! 'Ne yapsalar münkirler durmaz' dedi ve bunu tavsiye etti

Menzil köyünde irşad faaliyetini sürdüren Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni Hazretleri (k.s.), babası Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hazretleri'nin (k.s.) vefatından sonra ilk defa konuştu. Seyyid Muhammed Saki Hazretleri (k.s.), fitne dönemine ilişkin Müslümanlara önemli uyarılarda bulundu.

Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hazretleri'nin (k.s.) vefatından sonra Menzil köyündeki kardeşler arasında "ayrılık" olduğu iddialarına ilişkin ilk açıklama geldi.

Köydeki irşad faaliyetini merhum babası Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hazretleri'nden (k.s.) devralarak sürdüren Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni Hazretleri (k.s.), Serhendi Vakfı'nın Türkiye sorumlusu Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi'ye açıklamada bulundu.

Kardeşleriyle aralarındaki anlaşmazlık yaşanan konuları fıkhi delilleriyle açıklayan Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni Hazretleri (k.s.), Müslümanlara, fitneye alet olmama uyarısında bulunarak, "Fitne zamanında kendimizi korumaya gayret etmeliyiz. Ateşe odun taşımamalıyız." ifadesini kullandı.

Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi'nin, "Sosyal medyada cemaatler ve ehli tasavvuf hakkında kasıtlı haberler yapılıp, algı operasyonları yürütülmektedir. Bu tür ithamlara mahal vermemek adına ne gibi tavsiyeleriniz olur?" sorusuna da cevap veren Muhammed Saki El-Hüseyni Hazretleri (k.s.), "Müslümanlar ve bilhassa ehli tasavvuf önce niyetlerini düzeltmeli, sıratı müstakim üzere yaşamalı ve takvayı muhafaza etmeliler. Gerçi ne yapsalar İslam muhalifleri ve münkirler durmaz. Ama bizlerin de dikkatli olması icap eder." dedi.

Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi'nin, Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni Hazretleri'ne (k.s.) yönelttiği sorular ve aldığı cevaplar şöyle:
ÖNE ÇIKAN VİDEO

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! İslam’a hizmet etmiş alimler, cemaat liderleri ve içtimai hareket önderlerinin vefatlarını müteakip maddi ve manevi miras hususunda sıkıntılar ortaya çıkıyor. El Hüseyni ailesinde de on aylık bir süre geçmesine rağmen bu meseleler çözülemedi. Üçüncü şahıslar, "mal paylayışımı problemi var" diyorlar. Ne buyurursunuz?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Bazı sıkıntılarımızın olduğu gerçektir. Ancak hadisenin hakikatı şudur: Bir islam alimi malı ile canı ile ailesi ile Müslümanlara hizmet ederken ümmet de çoğunlukla ona yardımcı olur. Müslümanların ihtiyacı olan müesseseler kurulur, mekanlar inşa edilir ve hayri hizmetler böylece yürür. Bu müesseseler ve inşa edilen binalar genellikle alimin belirlediği şekilde, emanet olarak, şahıs, dernek veya vakıfların üzerine tapu edilir. Sağlığında da cemaat liderinin tasarrufuna bırakılır. Aynı zamanda alim, lider veya önderin şahsi malvarlığı olduğu da bir gerçektir.

Vefatı müteakip o liderin şahsi malvarlığı terekesidir, varisleri tarafından taksim edilir. Ama İslam davası için, ilim ve irşat şartıyla, halktan para toplanarak inşa edilen ve Ümmet tarafından bizzat tesis edilip bağışlanan menkuller, gayrimenkuller, müesseseler, ticari işletmeler, Ümmetin malıdır. Vakıf mahiyetindedirler. Kesinlikle o alimin terekesine dahil edilemez, varisler tarafından taksime tabi tutulamazlar. Ne için bağışlanmışlarsa, o maksada yönelik kullanılmaya devam edilir ve vakıf mahiyetinde oldukları için satılamazlar.

Bizdeki gecikmenin sebebi de az önce açıkladığımız hususlardan kaynaklanmaktadır. Biz diyoruz ki: Ümmetten para toplanarak inşa edilen gayrimenkuller, sosyal yardım amaçlı dernek ve yardım kuruluşları, müesseseler vakıftır. Ümmetin malıdır, maksadına uygun olarak kullanılsın, satılmasın ve babamın terekesine dahil edilmesin. Bunların listeleri bellidir, vakıflara devredilmesi gerekir, emanet olarak şahıslar ve şirketler üzerinde kalmamalıdır. Ailemiz ve nesillerimiz bu mesuliyetin altında bırakılmamalı. Başka bir ifadeyle biz dedik ki, Ümmet malına sahip çıksın, muhafaza etsin ve onları maksadına matuf olarak yönetsin.

Bu konuda kardeşler arasında mutabakat sağlanamadı. Aksine görüşler var. Yoksa babamın şahsi terekesi bellidir, varisleri bellidir, payları da bellidir. Burada ihtilaf edilecek bir husus yoktur. Ama Ümmetin şartlı bağışlarının tayininde aramızda ihtilaf vardır. Biz az önce zikrettiğimiz varlıkların, Ümmetin malı olduğu görüşündeyiz. Babamın şahsi mallarına dahil edilmesinin büyük bir vebal olacağını düşünüyoruz. Anlaşmazlık noktalarımızın birincisi budur.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim, Ümmetin yardım ve katkılarıyla tesis edilen varlıkların "vakıf mahiyetinde" olduğunu söylüyorsunuz. Bu konudaki delillerinizi istirham edebilir miyiz?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Babamın rahmete gitmesini müteakip kardeşler olarak bir fıkıh komisyonu kurduk, birer hoca tayin ettik. "Babamın şahsi mirası ve hayri hizmetlerinin deruhte edildiği müesseselerle ilgili olarak, fıkıh kitaplarından bilgileri derleyin ve biz, bu tespit edilecek esaslar üzerine kendi aramızda bu işi halledeceğiz" dedik. Bu fıkıh komisyonunun vazifesi görüşleri toplamak ve kardeşlere sunmakla sınırlıydı. Hüküm verme yetkileri de yoktu. Hocalar çalışıp bilgileri zabıt altına aldılar. Tercümelerini de yazıp imzaladılar. Ortaya çıkan birinci netice şu idi: "Halktan para toplanarak inşa edilen dergahlar, mescitler, eğitim müesseseleri ve sosyal amaçlı dernek ve yardım kuruluşları vakıf mahiyetindedir. Mirasa konu olamaz."

Biz bu görüşü memnuniyetle kabul ettik ve bunu kamuoyuna da açıkladık. Diğer iki kardeşimiz de başlangıçta bu görüşe uygun açıklama ve fetva yayınlattılar. Dolayısıyla fıkıh komisyonunun bu beyanı hüküm haline dönüştü ve biz şahsen hala o noktadayız. Ancak daha sonra kardeşlerimden bazısı vakıf mallarının, mirasa dahil edilerek, kardeşler arasında paylaştırılmasını istediler. Ben de bunu kesinlikle kabul etmedim.

İkinci olarak, Seyda Muhammed Raşit El Hüseyni Hazretleri'nin (k.s.) vefatını müteakip olarak ailesi, şahsi terekesini taksim etti. Ancak dergahlar ümmetin malı olarak devam etti. Aile onlara dokunmadı. Çünkü babamın görüşü ve uygulaması bu şekildeydi. Biz bu uygulamayı bizzat müşahade ettik ve bu durum herkesin de malumudur.

Üçüncü olarak, babamın zamanında yapılan dergahlar, mescitler ve eğitim müesseselerini inşa edenler çoğunlukla hayattadır. Onlara da sorulduğunda derler ki: "Biz bu binaları Gavs hazretlerinin (k.s.) öncülüğünde, ilim ve irşat faaliyetleri için yaptık. Üçüncü şahısların ve kimsenin varislerine miras olarak taksim edilmesine razı değiliz."

Bunun sağlamasını da herkes yapabilir. Bağışçılar, şartlı bağış mahiyetindeki bu hayırları ile ilgili olarak niyetlerini, alenen ve ısrarla ortaya koymuş iken, bunun aksine görüş, davranış ve fiiller, insanların bozulmasına ve sosyal tepkilere sebep olmaktadır. Bundan dolayı büyük rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Kurduğunuz fıkıh komisyonunun gayrimenkullerle ilgili "Vakıf mahiyetindedir" görüşüne ve bütün kardeşlerin, en azından, baştaki mutabakatına rağmen sıkıntılı süreç niçin bitmedi?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Ümmetin yardım ve katkılarıyla tesis edilen menkul ve gayrimenkullerin yönetimi hususunda ihtilaf ettik. Fıkıh komisyonu, dergahların yönetimi ile ilgili görüşleri de topladı. Ancak komisyona daha işin başında müdahale edilerek mezhep ve görüş tahdidi getirilmiş, koydukları tahdidin dışındaki görüşlerin zabıt altına alınmaması hususunda hocalara yemin ettirilmiş. Bizim bunların hiçbirinden haberimiz yoktu. Dergahların yönetimi ile ilgili mevcut üç görüşten sadece birini zabıt altına aldırtmışlar. Diğer iki görüşü ise bizim tayin ettiğimiz Ahmet Şahin Hoca, kendilerine ve bize bildirdi.

Ben de mevkufu aleyhilerin dergahları yönetmesi görüşünü tercih ettim. Çünkü bu görüşün sorunu çözme bakımından ümmetin maslahatına daha uygun olduğuna kanaat ettim. Bu safhada kardeşlerim, müşterek tayin ettiğimiz fıkıh heyeti yerine, kendi kontrollerindeki hocalara fetva yayınlatıp, dergahlardaki yönetimin Zülyed sıfatı ile Seyyid Mübarek'e ait olduğunu açıkladılar. Halbu ki babamın sağlığında şahsen şahit olmadığım, ancak vefatını müteakip bir ses kaydıyla haberdar olduğum Seyyid Mübarek'in Genel Müdürlük sıfatı dışında bir payesinin olduğunu bilmiyorum.

Bu ses kaydından yola çıkılarak iddia edilen “Nazırlık ve Zülyedlik” gibi sıfatlar temelsizdir, fıkhen de mümkün değildir. Yayınlanan ses kaydı sadece genel müdürlükle ilgili olup, bizim dediğimizi teyit etmektedir. Tabi olarak biz bunu kabul etmedik. Çünkü maslahata uygun değildi ve problemi çözme şansı yoktu.

Biz, bu görüşlerden ikincisi olan; “dergahların yönetiminin mevkufu aleyhlerde olması görüşünü" tercih ettik. Yani, “bağışçılar bu mekanları kimlerin istifadesi için yapmışlarsa, yönetim de onların hakkıdır” dedik. Bunu da mahallindeki "çoğunluk" tarafından idare edilir diye ifade ettik.

İşte sürecin bu noktasında tıkanıklık hasıl oldu. Kontrollerindeki hocalarını yurt sathına yayıp yalan yanlış konuşmalar yaptırdılar. Kamuoyu baskısı oluşturup fikrimizi değiştirme teşebbüsünde bulundular. Ama biz doğru bildiğimiz yoldan sapmadık. Babamın halifelerini, amcalarımızı, seyyidleri, mollaları, bu işle ilgili vakıf yöneticilerini toplantıya çağırdık. Fıkhi delilleri ihtiva eden dosyamızı sunduk. Toplantıya katılanlar da bizim sunduğumuz çözümün uygun olduğunu teyit ettiler. Kardeşlerim toplantıya katılmadılar. Biz de hazırlanan dosyaların babamın hulefasına gönderilmesi talimatını verdik.

Akabinde, ümmetin, ekseriyetle, bizim tercih ettiğimiz fıkhi görüşün etrafında toplandığını ve fiilen dergahlarda yönetimin çoğunluk esasına göre yeniden tertip edilmeye çalışıldığını müşahade ettik.

Kardeşlerim, bu ramazan bayramından sonra yanıma geldiler ve köyden başlayıp peyderpey mirasın taksimini teklif ettiler. Biz de Ümmetin malı da dahil olmak üzere toptan çözelim dedik. Çünkü ümmete ait olan varlıklar, tayin ve tespit edilmeden babamın şahsi mirasının taksim edilmesinin mümkün olmadığını ifade ettik.

Önce babamın terekesi ile ümmetin malı kesin olarak ayrılsın ve sorun aynı anda çözülsün dedik.

Ben buradan fıkıh komisyonunun ortaya koyduğu görüşlerle ilgili olarak tafsilat ihtiyacı olan kimse- lere Ahmet Şahin Hoca ile temasa geçmelerini tavsiye ediyorum. Kendisi bizim o komisyon için tayin ettiğimiz hocadır.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Bu süreçte sizi en çok üzen hadiselerden birini sorsak ne buyurursunuz?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Menzil'de, Merkad-ı Şerif'te yatan sultanların zor zamanda, zor şartlarda irşad görevini yaparak yetiştirdikleri pırıl pırıl sofilerin, dişinden tırnağından artırarak, bin bir emekle meydana getirdikleri dergahlardan, müesseselerden cebren, polis zoruyla çıkarılmaları ve ibadetlerden men edilmeleri bizi çok üzmüştür.

Dergahların, mescitlerin, eğitim müesseselerinin ve diğer varlıkların tapuları daha önceden genellikle bulunduğu yerdeki Müslümanların üzerine idi. Babamın vefatına yakın zamanlarda mevcut vakıf yönetimi, bu varlıkların önemli bir çoğunluğunu şirketler kurarak devralmışlar. Bir kısmını da kendi şahısları üzerine devralmışlar. Bir kısmı da eskiden beri ailemizin mensupları üzerine idi. Bunların hepsi ümmetin malı vasfındaydı.

Ümmetin malının tapusunu emanet olarak kendi üzerinde olan kimseler emir komuta zinciri içerisinde, o dergahlar ve diğer mekanlarda Serhendi gönüllülerini cebren veya kolluk kuvvetleri marifetiyle tahliyeye başladılar.

“Tapu kiminse mülk onundur” dediler. İnsanları inşa ettikleri dergahlardan çıkardılar. Onların ibadetlerine, sohbetlerine, ilim derslerine mani oldular. Çorlu, Adana, Kavacık, Konya, Karaman, Karasu, Stuttgart, Belçika bu tarz eylemlerin vaki olduğu bazı yerlerdir. Basın vasıtasıyla kamuoyuna da yansıyan bu yüz kızartıcı davranış ve manzaralardan yöneticileri de dahil olmak üzere hiç rahatsız olmadılar.

Hâlbu ki bu mekanlar bütün ümmete ve hususen babamın halifelerinin sofilerine açık olmak zorundadır. Yönetim sadece oradaki kullanımla ilgili vakit düzenlemelerini yapar, çakışma olmasın diye.

Mesela bir caminin kayyımı görevli olduğu mescitten kimseyi meşrebi veya mezhebi sebebiyle men edemez. Herkes ibadetini dilediği şekilde yapmakta serbesttir. Babamın irtihalini müteakip sofilerin intisap tercihlerini bu şekilde cezalandırma yoluna gittiler. Bu davranış hem hukuken hem de ahlaken yanlıştır. Bir dergahın inşasında bir kuruşu geçmemiş bir insan, tapu üzerinde olduğu için o dergahtan, o yerin arsasını bağışlayan Müslümanı gasip suçlamasıyla mahkemeye şikayet edip dergaha girişinin yasaklamayı talep ettiler. Bu zulme hangi vicdan ve izan sahibi razı olur.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Dergahlardaki esas faaliyetin Mürşit rehberliğinde, adaba göre seyri sulük yapılması olduğu bilinmektedir. Ancak son yıllarda "Vakıf" merkezli bir anlayış ortaya çıkmıştır. Vakfa itaatten vs. bahsediliyor. Bunun itidali nedir?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Tasavvufta Mürşid-i Kamil tarafından tövbe, zikir, hatme gibi ameller telkin ve tarif edilerek sofilerin manevi eğitimi sürdürülür. Ancak sofilerin sayısı artınca ortaya çıkan topluluğun, irşat, eğitim ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere, zaten medeniyetimizin geçmişinde de var olan vakıfların kurulması ihtiyacı hasıl olmuştur. Vakıf ve benzeri kurum ve kuruluşlar Ümmetin hizmetlerinin daha tertipli icra edilebilmesi için düşünülmüş bir vasıtadır. İyi idare edilirse fayda verir, kötü idare edilirse de irşada zarar verir. Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s.) zamanında ihtiyaç duyulmadığı için vakıf kurulmamıştır.

Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni (k.s.) zamanında O'nun izniyle sofiler tarafından dört tane vakıf kurulmuş idi. Babamın zamanında ise Halilurrahman Vakfı’nı, O'nun talimatı ile biz kurduk.

Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni (k.s.) zamanında kurulan vakıfların bir tanesine şubelik verdik, bir tanesini kapattık, iki tanesinin de yönetimini devraldık. Daha sonra 2014 yılında Semerkand Vakfı kurulmuş. Biz babamın kurduğu Halilürrahman Vakfı’nın isminin değiştirildiğini zannediyorduk. Meğerse yeni bir vakıf kurulmuş ve bizim bundan haberimiz yok.

Vakıf bir vasıtadır. Kuran, sünnet ve adaba uyulduğu sürece kolaylıktır, verimliliktir. Ancak maksadının dışına çıkarsa da fitnenin kaynağı haline gelir. Akideye, fıkha ve adaba muhalif söylem ve fiiller, yanlış olmuştur. Mesela "vakfa itaat Rasulullah’a (sav) itaattir" ifadesi akide açısından sıkıntılıdır. "Vakfın emri Gavsın emridir" ifadesi tasavvuf açısından mahzurludur. Yine babamın hasta olduğu son zamanlarda vakıf yönetimine liyakat yerine, kendilerine itaati önceleyen kimselerin seçilmesi yanlıştır. Bu yeni atanan yöneticilerin, vakıf teşkilatındaki hasbi gönüllüleri, ehil olmayan kimselerle değiştirmesi yanlıştır.

Ümmetin malı olan gayrimenkullerin yeni kurulan şirketler üzerine devredilmesi yanlıştır.

En tehlikelisi de babamın yaşayan altı halifesi varken yalnızca biri lehine, vefatı müteakip intisap tercihlerini etkileyecek faaliyetlerde bulunmak yanlıştır. Vakfın böyle bir vazifesi yoktur. Bunu yapanların da böyle bir yetkileri yoktur. Babamın vefatından önce beyat toplamaya çalışmak tam bir hadsizliktir. Ayrıca babamın vefatını müteakiben "vakıf emridir" deyip, insanların intisap iradelerine müdahale etmek yanlıştır. Gerçi Allah'ın dediği oldu. Bu kadro elinden geleni yaptı fakat Allah muvaffak etmedi. Allah'ın hükmü galip geldi.

İtaat meselesine gelince, vakıf olsun şahıs olsun Allah ve Rasulü’nün (sav) dışında kimseye itaat mutlak değildir. Kitap, sünnet ve adaba uygun olan emir ve talimatlara uyulur.

Aksine olanlara uyulmaz ve kimse de uymadığı için helak olmaz. Dinin ölçüleri belli ve zahiridir. Din kemale ermiştir, yeni bir şey de yoktur. Vakıf meselesinde diğer önemli bir husus da hizmet edenlerin gönüllülük esasına göre olmaları tercih edilmelidir. Aksi takdirde uygulamada ortaya çıkan yanlışları söyleyecek kimse olmaz ve bu hatalar kurumsallaşır. Son zamanlardaki teberru çalışmalarında pazarlama şirketlerinin uyguladığı "hedef koyma" usulü yanlıştır. Vakıftaki üst kademe çalışanların hayatlarındaki şatafat yanlıştır. Dergahların ticari faaliyetlerin mekanı haline gelmesi de yanlıştır.

İnsanlar bu yanlışlara, babamın hatırına ses çıkarmamış ancak dergahları boşaltmıştır ve bu gerçekler örtbas edilmeye çalışılmıştır.

Onun için biz “dergahların asli işleri olan irşat, ilim ve eğitim faaliyetlerine dönülsün, buna zarar veren şeyler ortadan kaldırılsın” dedik.

Vakıfların tabulaştırılması da yanlıştır. Vakıf hususunda Mürşid-i Kamiller serbesttir. İsterse vakıf teşkilatı kurar istemezse kurmaz. Mevcut bir vakıfla da yoluna devam edebilir. Bunlar tamamen maslahata dayalı tercihlerdir. Kimse de bu tercihlerinden dolayı tenkit edilemez.

Sofilerin hangi vakıfta hizmet edeceği ise Mürşitlerine bağlıdır. Kimin sofisinin nerede hizmet edeceğine kimse karışamaz. Bu tür müdahale ve tenkitler tasavvuf adabına uygun değildir. Nitekim biz de Serhendi Vakfı’nı kurduk. Halilurrahman Vakfı ile birlikte inşallah güzel hizmetler yapmaya devam edecekler. Son olarak Sadat-ı Kiram efendilerimizin telif ettiği adab kitaplarına bakılırsa orada “müritle ilgili adap ve edeplerin tövbe, hatme, rabIta, zikir ve delailulhayrat olduğu” görülür. Bunların arasında vakıftan bahis yoktur. Bu da vakıf meselesinin tasavvufta bir rükün olmadığını göstermeye kafi bir delildir.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Vahdet (birlik), akidemizin esasıdır. Sosyal hayatta, beşeri ilişkilerde bunun yansımaları var. Mü’minlerin kardeşliği, aile birliği, toplumun birliği gibi... Bildiğimiz kadarıyla El-Hüseyni ailesi de aile birliğine çok önem vermiş ve Menzil-i Şerif'te bunu bu güne kadar temin etmiştir. Gavs hazretlerinin (k.s.) vefatını müteakip bu vahdetin muhafaza edilemediğini üzüntüyle müşahade ediyoruz. Bu hususta ne buyurursunuz?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Vahdet çok önemlidir. Bu güne kadar ailemiz mevcut büyüğünün etrafında kenetlenmiş ve bu birlik sayesinde ümmete büyük hizmetler etmiştir. Ancak bu sefer ailemizde aynı anda irşada yetkili üç kişi olması sebebiyle beklenen birlik temin edilememiştir. Tabi ki babamın icazet verdiği her halifenin irşat faaliyetinde bulunması hakkıdır. Kimse de buna bir şey diyemez. Babamın defninden sonra ben kardeşlerime misafirlerin karşılanması ve külliyede taziyelerin kabulü vazifesini tevdi ettim.

Öğlen namazı için taziye mahallinden camiye doğru hareket ederken bana, "biz de tövbe vereceğiz" dediler. Ben de "verirsiniz şu taziyemiz bir bitsin" dedim. "Hayır! şimdi vereceğiz" dediler. Ben de bunun üzerine malum açıklamayı yaptım. Üçümüz de aynı anda tövbe vermeye başladık. Halbu ki ben kardeşlerime "oturup konuşuruz bu işi daha güzel bir şekilde tertip ederiz" diye söyledim. Ama kardeşlerimin iradesi farklı şekilde tezahür etti.

Bizim, onların ağabeyi olmamızı, babamın son zamanlarında köyün başına bizi nasbetmesini dikkate almadılar. Tesbihin imamesinden koptular. İnşallah sonu hayır olur. Amcalarımızın tercihleri, ailemizin ve dergahımızın ananelerine uygun oldu.

Sofilerin kahir ekseriyetinin tercihleri de yine vahdeti temin yönünde tecelli etti. İlahi takdir başka bir şekilde vahdeti temin etmiş oldu. Olanda hayır vardır diyoruz.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Sosyal medyada şeyhler ve aileleri hakkında dedikodu yapılmaktadır. Cemaatler ve ehli tasavvuf hakkında kasıtlı haberler yapılıp, algı operasyonları yürütülmektedir. Bilhassa "dünyevileşme" öne çıkarılmaktadır. Bu tür ithamlara mahal vermemek adına ne gibi tavsiyeleriniz olur?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Müslümanlar ve bilhassa ehli tasavvuf önce niyetlerini düzeltmeli, sıratı müstakim üzere yaşamalı ve takvayı muhafaza etmeliler. Gerçi ne yapsalar İslam muhalifleri ve münkirler durmaz. Ama bizlerin de dikkatli olması icap eder. Bu meyanda şunların dikkate alınmasında fayda mülahaza ediyorum.

1-Azami derecede ihlaslı olmak, sosyal medya paylaşımlarında gösterişten uzak durmak ve haset damarını tahrik etmemek.
2-İktisat ve kanaat hasletlerine riayet etmek, lüks ve şatafattan uzak durmak ve buna dair paylaşımları yapmamak.
3-Malayani, gıybet ve böhtan içeren paylaşımlardan kaçınmak.
4-Fitne zamanında kendimizi korumaya gayret etmek. Ateşe odun taşımamak.
5-Sosyal medyanın esiri olmamak. Yani onu biz kontrol etmeliyiz. Aksi taktirde ömrümüzü israf etmiş oluruz.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Sevenlerinizin önüne, birinci düstur olarak Kur'an, sünnet ve adaba uymayı koydunuz. Fakat adab kitaplarında da mürşide teslimiyet anlatılırken, "gassalın elindeki meyyit gibi olmak lazım" ifadesi var. Bunu nasıl anlamalıyız?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): İnsan bir mürşide teslim olmadan önce aklını ve ilmini sonuna kadar kullanmalıdır ki yanlış kimselerle beraber olmaktan muhafaza olsun. Ancak kamil mürşide beyat ettikten sonra seyri sülukla ilgili edeplerde ve mübah dairede olan meselelerde mürşidin emir ve tavsiyelerine riayet etmelidir. Kamil bir mürşidin Kur’an ve sünnete muhalif bir şeyi emretmesi ve tavsiye etmesi muhal yani imkansızdır. Kur’an ve sünnetle sabit bir haramı kim söylerse söylesin kimse yerine getirmemelidir. Allah ve Rasulü’ne (sav)  itaat her itaatin üstündedir.

Dergahlar ve rehberleri olan mürşidi kamiller insanların şeriata uymaları ve güzel ahlak sahibi olmaları hususunda rehberdirler. Ancak bir müridin teslimiyet hali ne kadar fazla ise istifadesi o kadar fazla olur. Hal ile teslimiyet, şeriata muhalif ameli icap ettirmez. “Gassalın elindeki meyyit” ifadesini idrake yaklaştırmak için şu misali de verebiliriz: Bir hastanın kendisini tedavi edecek tabip hususunda önceden araştırma yapması hakkıdır. Tabibin eğitimine, tecrübesine, hastaları nezdinde oluşan itibarına bakar. Sonunda da tabipler arasında en uygun gördüğünü tercih eder. Ama bu tercihten sonra tedavi ile ilgili süreçte tabibe teslim olur. Onun teşhisine tedavi yöntemlerine, verilen reçetelere karışmaz, denileni yapar. Aynen öyle de manevi kalp hastalıklarının tabibi olan mürşidi kamillere, tedavisinde uyguladığı seyru sulüka ve onun gereklerine tartışmasız riayet etmelidir.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Serhendi gönüllülerine bundan sonraki süreçte nasıl hareket etmelerini tavsiye edersiniz?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Temmuz ayında yayınlanan 10 maddelik beyanname yol haritamız olmalı.

İlim, amel ve ihlas çizgisinde devam etmeliyiz. İslamiyet bununla tamam olur.

Ümmetin malı olan dergahların tapularının vakıflara ve yönetimlerinin de mahallindeki çoğunluğa iade edilmesine kadar gayretlerimiz sürdürülmelidir. Ümmetin haklarının korunmasında hukuk zemininde mücadele verilmelidir. Dahilde "asayişi muhafaza etme düsturundan" ayrılınmamalıdır. Meşru vasıtalarla haklarımızı korumalıyız. Tevfik Allah’tandır.

Ümmet malına sahip çıkmalı ve yönetimini de üstlenmelidir. Halen İslam’a hizmet eden şahıs ve cemaatlerin önündeki öncelikli problem budur. Ümmetin yardımları istismardan kurtarılmalıdır. Neredeyse insanlar yardım etmeye korkar hale geldi.

Bu sorunla ilgili çalışmalarımızda çok sabırlı olmalıyız. Çünkü tahmin edilemeyecek kadar yanlış şeylere muhatap olabiliriz. Halilürrahman Vakfı’nın mevcut başkanından istifa etmesini talep ettiler. Başkan da yapılan genel kurulda istifa etti ve yerine yeni başkan seçildi.

Bu sefer de bunlar genel kurulda tecelli eden iradeyi beğenmeyip önce bürokratik olarak uygulanmasını geciktirdiler. Saygın kimselere verdikleri sözleri tutmayarak, genel kurulun iptali için mahkemeye koştular. Aynı şekilde Buhara Termal’deki covid ve deprem sebebiyle geciken olağan genel kurul neticesini de iptal ettirmek için mahkemeye başvurdular. Kooperatif üyelerinin daha sonra açtıkları davaları da “niye mahkemeye gittiniz” diye tenkit ettiler.

Bütün bu haksızlık ve usulsüzlüklere rağmen dergah, kooperatif, mescid, eğitim kurumlarındaki hakları sahiplerine iade edilene kadar, meşru zeminde mücadelenin sabırla sürdürülmesini tavsiye ediyorum. Bununla birlikte, asli işimizin ilim, irşat, eğitim ve manevi terbiye olduğunu unutmamalıyız. Maruz kalınan üzücü hadiseler geçicidir. Bunlar bizi esas işimizden uzaklaştırmamalı, gündemimizi haddinden fazla meşgul etmemeli ve hizmet şevkimizi de kırmamalıdır.

-Şemseddin Bektaşoğlu Hocaefendi: Efendim! Son zamanlarda Allahu Teala'ya yakınlık ifade eden; “gavsiyet, kutbiyet” gibi makamlar çok nazara verilmeye başlandı. Bunun yanında “Ehl-i beyt ve Mollalık” gibi vasıfların da yıprandığını müşahade ediyoruz. Bu tartışmalar neticesinde bir kısım in- sanlar "bu kavramların inkarıyla kullanılmamasını tavsiye ediyorlar" diğer bir kısım ise "bu kavramları alabildiğine istismar ediyorlar." Sizce bu mevzuda nasıl davranalım ki yanlışa düşmeyelim?

-Seyyid Muhammed Saki el-Hüseyni Hazretleri (k.s.): Allah indinde “Gavslık-Kutupluk” gibi manevi makamların varlığı bir hakikattir. Ehli tasavvufun ve ulemanın telif ettiği en temel eserlerle bu hakikat sabittir. İmam Suyuti, İbni Abidin, Yusuf Nebhani gibi muteber ve muhakkik alimler bu konuda ilmi delillerle müstakil eserler yazmışlardır. Ayrıca ehli keşfin muhakkikleri de müşahadeleri ile bu hakikati teyit etmişlerdir. Dolayısıyla bu makamlar hak ve hakikattirler. İnkar edilemez, önemsiz görülemez. Bir kısım ehil olmayan kimselerin bu makamları haksız olarak kendilerine nispet etmeleri ile bu makamlar mahkum edilemez. Ancak bu makamların sıfatları ve alametleri vardır.

Bu sıfat ve alametlere haiz olmayan kimselerin “Gavslık-Kutupluk” gibi makamları iddia etmeleri hadlerini aşmaktan başka bir şey değildir. Böyle hadsizlikler bu nurani makamların halk nezdinde heybetlerini kırar, itibarlarını düşürür. Oluşan bu netice ise bu makamların hakiki sahibi olan büyüklerimize en büyük saygısızlıktır. Ne bu makamların inkarını ne de istismarını kabul ederiz. Ehl-i beyt konusu da önemlidir. Peygamber Efendimizin’in (sav) Ehl-i beyti vardır. Müslümanların onlara ihtiram göstermeleri bir vazifedir. Ancak Ehl-i beytten murat Efendimiz’in (sav) neslinden olmakla birlikte O’nun sünneti seniyesine de ittiba etmektir.

Bilhassa O'nun (sav) ahlakı hamidesi ile muttasıf olmaktır. Hakiki Ehl-i beyt’te nesep ve hasep birlikte vardır. Sadece neseple yetinip sünneti seniyyeye ittibal terkedenin izinden gidilmez.

Hocalar için de böyledir. İlmiyle amil olanlar ihtiramı hak eder. Niyeti halis olmayan, şeriata uymayan kimselere iktida edilmez ve onlarında halktan ihtiram beklentileri olmamalıdır.

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Vahap Kalyoncu

Bunca sene Okuduk ilahiyat kitapları ,kuran kursları ama ben bu dinin hiç bir yerinde şeyhlik babadan oğula geçer ya da ayni sülaleden birine geçer veya kime geçerse geçsin bu insan yani dün sade bir insan olan şeyh olur olmaz nasıl k.s veya rahimeullah yada keşfi açık vs. Olabiliyor anlamak mümkün değil yahu peygamberlerin en yakınları sapıtmışken siz bu adamların ne olduğunu nerden biliyorsunuz birde Gavs tabiri var ki tam bir şirk kokuyor neyse daha yazacak çok şey var fakat buraya sığmaz ne diyeyim Allah istikamet üzere yaşamayı nasip eder inşallah.

Vatandaş

Yutubda videoları var elinde çiçek lakin konuşma yok sadece bakıyor yada yürüyor madem büyük alim vaaz etse ya gidemeyenler de faydalansa etrafındakiler bunu düşünemiyor mu.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23