Devleti Dirençli Kılmak: FETÖ Deneyiminden Süleymancılar Operasyonuna Devlet Aklı
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti. 15 Temmuz, devletin içine yerleşmiş bir örgütün devlet mekanizmasını ele geçirme girişimiydi. O gece tankların önüne çıkan, uçaklara ve silahlı saldırılara karşı sokakları terk etmeyen insanlar yalnızca bir hükümeti değil, anayasal düzeni ve devletin meşruiyetini de savundu.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Bu nedenle 15 Temmuz’dan çıkarılacak dersler, yalnızca darbe girişimlerinin nasıl önleneceğiyle sınırlı kalmamalıdır. Devlet, dışarıdan gelen saldırılara karşı olduğu kadar kendi kurumlarının içine yerleşerek kamu gücünü kendi amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen yapılara karşı da hazırlıklı olmalıdır. Devlet güvenliği sınır kapılarında ya da askeri tedbirlerde başlamaz. Asıl güvenlik, kamu kurumlarının kim tarafından, hangi amaçla ve hangi denetim mekanizmaları içinde yönetildiğiyle ilgilidir.
FETÖ örneğinde görüldüğü üzere sorun, yalnızca dini bir yapılanmanın büyümesi değildi. Asıl tehlike, kendi hiyerarşisini devlet hiyerarşisinin üzerine çıkaran, mensupları arasındaki sadakati kamu düzeninin önüne koyan ve bürokrasi içinde kadrolaşan paralel bir yapının ortaya çıkmasıydı. Bu yapı zamanla devletin silahlı gücünü kullanarak iktidarı ele geçirmeye teşebbüs etti.
Modern devletin temel özelliklerinden biri, meşru kamu gücünün hukuk çerçevesinde ve yetkili kurumlar aracılığıyla kullanılabilmesidir. Devletin yanında, ondan bağımsız ve kendi emir-komuta düzenine sahip başka bir hiyerarşi oluştuğunda kamu düzeni zarar görür.
Demokratik toplumlarda insanların inanması, örgütlenmesi, bir araya gelmesi ve dini ya da fikri faaliyet yürütmesi temel özgürlükler arasındadır. Bir cemaatin, vakfın, derneğin, şirketin, hemşehri ağının ya da siyasi grubun varlığı tek başına sorun değildir. Ancak herhangi bir yapı, mensuplarını kamu kurumlarına kendi iç bağlılığı üzerinden yerleştiriyor, karar mekanizmalarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor ve hukuki sorumluluğun yerine örgütsel sadakati koyuyorsa, burada sıradan bir sosyal örgütlenmeden söz edilemez.
İnanç özgürlüğü ile devlet kadrolarında paralel bir hiyerarşi kurulması aynı şey değildir. Sivil toplum faaliyeti ile kamu gücünü ele geçirme çabası birbirinden ayrılmalıdır. Bir yapının dini kimliğe sahip olması, onu soruşturulamaz veya denetlenemez kılmaz. Aynı şekilde bir soruşturma da bütün bir dini topluluğun suçlu ilan edilmesi anlamına gelmez. Önemli olan, kişilerin ve yapıların somut eylemlerinin hukuk içinde incelenmesidir.
Son günlerde kamuoyunun dikkatini çeken Süleymancılar soruşturması da bu açıdan okunmalıdır.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen yapının lideri Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 49 şüpheli hakkında gözaltı, arama ve el koyma işlemleri gerçekleştirildiği, 17 ilde çok sayıda adreste arama yapıldığı ve 30 kişinin yakalandığı bildirildi. Soruşturmanın mali ayağında şirketler, para hareketleri ve yurtdışı transferlerinin de incelendiğine ilişkin haberler yayımlandı.
Hukuk devleti bakımından temel ilke, ‘’Suç şüphesi varsa soruşturma yürütülür, yeterli delil bulunuyorsa dava açılır’! Devletin görevi bir inancı yargılamak değil, somut bir suç varsa bunu ortaya çıkarmaktır.
Dolayısıyla asıl mesele Alihan Kuriş’in veya başka bir kişinin dini kimliği değildir. Asıl mesele, soruşturmanın sonunda ortaya konulacak fiiller ve delillerdir. Suç örgütü kurma, kara para aklama, kayıt dışı finans, kamu gücünü kötüye kullanma, tehdit, baskı, yolsuzluk ya da başka bir suç söz konusuysa devlet bunları araştırmak zorundadır.
Türkiye’nin geçmişte yaptığı önemli hatalardan biri, bazı sosyal ve dini yapıların devletle ilişkisini yeterince şeffaf ve kurumsal bir çerçeveye oturtamamasıdır. Devlet hiçbir cemaate veya toplumsal gruba düşman olmamalıdır. Fakat hiçbir gruba devlet içinde ayrıcalıklı ve denetim dışı bir alan da açılmamalıdır. Hukukun herkese eşit uygulandığı yerde devlet güçlenir. Aksi durumda hukuk düzeninin yerini, dönemsel güç ilişkileri alır.
Dirençli bir devletin ilk şartlarından biri şeffaflıktır. Karanlıkta örgütlenmek kolaydır. Gün ışığında ise zordur. Denetlenmeyen kurumlar, hesap vermeyen bürokratik yapılar ve kapalı güç odakları, illegal örgütlenmeler için uygun bir zemin oluşturur. Kapalı ağların büyümesini önlemek için kamu personelinde liyakat esas alınmalı, atamalar denetlenebilir hale getirilmeli ve kamu kaynaklarının hareketi izlenebilmelidir. Dernek ve vakıfların finansmanı, şirketlerin gerçek ortaklık yapıları ve yurt dışına yapılan para transferleri de hukuk çerçevesinde şeffaf biçimde incelenmelidir. Kamu kurumlarında karar süreçlerinin kayıt altına alınması ve istihbarat mekanizmalarının siyasi hesaplaşmalardan uzak tutulması da aynı güvenlik anlayışının parçalarıdır.
İllegal örgütlerle mücadele yalnızca silahlı operasyonlarla yürütülemez. Bu yapıların güç kazanmasını sağlayan kapalı ilişkiler, denetimsiz finans kaynakları ve kamu kurumlarındaki kadrolaşma kanalları da ortadan kaldırılmalıdır. Ancak bunu yaparken dini özgürlüklerin ve örgütlenme hakkının gereksiz biçimde daraltılmaması gerekir. Dini hayatın baskılandığı ortamlarda bazı yapılar yeraltına çekilebilir; bu da devletin denetimini zorlaştırır.
Türkiye’nin hedefi dini hayatı kontrol etmek değil, bütün sosyal ve dini faaliyetleri hukuk içinde güvence altına almaktır. İnsanların ibadet etme, inancını yaşama, dini eğitim alma ve sosyal dayanışma faaliyetlerinde bulunma hakları korunmalıdır. Buna karşılık hiçbir cemaatin veya toplumsal grubun mensubu olmak, kişiye kamu gücünü kendi topluluğunun çıkarı için kullanma yetkisi vermez. Özgürlük ile örgütsel dokunulmazlık arasındaki sınır burada çizilir.
Bu tartışma sonunda anayasa meselesine ulaşmaktadır. Dirençli devlet yalnızca güçlü istihbarat, polis veya orduyla kurulamaz. Güçlü kurumların hukukla sınırlandığı, yetkilerin denetlendiği ve temel hakların korunduğu bir düzen gerekir. Devletin gücü hukuk dışına çıktığında devlet daha güçlü hale gelmez; tersine, meşruiyetini kaybetmeye başlar.
Yeni anayasa tartışmaları, 15 Temmuz’dan çıkarılacak kurumsal dersleri dikkate almalıdır. Yasama organı etkili çalışmalı, yürütme görevlerini etkin biçimde yerine getirmeli, yargı bağımsızlığını korumalı ve denge-denetim mekanizmaları işler durumda olmalıdır. Temel hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı; kamu yönetimi liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine dayanmalıdır. Hiçbir cemaat, tarikat, şirket, bürokratik klik veya siyasi grup devletin üzerinde konumlanamamalıdır. Anayasanın temel işlevlerinden biri de budur.
Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini tartışıyor. Terör örgütlerinin tasfiye edilmesi elbette önemlidir. Fakat kalıcı bir sonuç yalnızca silahların bırakılmasıyla sağlanamaz. Terörsüz Türkiye, aynı zamanda örgütlerin yeniden ortaya çıkmasına elverişli sosyal, siyasi, ekonomik ve bürokratik alanların daraltıldığı bir Türkiye olmalıdır. Bu nedenle terörle mücadelenin yanında, kurumları güçlü ve denetim mekanizmaları işler durumda olan bir devlet hedefi de ele alınmalıdır.
Amaç, hiçbir örgütün devletin kritik kurumlarına yeniden sızamayacağı bir sistem kurmaktır. Hiçbir cemaat veya toplumsal grup kendisini devletin yerine koyamamalı, hiçbir siyasi yapı kamu kurumlarını kendi kadro deposu gibi kullanamamalı, hiçbir bürokratik klik anayasal iradenin üzerine çıkamamalıdır. Ekonomik gücü bulunan suç örgütlerinin kamu gücüne erişmesini ve yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’deki kapalı ağları kendi operasyonları için kullanmasını engelleyecek kurumsal tedbirler alınmalıdır.
Bunun yolu daha fazla hukuktan, daha fazla şeffaflıktan, liyakate dayalı kamu yönetiminden, etkin denetimden ve bağımsız yargıdan geçer. Sivil toplumun güçlü, vatandaşın özgür ve kurumların hesap verebilir olduğu bir düzen kurulmalıdır.
Büyük devlet yalnızca güçlü görünen devlet değildir. Büyük devlet, kendi kurumlarını denetleyebilen, vatandaşlarının özgürlüklerini koruyabilen ve hiçbir örgüte, cemaate ya da toplumsal gruba kendisinden daha güçlü bir sadakat alanı bırakmayan devlettir.
Türkiye’nin ihtiyacı, 86 milyon insanın kendisini eşit yurttaş olarak gördüğü; “Benim devletim”, “Benim hukukum” ve “Benim anayasam” diyebildiği bir anayasal düzendir.