İhtiyatlı iyimserlik
Tarihi çağrının ertesindeyiz. Bugün yeni bir dönemin ilk gününe uyandık. Bundan iki yıl evvel, yine bir Nevruz sonrası yazdığımız yazılarda barış için artık geriye hiçbir pürüz kalmadığını, örgütün de, devletin de, halkların da aynı ortak paydada buluştuğunu yazmıştık. Yine Öcalan’ın mektubu okunmuş, horonlar halaylara karışmıştı.. Üzerinden iki sene geçti. Bugün de benzer duygular içindeyiz. Dünkü Diyarbakır’ın o puslu, yağmurlu, kasvetli havasını dağıtan, beklentisi yüksek barış çağrılarına destek vermemek mümkün mü?.. Ama açık söylemek gerekirse dünkü mektup 2013’ün bile çok çok gerisinde.. Tarif etmek gerekirse şöyle ifade edelim.. 28 Şubat günü Dolmabahçe’de yapılan toplantının bir tık üstüne çıkabilmiş değil. Ya da benim beklentim fazlaca yüksekti bilemiyorum. Bir takvim, bir plan-program bekliyordum. Ama havanda su dövmekten başka bir şey çıkmadığını gördüm.. Tek bir analizim olabilir.. Bu defa ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılıyorum gelişmeleri..
•
2013 Nevruz’da yanlış mı yaptık?. Hayır. Yanlış yapmadığımızı da geride bıraktığımız iki yıl boyunca kan dökülmemiş olmasından, şehit cenazelerinin artık gelmemesinden, örgüt baskısının kalkması neticesinde Doğu’nun, Güneydoğu’nun yaylalarında piknik yapmamızdan anlayabiliyoruz.. Ama şunu da anlamak lazım ki, bu yaşadığımız iki yıllık barış atmosferi, tamamen kişilerin inisiyatifinde ve pamuk ipliğine bağlı.. Bugün istenen, talep edilen ise mevcut sürecin sürdürülebilir hale getirilmesi.. Dün Diyarbakır sokaklarında da aynı talep yükseltiliyordu, aynı dakikalarda İzmir’de yahut Orta Anadolu’da da.. Kim der ki; “barış gelmesin bu topraklara, insanlar birbirlerini öldürmeye devam etsinler”?.. Bunu ortalama zekaya sahip herhangi birinin söylemesi mümkün mü?. Ancak madem herkes barışın sürdürülebilir olmasını istiyor o vakit herkes üzerine düşeni yapacak..
•
Bakın kimi çevreler özellikle sayıyı arttırsa da bu ‘süreç’ dediğimiz olgunun, vatandaşları da katarsak eğer işin içine, toplam üç tarafı var. PKK, Devlet ve biz yurttaşlar.. Bunun içindeki alt başlıklar bizi ilgilendirmez. Biz Abdullah Öcalan’a baktığımızda PKK’yı görürüz. Ayrıca bir de Selahattin Demirtaş ne demiş, Kandil meseleye nasıl bakmış, Avrupa ayağında neler konuşuluyormuş, tabanda PKK’nın sempatizanları nasıl düşünürmüş, bunlar bizim konumuz değil. Bunlar siyaset bilimcilerinin analiz hususları.. Biz baktığımızda kendimiz dışında müzakere eden iki taraf görürüz sadece.. Bir taraf devlet, bir taraf örgüt.. Devlet, Erdoğan’ın 2005’teki ünlü Diyarbakır konuşmasından bu yana sistemli biçimde reform yapıyor. Bu klasik bir dörtleme ama ‘Eski Türkiye’ mantığını ortaya koyması ve nerelerden nerelere geldiğimizi göstermesi bakımından önemsiyorum. Artık bu ülkede; inkar, imha, ret ve asimilasyon politikaları tarih oldu.. Söylerken çarçabuk söyleyiverdiğimiz için basit bir durum gibi görülebilir ama 2000’lerin başında, ‘sadece OHAL biraz gevşetilse başka ne isteriz’ denilirken bugün bakın neler konuşulur hale geldi.. Meselenin iki tarafı var deyip durmamın bir nedeni var kuşkusuz.. Bütün bu takvim süresince, en azından 2009’dan bu yana arka arkaya o kadar çok şey yapan devletin karşısında PKK sadece bir tek şey yapacaktı. Tek bir şey.. Dil dendi, kültür dendi, kimlik dendi, eğitim dendi, yer adları dendi o kadar çok şey getirildi ki masaya. Şu anda Anayasal tanınma dışında ne kaldı yapılmadık?.. O da hükümetin ya da Cumhurbaşkanı’nın tek başına atabileceği bir adım değil. Kuşkusuz aralarında HDP’nin de olduğu siyasi partilerin, aralarında DTK’nın da olduğu sivil toplum örgütlerinin hep birlikte katkı sunarak yapacakları iş bu.. Onun dışında kim derse ki; “Kürt sorununun halli konusunda gerekli adımlar atılmadı” açıkça ifade etmek lazım ki; ‘yalan söylüyor’ olacak.. Peki bunun karşısında PKK’dan ne istendi bunca zaman?.. Tek bir şey.. Silah bırakması.. Bugün yeniden o aşamaya gelmiş durumdayız. Silahsız bir dönemin takviminin belirlendiği bir aşamadayız. Bu defa avans vermek yok. Kimse kusura bakmasın.. Mektup ortada. Bu mektubun gereğinin yerine getirilip getirilmediği görmemiz lazım. Kalın sağlıcakla.

