• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Hasan Karakaya
Hasan Karakaya
TÜM YAZILARI

Erdoğan’ın IFRI konuşması... Ya da, Batı’ya Tarih ve İnsanlık dersi!

03 Kasım 2014
A


Hasan Karakaya İletişim: [email protected]

Dünkü yazımda da ifade ettiğim gibi, bugün; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, kısa adı “IFRI” olan Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde yaptığı “konuşma”yı aktarmak istiyorum.

2004 yılında kurulan Enstitü’nün, 10. yılı dolayısıyla “onur konuğu” olarak davet ettiği Erdoğan; “yaklaşık 3 saat” boyunca, son derece “açık, net ve samimi” konuştu... Salon, ağzına kadar doluydu... “Davos’taki toplantılar”ın bir benzeri olan toplantıya, Fransız “aydın”lar, “akademisyen”ler ve “gazeteci”ler katılmıştı... Son derece “dikkatle” dinlediler Erdoğan’ı...

Dediğim gibi, Erdoğan da; hiçbir “yapay”lığa kaçmadan, “denge hesapları” da gütmeden, gayet “dürüst ve samimi” konuştu.

TÜRKİYE-FRANSA İLİŞKİLERİ

Fransa’ya gerçekleştirdiği “günübirlik çalışma ziyareti” hakkında bilgiler vererek söze başlayan Erdoğan, daha sonra, zaman zaman “inişli-çıkışlı” olsa da, “Türk-Fransız ilişkileri”nin kararlılıkla devam ettiğini söyledi.

Erdoğan’ın konuşmasından öğrendik ki; “Fransa’nın Türkiye’deki yatırımları 6.5 milyar dolar civarındadır... Türkiye’de 1.150 civarında Fransız şirketi faaliyet göstermektedir... Fransa’da 610 bin civarında Türk yaşamakta, bunların 300 bini çifte vatandaşlık statüsünde bulunmaktadır... Türkler, Fransa’da 4. büyük göçmen grubunu oluşturmaktadır.”

“Türk-Fransız ilişkileri”nin son dönemde “farklı bir vizyon” kazandığını söyleyen Erdoğan; sözü “AB’ye üyelik süreci”ne getirdi ve dedi ki;

“Şunu da tüm samimiyetimle söylüyorum: Avrupa Birliği üyelik sürecimizde, bizim en büyük desteği beklediğimiz, en büyük katkıyı beklediğimiz ülkelerin başında Fransa geliyor... Biz, bu desteği Sayın Chirac’ın görevi bıraktığı ana kadar hep gördük, bu destek o süreçler içinde hep oldu. Nedense Sayın Chirac ayrıldı, ayrıldıktan sonra bir farklı hava esmeye başladı. Bu da bizi üzdü tabii. 

Temenni ederim ki, şimdi yeni bir sürecin içerisine girmiş bulunuyoruz. Çünkü Türkiye’nin resim olarak 1963 yılından bu yana AB kapısında bekletiliyor olması izahı mümkün olmayan bir süreçtir. Hiçbir ülkeye böyle bir uygulama maalesef yapılmamıştır.

Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye verilen sözlerin tutulmasını bekliyoruz; bu da bizim en tabii, en doğal hakkımızdır... Fransa tarafından da bize bu konuda verilen sözlerin tutulacağını ümit ediyoruz. Bakınız, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin önemi ve değeri, şu anda bölgede yaşanan birçok meselede çok net olarak görülmüştür. Kuzey Afrika’daki, Doğu Avrupa’daki, tüm İslam coğrafyasındaki ve özellikle de Ortadoğu’daki krizleri, daha ortaya çıkmadan gören, uyarılarını yapan, yaklaşmakta olan sorunlara dikkati çeken ülke Türkiye’dir.”

İLK UYARAN BİZ OLDUK

Suriye ve Irak’ta bu manzaraların oluşabileceğini “yıllar önce” söyleyen “ilk ülke”nin Türkiye olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti:

“Maliki yönetiminde Irak’ın, etnik ve mezhebi bir ayrımcılığa maruz kaldığına, bunun da son derece tehlikeli sonuç doğuracağına defalarca vurgu yaptık. Eğer Türkiye’nin bu konudaki uyarıları dikkate alınmış olsaydı, buna yönelik tedbirler alınmış olsaydı, inanın şu anda Irak’ta yaşananlar yaşanmayacak, barışçıl, demokratik çözümler üretilmiş olacaktı. 

Aynısı Suriye için de geçerli... Suriye ile ilgili uyarılarımızı, hem bizzat o dönem Suriye Devlet Başkanı Esad’a yaptık; hem de uluslararası platformlarda kaygılarımızı dile getirdik. Suriye’de yaklaşan tehlike görülmediği için işte bugünkü trajik manzaraya ne yazık ki baş başa kalmış durumdayız. 7 milyon kişinin evlerini terk ettiği insanlık dramı, maalesef göstere göstere gelmiştir. 300 bin masum insanın ölümü, maalesef göstere göstere gelmiştir.

Bir defa dünya siyasetinde, özellikle savunma sistemleri içerisine yerleşmiş olan iki kavram beni çok rahatsız ediyor... Bunların bir tanesi konvansiyonel silahlar meselesidir, bir diğeri de kimyasal silahlar meselesidir.

Suriye’de kimyasal silahlarla ölenlerin sayısı binlerle ifade edilir, 2 bin, 3 bin, bu civarda ama konvansiyonel silahlarla ölenlerin sayısı ise üzülerek ifade ediyorum, 300 bine yakındır. Konuşulan hep nedir?.. Kimyasal silahtır. Konvansiyonel silahı niye konuşmuyorsunuz? Neticesi ölüm olan ve bu vesileyle kullanılmış olan ne olursa olsun bunun yasaklanması gerekir. Havadan uçaklarla bombaları yağdıracaksın, varil bombalarını atacaksın, bunun neticesinde ortaya çıkan ölüm, suç tahtasına yazılmayacak!.. Kimyasal silahlarla öldürüldüğü zaman ‘çok büyük tehlike, buna karşı tedbirler alalım’ diyeceksin. Neticesi ölüm olan bir cinayet var, bir katliam var burada. Bu katliama karşı dünyanın bir defa konvansiyonel, kimyasal silah ayrımını çok dikkatli yapması lazım. 

Bunun toplanmasını sağlayabilirsiniz, teşvik edebilirsiniz, o ayrı mesele. Ama konvansiyonel silahı da kullanıyorsanız, oradaki devlet terörünü estiren kişi, ki bana göre bir teröristtir, ortada bir devlet terörü vardır... Bu kişiye karşı ulusların birleşip bir defa Adalet Divanı’na mı gider, nereye giderse oraya götürülmesi lazım. Hâlâ buna kalkıp da dünyadaki devletlerin olumlu bir nazarla bakması izahı mümkün değildir.”

IŞİD, TÜRKİYE, BATI!

Daha sonra, sözü “terör” meselesine getiren Erdoğan, “Türkiye’nin IŞİD terörüne destek verdiği” iddialarının “koca bir yalan” olduğunu söyledi ve ekledi:

“Şimdi birileri çıkıyor Avrupa’da, Batı’nın değişik yerlerinde, Türkiye’nin, burası bizi ciddi manada rahatsız ediyor, DEAŞ’a yardım ettiğimizi söylüyor. Bakın, Türkiye’nin asla DEAŞ gibi bir terör örgütüne destek verme gibi bir yanlışı olmamıştır. Çünkü biz 32-33 yıldır terörle mücadele eden bir ülkeyiz. Terörün, terörizmin ne olduğunu gayet iyi biliriz. Bakın şu anda tüm bölgeyi ilgilendiren, küresel ölçekte etkileri olan bu sorunlar karşısında BM’nin, AB’nin yeterince inisiyatif almadıklarını, ağırlıklarını yeterince koymadıklarını görüyoruz.

Türkiye’nin Suriye’den kabul ettiği mülteci sayısı 1 milyon 600 bin rakamını geçti... AB ülkelerinin tamamı ise yaklaşık 200 bin insanı kabul etti...

 Türkiye, sadece Kobani’den, bir hafta içinde 200 bin insanı kabul etti... Bizim Türkiye’de barınan mülteciler için sarf ettiğimiz miktar şu anda 4,5 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye’ye dışarıdan gelen yardım sadece 200 milyon dolar!..

Bu insanlar, bize sığınmıştır. Türkiye, kendi geleneklerinden, kendi değerlerinden aldığı inançla bu desteğini sürdürüyor. Şunu da söyleyeyim; bazıları DEAŞ’ı, İslam veya İslami bir örgüt gibi göstermenin de gayreti içine giriyorlar. Kusura bakmasınlar. Bir defa İslam, anlamı barış olan ‘Sin’ kelimesinden türemiştir ve anlamı barış olan bir din asla teröre müsaade etmez ve böyle bir yaklaşımı mensupları olarak bizler de kabul edemeyiz. DEAŞ bir terör örgütüdür.”

Şu anda küresel gündeme bakıldığında, gündemde sadece DEAŞ’ın ve Kobani kasabasının olduğunu dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan daha sonra dedi ki; “Bölgedeki mesele sadece bir Kobani meselesi değil, şu anda çok az sivilin yaşadığı, 200 bin sivilin Türkiye’ye sığındığı Kobani, bölgede yaşanan acının, trajedinin ortaya çıkan sonucun inanın çok cüzi bir kısmıdır ve bunun da istismarı yapılmaktadır.

Kobani niye böyle bir stratejik konuma getirilmiştir, bunun üzerinde düşünmemiz lazım...

Ne var burada acaba? 

Petrol mü, altın mı, elmaslar mı var? 

Neden acaba Kobani? 

Bunun üzerinde durmak gerekir. Kaldı ki bugün Kobani’yi bombalayanlar, koalisyon güçleri, açık söylüyorum; dost acı söyler, ama gerçeği söyler, bu gerçeği söylemek zorundayım. 

Bakınız, Hama vurulmuştur sesleri çıkmamıştır. Humus vurulmuştur, insanlar öldürülmüştür, sesleri çıkmamıştır. Deyr ez-Zor vurulmuştur, sesleri çıkmamıştır. 

Bütün onlar vurulurken, sesleri çıkmayanlar acaba Türkiye’nin sınırındaki Kobani ile ilgili niye bu kadar böyle aceleci, dünyanın her yerinde bunu stratejik konuma taşıdılar? Onlar için bunun stratejik önemi nedir? Dünyanın 10 bin kilometre ötesinde Kobani, stratejik önemi ne? 

Benim sınırımda burası. Eğer stratejik bir konumu olacaksa benim için olmalı, onlar için olmaması lazım. 200 bin insan zaten oradan çıkmış vaziyette, şu anda boş bir Kobani var. Dediler ki; ‘biz PYD’ye silah yardımı yapmamız lazım.’ Ben de kendilerine ‘yanlış yaparsınız’ dedim. ‘Çünkü PYD bir terör örgütüdür. Şu an Kobani’de zaten sivil halk bize geçti. Orada bin, iki bin savaşçı var, bu attığınız silahlar DEAŞ’ın eline geçerse bunu neyle izah edeceksiniz?’ Ne oldu?”

Atılan silahların bir bölümü DEAŞ’ın eline geçti. Diğer bölümü de oradaki bin, iki bin kişinin eline geçti...

Neye benziyor bu? 

Aynen DEAŞ, Suriye’den Irak’a girdiği zaman ilk girdiği yer neresiydi? Musul.. Musul’a girdiği zaman Irak’ın merkezi hükümetin ordusu ne yaptı? Musul’u terk etti, ama silahları bırakarak kaçtı. 

Kimindi bu silahlar, kimler bu silahları vermişti? Bir baktık ki; tamamı, Amerika’nın Irak ordusuna vermiş olduğu silahlar!.. Bunlar DEAŞ’ın eline geçti. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Şu anda o silahlarla Irak’ın yüzde 40’ı işgal edilmiş durumda. Aynı şekilde Suriye’de de belli bir bölüm işgal edilmiş vaziyette... Bütün o olaylara bakarken, Irak şehirlerinde on yıllardır insanlar ölürken uluslararası toplum sustu, şu anda da susuyor. 

Şunun altını çizerek ifade etmek durumundayım; Batı’nın Ortadoğu’ya karşı sergilediği çifte standartlı tutum, Ortadoğu’da vicdanları çok derinden etkiliyor ve etkisi yıllarca silinmeyecek tahribatlara zemin hazırlıyor. Bu çifte standartlı durum son bulmadığı, küresel adalet tesis edilmediği müddetçe Ortadoğu’da ya da diğer bölgelerde bu tahribat daha da artacaktır. Batı da bu tahribattan uzak kalmayacaktır. Yaklaşan bu tehlikeyi hepimizin görmesi gerekiyor. Avrupa’nın bu tehlikeyi özellikle görmesi gerekiyor.”

ORTADOĞU’DA DİKİŞLER PATLADI

“Batı’nın aymazlığı”nı ve “çifte standart”larını bu sözlerle ortaya koyan Erdoğan, sözü “1. Dünya Savaşı”na getirdi ve herkes gibi, beni de sarsan şu ifadeleri kullandı:

“Bu yıl, 1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıl dönümü... Yüzyıl önce, 1. Dünya Savaşı’nın ardından, Ortadoğu’da çizilen sınırlar, oluşturulan senaryolar, yapılan tasarımlar, şu anda adeta dikişlerini patlatarak küresel sorunlara dönüşüyor.

Birinci Dünya Savaşı’na bakıp, orada sadece 1915 olaylarını görmek, onun gölgesinde tartışmak, diğer derin meseleleri görmemek vicdanları kanatıyor... Bölgedeki her meselenin birbiriyle irtibatı var, her mesele geniş bir bakış açısıyla değerlendirilerek çözüme kavuşturulabilir. Yoksa bugün özellikle DEAŞ’ı ortadan kaldırırsınız, yarın bir başkası çıkar. Bugün Kobani’yi kurtarırsınız, yarın başka Kobaniler çıkar. PKK terör örgütüne yeşil ışık yakılırken, işte bu terör örgütüne kırmızı ışık yakılması, terörle mücadele konusundaki samimiyetin sorgulanmasını da beraberinde getirir. Suriye’de 300 bin insanın ölümüne ses çıkarılmayıp, gerçekten Kobani için ayağa kalkılması, adaleti sorgulanır hale getirir.” 

1915 OLAYLARININ 100. YILI

Ve, Ermeni meselesi... 2015 yılı, “1915 olaylarının 100. yıldönümü” ya, Erdoğan bu konuya da temas etti ve dedi ki:

“Türkiye’ye yönelik on yıllardır yapılan bir başka haksızlığın da 1915 olayları olduğunu hatırlatmak isterim.. Maalesef 1915 olayları ideolojik yaklaşımlardan dezenformasyondan uzak tutularak ele alınamamıştır. Bizim bütün yapıcı yaklaşımlarımıza rağmen Ermenistan ve Ermeni diasporası sağduyulu bir yaklaşım sergilemediler. Bu konunun siyasi bir mesele olmaktan çıkarılmasını, siyasetin malzemesi olmaktan çıkarılmasını.. Bırakalım bunu tarihçilere, tarihçiler gelsin bu konu üzerinde çalışsınlar.

Biz arşivlerimizi açtık, şu anda 1 milyonun üzerinde belge bizde tasnif edilmiştir. Ermenistan’ın elinde varsa bu tür arşiv o da açsın, üçüncü ülkelerde varsa onlar da açsın ve bu belgeler üzerinde tarihçiler çalışmalarını yapsınlar, arkeologlar çalışmalarını yapsınlar, hukukçular, siyaset bilimciler çalışmalarını yapsınlar. Onların yaptığı tespitlerle adım atalım. 

Ermenistan ile farklı bir boyutta ilişkilerimizi geliştirmek için adım atan, elini uzatan yine biz olduk. Ancak bizim iyi niyetimiz maalesef karşılık bulmadı. 2015’te, yani 1915 olaylarının yıl dönümünde biz gerçeklerin anlatılması, dünyanın gerçekleri dinlemesi için yoğun gayret göstermeye devam edeceğiz. Hiç kuşkusuz bu meselede kurgulanmış tarih, ideolojinin esaretinde tarih ya da siyasetin malzemesi olmuş tarih değil, gerçek tarih kazanacaktır. Fransa’nın bu konularda da sağ duyunun, aklı selimin, gerçeğin yanında duracağına inanıyoruz.”

ÇÖZÜM SÜRECİ VE KÜRTLER

Daha sonra, sözü “Türkiye”ye getiren ve “son 12 yılda” neler yaptıklarını örnekleriyle anlatan Erdoğan, iktidar olmalarıyla birlikte “ret, inkâr, asimilasyon politikalarını ayaklarının altına aldıklarını” ve “Çözüm Süreci”ni başlattıklarını söyleyip, ekledi:

“Bakın; biz bu süreci başlatırken, bir şey söyledik: Türkiye Cumhuriyeti’nde farklı etnik kökenlere, farklı inançlara, kültürlere karşı ret, inkar ve asimilasyon politikalarını ayaklarımızın altına aldık... Bunu sadece söylemekle kalmadık. Bunun gereği neyse onu da yaptık ve adım adım yapıyoruz. Şu anda Doğu ve Güneydoğu illerimizde özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımız nezdinde çok ciddi bir umut iklimi oluştu. Ülkenin diğer bölgeleri de çözümü en güçlü şekilde destekliyor. Bu desteği de zaten son 12 yılda yapılan 9 seçimde gösterdi...

Çözüm süreci, milleti rahatlatırken, terör örgütünü çok ciddi şekilde rahatsız etti...

Terör örgütü gibi terör örgütünün uzantısı olan siyasi parti de kendi ideolojisi, kendi fikirleri, kendi yaşam tarzı dışında hiçbir oluşuma tahammül etmiyor... Kimi zaman şiddetle, kimi zaman baskıyla farklılıkları ortadan kaldırmanın gayreti içine giriyor. Zor bir süreçteyiz, hassas bir süreçteyiz ama tekrar belirtmek isterim ki, barıştan başka bir seçeneğimiz yok ve bunu mutlaka tesis edeceğiz.

Güvenlik ve özgürlük dengesini en hassas şekilde koruyoruz... Güvenlikten de hukuk ve demokrasiden de taviz vermeden ilerliyoruz...

Güvenlikle ilgili tüm uygulamalarda AB ülkelerine, diğer gelişmiş demokrasilerde ne varsa Türkiye’de de bu uygulanmaktadır.

Gösteri hakkının kullanılması, şiddete karşı tedbirlerin alınması, basın özgürlüğü gibi konularda yapılan karalama kampanyalarının tam tersine Avrupa standartlarındayız, hatta üstündeyiz... Ne yazık ki Türkiye; Batı’da, ön yargılı kesimlerin özellikle de taraf olan kesimlerin art niyetli kampanyalarına, dezenformasyon saldırılarına hedef bir ülkedir. İşte bu nedenle de Türkiye üzerine yapılan değerlendirmelerin son derece dikkatle süzülmesi kaçınılmazdır.”

Gördüğünüz gibi; Erdoğan, hemen her konuda “gayet net, açık ve samimi” konuştu... “Batı basını”nın yürüttüğü “algı operasyonları”na ve “Batı ülkelerinin uyguladığı çifte standartlara” da hiç çekinmeden, eğip-bükmeden, açık yüreklilikle cevap verdi.

Yerimiz doldu... 

Eğer “olağanüstü bir şey” olmazsa, yarın da “soru-cevap”lara yer vereceğim... Araya bir başka mevzu girerse de; yeri geldiğinde sorulan “soru”ları ve Erdoğan’ın verdiği “cevap”ları aktarırım...

Bugünlük de bu kadar.

Manisa Celal Bayar’daki rektörlük seçiminin sonuçları

Bazı okurlarım; “Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nde yapılacak rektörlük seçimleriyle ilgili bir sürü yazı yazdın ama sonuçlarını bildirmedin” şeklinde “telefon” açıyorlar, “mail” gönderiyorlar. Haklısınız... “30 Ekim’de yapılan seçimler”in sonuçlarını açıklamakta geciktim... Malûm, araya “Fransa ziyareti” girdi.

Sonuçlar, umduğumdan güzel.

Mevcut rektör Mehmet Pakdemirli başta olmak üzere, diğer adayların aldıkları “oy”lar şöyle:

Mehmet Pakdemirli: 204 oy.

Ahmet Kemal Çelebi: 108 oy.

Ahmet Var: 73 oy.

Talha Müezzinoğlu: 57 oy.

Nurettin Lüleci: 55 oy.

Semra Öncü: 53 oy.

Süleyman Sami İlker: 49 oy.

Naci Kemal Kuşçu: 19 oy.

Enver Atik: 18 oy.

Nadir Özkuyumcu: 16 oy.

Bu “10 aday”dan “ilk 6 sırada” olanlar YÖK’e gidecek... 6 adaydan 3’ü YÖK tarafından elenecek, geri kalan 3 aday, “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın takdiri”ne sunulacak... Yani, Cumhurbaşkanı, “YÖK’ün gönderdiği 3 aday”dan birini “rektör” olarak atayacak...

Cumhurbaşkanı’nın, “en çok oy alanı rektör atamak” diye bir zorunluluğu yok... İsterse “ikinci”yi de atayabilir... Kimin “rektör” olarak atanacağını yakında görürüz...

Onu da ilân ederiz inşallah...

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23