En iyisi AB defterini kaldırıp atmak!
Libya’nın Temsilciler Meclisi, Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı oy birliğiyle kabul etti.
Libya Temsilciler Meclisi’nin bu onayı, Avrupa’nın şımarık ve huysuz çocuğu Yunanistan’ı hoplatırken, Libya üzerinde yıllardır anlaşmanın bozulmasına yönelik çabalarını da çöpe atmış oldu.
Alelacele açıklamada bulunan Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Libya Temsilciler Meclisi’nin kararını reddettiklerini belirterek; adaların deniz yetki alanlarını yok sayan bu adımın uluslararası hukuku çiğnediğini öne sürdü. Yunanistan, Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarını korumak adına müttefikleriyle (başta AB ve ABD) koordinasyon içinde gerekli adımları atacağını duyurdu.
Güney Kıbrıs Rum Kesimi Dışişleri Bakanlığı da, mutabakatı “hukuka aykırı ve hükümsüz” olarak nitelendirerek karara karşı çıktı.
Libya’nın onayının Yunanistan ve Kıbrıs Rumları üzerinde oluşturduğu travmayı anlıyoruz.
Fakat Avrupa Birliği’nden gelen sert tepkileri anlamak mümkün değil.
Libya’nın Türkiye ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı resmen onaylaması ve daha önceki ret kararlarını iptal etmesi üzerine Avrupa Birliği (AB) kanadından sert tepkiler geldi.
Avrupa Komisyonu Başkanı Von der Leyen, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, karardan duyduğu rahatsızlığı ve “derin üzüntüyü” dile getirdi. Söz konusu mutabakatın uluslararası deniz hukukuna aykırı olduğunu savunan Von der Leyen, “Bu anlaşma, üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmekte, Deniz Hukuku’na uymuyor, geçersiz ve hükümsüzdür” değerlendirmesinde bulundu.
Yunanistan ve Kıbrıs ile dayanışmalarını yeniden teyit ettiklerini belirten Von der Leyen, AB’nin Libya’daki herhangi bir dış müdahaleye karşı bilinen tutumunu yineleyeceklerini vurguladı.
AB Konseyi Başkanı António Costa da kararın hukuki dayanağının bulunmadığını savundu.
AB tarafından yayımlanan ortak açıklamada ise, Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki sınırlandırmasının üçüncü devletlerin egemenlik haklarını çiğnediği ve hukuki bir sonuç doğuramayacağı iddia edildi.
AB yetkilileri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin boylarından büyük iddialarına ve sözde egemenlik haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle bu kadar sert tepki verdikleri Türkiye, öyle Afrika ya da Uzakdoğu ülkesi falan değil.
Bunlar, resmi olarak 1999 yılından beri AB üyeliğine aday ve müzakerelere başlamış bir ülke olan Türkiye’ye karşı bu hasmane ve dışlayıcı tutumu sergiliyorlar.
Oysa Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ilk başvurusu, 31 Temmuz 1959 tarihinde yani tam 67 yıl önce yapıldı.
AB ile ilişkilerin hukuki temelini atan Ankara Anlaşması 12 Eylül 1963’te imzalanmıştır. Tam üyelik (resmî katılım) başvurusu ise 14 Nisan 1987 tarihinde gerçekleşmiştir.
AB’ye üye ülkelerin çoğundan daha eski bir adaylık başvurusu bulunan Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi’nden bu yana aday ülke konumunda.
3 Ekim 2005’te başlayan müzakerelerde ise şimdiye kadar 16 fasıl açılmış, bunlardan yalnızca biri tamamlanabilmiştir. AB’nin Kıbrıs sorunu, siyasi blokajlar ve Kopenhag kriterlerindeki başlıklarda ilerleme sağlanamaması gibi bahaneleriyle 2018’den beri yeni bir fasıl açılamadı.
Yani 67 yıl önce ortaklık ve üyelik başvurusu yapan Türkiye’ye tamamen Avrupa Birliği’ne düşman bir ülke muamelesi yapıyorlar.
AB’nin daha önce de defalarca ülkemize çevirdiği dirsek ve dışlayıcı tutumun en somut örneği, Libya ile yapılan deniz yetki alanı anlaşmasının Libya Temsilciler Meclisi’nde onaylanmasına gösterdikleri histerik tepki olmuştur.
Üstelik üye olacağız diye AB ile gittiğimiz Gümrük Birliği sonrası Türkiye’nin sanayi ürünlerinde AB ile ticaret hacmi katlanarak büyümüş, ancak Türkiye sürekli dış ticaret açığı vermiştir.
1996’dan günümüze Türkiye’nin AB ile yaptığı mal ticaretinde verdiği kümülatif dış ticaret açığı 400 milyar dolar seviyelerine ulaşmıştır.
Ekonomistler, Türkiye’nin AB menşeli sanayi ürünlerine gümrükleri sıfırlaması neticesinde ithalatın ihracattan daha hızlı arttığını ve bu açığın net bir ekonomik kayıp oluşturduğunu savunuyorlar ki ben de bu görüşe katılanlardanım.
Türkiye AB üyesi olmadığı halde Gümrük Birliği’ne taraf olan tek ülkedir. Bu durum iki temel alanda dolaylı zararlara ve maliyetlere yol açmaktadır: AB, üçüncü ülkelerle serbest ticaret anlaşması imzaladığında, bu ülkeler Türkiye pazarına gümrüksüz girebilmektedir. Ancak Türkiye bu ülkelerle ayrı bir STA imzalayana kadar Türk ihraç ürünleri o ülkelerde gümrük vergisine tabi kalmakta; bu da Türk ihracatçısı için haksız rekabet ve milyarlarca dolarlık pazar/gelir kaybı oluşturmaktadır.
Türk tırlarına uygulanan taşıma kotaları ve vizeler, Türkiye’nin AB’ye yapabileceği ilave ihracatı engellemekte; Dünya Bankası ve iktisatçıların raporlarına göre her yıl milyarlarca dolarlık ihracat potansiyelinin kaybına neden olmaktadır.
AB üyesi olmayan üçüncü ülkelerden AB üzerinden Türkiye’ye giren mallardan alınan gümrük vergileri AB bütçesinde kalmakta, Türkiye’ye gümrük geliri aktarılmamaktadır.
Yani nereden bakarsanız AB Türkiye’ye hem son Libya örneğinde olduğu gibi düşmanca bakıyor, hem de gümrük birliği yüzünden ülkemiz yüzlerce milyar dolar zarara uğruyor.
En iyisi AB defterini kaldırıp atmak. Zira fazla naz âşık usandırır.







