• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Kurumsallaşmış cehaletle mücadele

5 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

İhsan Bekiroğlu

İslâm, bütün çağların ve mekânların dinidir. Hilafet dediğiniz şey Alla'ın dini ile idare olunmaktır. Allah'ın âyetlerini müçtehidlerin içtihadlar gibi değişken kabul etmek küfürdür. Yorum yazan Furkan, senin istifademize sunduğun makale bir mürtedlik belgesidir. Baştan sona küfür kokuyor. Makale sahibi de sen de imanınızı ve nikâhınızı biran önce tazeleyiniz. Allah'ın dini tamamlanmıştır fazlası veya eksiği yoktur. Ya İslâm'a teslim olursunuz ya da küfürde çürür gidersiniz. Din hakkındaki gevezeliğin ilacı yoktur. Anlıyorum Mustafa Çelik hocamızın bu makalesi kalbinize bir hançer gibi saplanmıştır. Hocamızdan dileğimiz mürtedlerin lakırdılarına aldırmadan yazmaya devam etmesidir. Allah ayaklarımızı sırat-ı müstakim üzere sabit kılsın.
  • 2 Ay Önce

Furkan

Yazıyı okuduktan sonra daha ayrıntılı bilgi edinmek için internetten araştırdım ve konu ile ilgili olarak aşağıdaki makaleyi buldum. İstifade etmek isteyenler okuyabilir. Saygılarımla. "Toplum hayatında siyasî egemenliği metafizik hâkimiyete dönüştürmek, onu kullananları sorgulama dışında bırakmak ve böylece topluma hesap vermek ve halk tarafından gerektiğinde değiştirilmek endişesinden kurtulmak demektir. Bu ise, kesinlikle Kur’ân-ı Kerîm’in mesajına zıt bir anlayıştır; çünkü Allah egemenliği kullanma yetkisini tek tek insana vermiş; ancak ondan bu yetkisini doğru kullanmasını istemiştir. Eğer bir toplum, içinde bulunduğu durumdan hoşnut değilse, egemenlik hakkı ile bu gidişi değiştirmelidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda şu ifade edilir : “…Şüphesiz ki bir topluluk durumunu değiştirmedikçe, Allah da o toplumun durumunu değiştirmez…” (13. Ra’d, 11). Halife kavramının Hz. Peygamber’in vefat ettiği 632 tarihinden sonra cereyan eden olaylarla bağlantılı olarak ciddî bir anlam değişikliğine uğratılması ve hattâ inanç esaslarıyla ilgili dinî bir muhtevaya büründürülmesi ve dolayısıyla kutsallık kazandırılması, hem İslâm için, hem dinî düşünce tarihi için ve hem de İslâm ülkeleri için daima olumsuz bir tablo oluşturmuştur. Tekrar hatırlatalım ki, bu olumsuz tablonun arka plânındaki gerçek, egemenlik hakkındaki İslâm mesajının özünün ne olduğunun ya unutulmuş ya da yöneticiler tarafından unutturulmuş olduğu vâkıasıdır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve yasaklarından amaç; başta, ♦ Adâletin sağlanması (4. Nisa, 58); ♦ Zulmün, kötülüğün ortadan kaldırılması (3. Âl-i İmrân, 108); ♦ Kolaylaştırma (2. Bakara, 185); ♦ Güçlük çıkarmama ve sıkıntıyı giderme (5. Mâide, 6); ♦ Kamu düzenine (maslahat-ı ‘âmme) itibar’dır. Bu durumda yeni olaylara cevap bulma hususunda, pekâlâ İslâm hukukunun kaynakları yanında kendi tarihimizin olduğu kadar başka ülkelerin tecrübelerinden de istifade etmek mümkün, hattâ gereklidir. Nitekim Halife Ömer, o günkü toplumun hem idarî hem de iktisadî ihtiyaçlarına bir cevap olmak üzere Sasanî İmparatorluğu’nda idarî bir kurum olan dîvan teşkilatını, fey’ adı altında toplanan cizye, haraç ve ticaret mallarının vergileri sonunda artan gelirlerin müslümanlara ve gazilere dağıtılması gibi malî ve askerî hizmetlerin yerine getirilmesini düzenlemek için almakta ve Bizans’tan da “vergi” sistemini bazı değişikliklerle benimsemekte üzere, hiçbir mahzur görmemişti.[1] Geleneklerin harmanında savrulmuş ve dinî hayat konusunda herhangi bir sorusu ya da sorunu olmayan bir müslüman için her şeyinin Kur’ân hükümlerine göre tanzim edilmesini istemek en tabiî hakkıdır. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, bünyesinde yer alan akîde, ahlâk, ibadet ve muamelât konularından her biri ile aynı oranda ilgilenmemiş, ama genel kural ve ilkeler getirmiştir.[2] Şüphesiz bazı istisnaları bulunmakla beraber sanki bir genel kuralmışçasına şu husus zikredilebilir: Muamelât yani dünya işi olarak mütalaa edilen yapıp-etmeler, hakkında nass bulunanlar da dâhil, tamamı ictihadî’dir. Bunlarla ilgili hususlarda, içinde bulunulan şartlara göre gerekli düzenleme ve uygulamalarda bulunma yetki ve sorumluluğu Devlet’e aittir. Başka bir deyişle, nass’larla yani Allah’ın ya da Hz. Peygamber’in kesin olduğuna ittifakla inanılan emri ile bildirilen muamelât hükümleri, îman ve ibadetle ilgili olanları hariç, örf ve âdetlerin değişmesi ile değişebilir. Nitekim ilk dört halife döneminde de toplumun ihtiyaçlarına, toplumun değişim ve gelişimine paralel bir biçimde, İslâm mesajına uygun yöntemle ortaya konan çok zengin ve değerli uygulama ve yorum örneklerine rastlanmaktadır. Onlar bu nevi uygulamaları, eğer şartlar gerekli kılmışsa tereddütsüz tatbik etmişler ve bunu yaparken de dinin özüne uygun davrandıklarına inanmışlardır.[3] Bu uygulamalar da “dar anlamda tanrısal hukuk olarak adlandırılmaktan çok, yasa koyma alanında Tanrı’nın pozitif emirlerini yorumlayarak genişleten insan aklının eseridir” ve “sistemci İslâm aklının ürünüdür.”[4] Görülüyor ki bütün bu gelişmeler, İslâm’da Hz. Peygamber’in Allah’ın Elçisi olarak görevini tamamladıktan sonra toplumun yönetimini üstlenen ilk dört halife, Kur’an’ın temel ilkeleri çerçevesinde ferdin ve toplumun ihtiyacı olan meselelere cevap bulmakta kendilerini rahat hissetmişlerdir; çünkü onlar, Hz. Peygamber’in sahip olduğu bütün vasıfları, ama kesin olarak peygamberliği şahıslarında toplayamayacaklarını biliyorlardı. Hal böyle olmasına rağmen maalesef çok erken dönemlerden itibaren ulema, yani İslâm bilginleri, Hz. Ömer’in zihniyet ve uygulamalarını bir kenara koyarak, şerîat’ın sabit, değişmez, evrensel, sadece indirildiği 610–632 dönemini değil bütün zamanları kapsadığı kanaatına ulaşmışlardır. Meselâ onlara göre, Kur’ân’daki kavramlar, İslâm öncesi dönemde belli bir evrim sürecinden geçerek mevcut halini almış ve vahiy içerisinde kullanıldıktan sonra bu gelişimini sürdürecek kavramlar değil; Tanrı’nın indindeki mutlak hakikati temsil eden kavramlardır. Bu yüzden de sonsuza kadar geçerli ve değişmezdir.[5] Daha baştan itibaren İslâm’da îmân ve ibadet hükümleri dışındaki muamelât ile ilgili şerîat hükümlerinin her zaman değişime açık içtihadî konular olduğunu sık sık hatırlatmamıza rağmen, akılcı İmam Mâturidî ve Mu‘tezile mezhebinin anlayışı ve görüşü yerine “statükocu” ve insanı “edilgen” kılan Eş‘arî anlayışın Allah ve insan görüşü egemen kılınınca, dinin yatay boyutunu oluşturan muamelât hükümlerinden ibaret “şerîat” da tıpkı “dîn” gibi “değişmez”lik zırhına büründürülmüştür. Bununla da yetinilmemiş, Hz. Peygamber’in Sünneti, sahabenin sözleri ve görüşleri, ilk devir ulemasının görüşleri de “dokunulmazlık” sınırları içine alınarak tıpkı “şerîat” gibi değişmezlik imtiyazına kavuşturulmuştur. Bu da, tamamen yanlış ve temelsiz bir iddia durumunda olmakla beraber, İslâm’da yönetimin “değişmez din kuralları” çerçevesinde oluşturulması şeklindeki bir iddia, dolaylı olarak hilâfetin dinî bir kurum olduğunu kabul etmek demektir. İslâm dünyasının bu fevkalâde yanlış ve hatalı anlayış ve uygulamanın bedelini ne kadar ağır bir biçimde ödediği ortadadır. Yanlıştan dönülmediği takdirde yine aynı bedeli, belki daha da ağır, acı ve acıklı bir biçimde ödemeye devam edeceği de görülmektedir."
  • 2 Ay Önce

Hanefi NAZLI

Ilmiyle bani olmayan cani pahasina haklinin yaninda yer almayan Alimin ilmine lanet olsun.Muhterem Hocam sağlık ve afiyet diliyorum.
  • 2 Ay Önce

Ferit

Ayasofya hangi ayette, hangi hadiste geçiyordu? Cehaletten sebep bilmiyorum.
  • 2 Ay Önce

vaayy be

EyvaALLAH(cc) abim, ALLAH(cc) razı olsun..Yolundan ayırmasın cümlemizi...
  • 2 Ay Önce

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23