• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Abdurrahman Dilipak
Abdurrahman Dilipak
TÜM YAZILARI

Göçmen, muhacir, mülteci, ensar, Soros vs..

16 Haziran 2022
A


Abdurrahman Dilipak İletişim: [email protected]

Her şey birbirine karıştı.

Önce şunu söyleyeyim, bu sorun bugünden yarına çözülmeyecek. 

Hatta daha da kötüsü, iş bu noktaya geldikten sonra daha da içinden çıkılmaz bir hal alacak. Çünkü kimse birbirini dinlemiyor ve kimsenin de çözüm için net bir fikri yok. 

İşin daha da kötü yanı, karşıt taraflar bu işi bir seçim malzemesi olarak kullanmak istiyor. Bu “yurtlarından çıkarılan insanlar” can derdinde, birileri ise oy derdinde.

Her meseleyi “beka sorunu” olarak gören akıl, bu konuyu da “beka sorunu” olarak etiketlediğine göre, bu kadar “beka sorunu”(!) diye sorun yaşanan bir ülkede her şey olur. 

Taraflar, sorunu çözmeyi bırakır ve bu akıbetin sorumluluğunu birbirine yıkmak için “günah keçisi” bulmaya çalışır. Bu arada gideceği yeri, bilmeyen kaptana hiçbir rüzgar fayda sağlamaz.

Bu tartışmada din, ahlak, hukuk, işin ekonomik, politik, sosyolojik boyutu görmezden geliniyor. Hani diyoruz ya “Coğrafya kaderdir”. 

Kader olmayan ne var ki, hayatımızda. Birileri bu coğrafyanın tarihinden habersiz olduğu için bugünü okuyamıyor ve geleceği ön göremiyor.

Bakın, bu gidişle biz bugünleri ararız. Bugün doğudan ve güneyden göç alıyoruz. Yakında batıdan ve kuzeyden göç almaya başlarsanız şaşırmayın. Ege’den, Karadeniz’den, Balkanlar’dan, Kafkaslardan yeni bir göç dalgası uzak bir ihtimal değil.

Daha kimsenin görmediği, daha görmek istemediği başka bir gerçek daha var. Avrupa’daki ve Amerika’daki Türkler ve Müslümanlar. Bu ülkelerde yaşanacak bir krizde, ora vatandaşı da olan yurttaşlarımız bir gece tası tarağı toplayıp kapımıza dayanırsa şaşmayın. Hem de milyonlarcası birden. 

Bu süreç en azından 2025-26’ya kadar sürecek. Hele bir sıcak savaş, zaten bütün dengeleri altüst eder. Üstüne üstlük, bir de İstanbul depremi, bir kâbus gibi çöker üstümüze.

Türkiye JeoPolitik ve JeoStratejikTeoStratejik açısından çok önemli bir ülke. Hilafet merkezi, Ortodoksluğun merkeziDoğu Roma’nın merkezi, Osmanlı bakiyesi olan bir ülke. Aynı zamanda Arz-ı Mev’ud coğrafyası olan bir ülke burası. Önemli bir kısmı vahiy coğrafyası. Hristiyanlığın doğduğu yer. 

Kıyamet teolojisi açısından da önemli bir coğrafya. Hz. Adem de buralı, Hz. Nuh da, Hz. İbrahim de, Hz. İsa’ya iman eden ilk kırallık da burada kuruldu. Hz. Musa asasını burada aldı. Bu bizim için bir imkan, şans, fırsat olduğu kadar, eğer bunları doğru kullanmazsanız, ciddi bir risk ve tehdide de dönüşebilir.

Laikçi kafa” Hilafet merkezini bir tehdit olarak görüyor. Türkçülük hareketi, Ortodoksluğu ve Doğu Roma mirasını bir tehdit olarak algılıyor. Bu iş, bu müfredat ve bu dizi filmlerde anlatılan hikayelerle anlaşılamaz. Aksine daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu halimizle doktordan korkan hastaya benziyoruz. 

Çareyi tehdit olarak algılıyoruz. 

Çünkü “sütten ağzımız yandı yoğurdu üfleyerek yiyoruz.“

Türkiye acil bir “Göç Ajansı” kurmalıdır. Bu sorun tek başına merkezi yönetim kurumları ve Kızılay ile çözülemez. Yerel yönetimlerin de katkısı sağlanmalı. Herkesin desteğinin alınması gerek. Ve ancak göç veren ve göç alma kapasite sahip ülkelerle bir işbirliğine gidilmelidir.

Bakın Ruzi Nazar’ı, Enver Altaylı’yı anlamadan Doğu Türkistan’ı anlayamazsınız. 

Graham Fuller’i, Fuat Doğu’yu anlamadan FETÖ’yü anlayamazsınız. “Afganlı” deyip geçmek kolay, Raşit Dostum kim biliyor musunuz. Raşid Dostum’u anlamadan o gelen Afganlıları anlayamazsınız. 

Dünün faturasını bugün ödüyorsunuz. Arz-ı Mevud’u, Sycos-Picot’u anlamadan, Haleb-i Şam’ı bilmeden, El Bab’ı bilmeden, Süleyman Şah Türbesi bize neyi anlatır bilmeden, Kut’ul Ammareyi bilmeden, ABD’nin, Rusya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin binlerce km uzaktan oraya niçin geldiklerini, anlamadan Suriye’den göçü, PYD’yi, PKK’yı anlayamazsınız.

Bugün D8’in 25. yılı kimin umurunda, Siyasilerin söyleyecekleri bir şey var mı, Akademinin, Media’nın, STK’ların söyleyecekleri bir söz var mı?

Biz daha Apo’nun kim olduğunu bilmiyoruz. Bilmek de istemiyoruz, çünkü gerçek işimize yaramıyor, gerçeklerle yüzleşmekten korkuyoruz. 

Liderimiz, örgütümüz, şeyhimiz, bir şeylere mutlak bağlılığımız, sadakatımız var. Oysa Allah kıskançtır, mutlak bağlılığımız sadece ve sadece Allah’a, Resulüne ve kitabadır. Hatta, yalnız Allah’a, Resul ve kitap onun mesajını bize getiren ve örnekleyen bağ olduğu için değerlidir. 

Ama Şeytan bizi Allah’la kandırıyor ve Allah ve Resulünü, liderimiz, örgütümüz şeyhimizle ilişkilendiriyor zaman zaman. Bu yanlışa düşmeyelim diye Allah kitabında, “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” diye uyarıyor. Hristiyanlar peygamberlerini “Rab” ilan etmediler mi? Firavun İlahlık taslamamış mı idi!

Tarih bilmeden bugünü, bugünü bilmeden geleceği doğru okumak her zaman mümkün olmayabilir. Onun için “bizden öncekiler”in başına gelenleri iyi bilmemiz, anlamamız gerekiyor. Hal’den haberiniz yoksa istikbaliniz istiklal değil, istiskale dönüşür. Onun için ittihad, ittifak ve itilaf dairesinden dışarı çıkmamak gerek. Bunun da olmazsa olmaz şartları vardır ve bugün biz, kişi, topluluk, halk, siyaset olarak genel anlamda ve çoğunlukla bu dairenin dışında dolaşıyoruz. Unutmayın bu yaptığımız cahilliktir ve zulümdür. Allah da cahil ve zalim kişi ve topluluklara yardım etmez, şükretmeyi bilmeyen, başkalarına ikram etmeyenlerin işlerini sarp dağlara sardırır, üstlerine pislik yağdırır. İhtirasla istedikleri şeyleri, “dua ile istenen bela”ya dönüştürür. 

Allah’a ve ahiret gününe, kadere, rızga ve ecele iman edenler, Allah’ın ikramına, bereket ve ihsanına inananlar işlerini her konuda rızaya göre yaparlar ve Allah’a tevekkül ederler. Çünkü bize hayır gibi gelen şeyde Allah şer, şer gibi gelen şeyde Allah hayır murat etmiş olabilir.

Haydi siyasiler, kendi hakkınızdaki hükmü verin. Ve unutmayın sizin kendiniz hakkınızdaki hükmün üzerinde hüküm sahibi olan Allah’ın bir hükmü vardır. Her şey Allah’ın iradesi içindedir, ben O’nun rızasını seçtim. Siz de SEÇİM’inizi yapın.! 

Ya Rab bize Hakkı Hak, batılı batıl göster, Hak’da toplanmamızı nasib et. Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil. Bize eşyanın hakikatini göster, bizi rıza’nın tecellisinin vesilesi kıl ve bizi bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için idrak, güç ve cesaret ver, bizi zalimler topluluğuna muhtaç etme ve onların eline düşürme, koru! Şüphesiz ki, senin her şeye gücün yeter! (Amin) 

Selâm ve dua ile.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Ahmed Ulaş

Doğum kontrolü ve zina ile nesli azalan batının İslami varlığı ortadan kaldırmak için bir Haçlı savaşıdır bu olaylar.

Mihâl

Bir devleti asıl kayırma yokluk, rüşvet, çalma çökertir.... Osmanlı tarihlerinin hakkında çok şeyler anlattığı Ester Kira, 16. asır İstanbul'unda yaşadı. Kanuni Süleyman zamanında saraya kapılandı ve zamanla imparatorluğun en güçlü ismi haline geldi. Gücünün zirvesine çıktığı devir Üçüncü Mehmed'in iktidar seneleriydi. Hükümdarın annesi Safiye Sultan'ı elde etmiş, önce İstanbul gümrüklerini kendisine bağlatmış, zamanla bütün tayinlerde sadece onun sözü geçer olmuştu. Rüşveti devletin bütün müesseselerine o sokmuştu ve artık hiçbir iş Ester Kira'yla iki oğluna rüşvet vermeden yapılamıyordu. Gümrüklerden ve rüşvetten kazandığı parayla sarayı da, askerleri de, iktidarı da besliyordu ve seneler böyle geçti. Sadece tayinleri değil, aylıkların miktarını ve hesabını da yapıyordu Kira... Garip bir de âdeti vardı: Altın paraların âyarı tam olanlarını kendisine saklayıp maaş ödemelerini düşük âyarlı parayla ödemeye meraklıydı. "Padişahın [III. Selim] yakın adamları da, sahillerde büyük ve süslü binalar inşa ettirip, geceleri Boğaz'da kayık ve mehtap sefaları yapacak kadar sefahata düştüler. Babıali'ye [sadrazamlığa=başbakanlığa] ait işleri evlerinde yapmaya başladılar. Rüşvet aldı yürüdü. Devlet işlerinde gizlilik kalmadı. Hatta bir gün Saray-ı Hümayun'da toplanıla­rak alınan gizli bir karar sureti, Paris'te yayınlanan bir Fran­sız gazetesinde aynen çıktığında, Devlet Ricali hayli şaşırdı. III. Selim ise, bütün bu olanlar kendisine söylenmediğinden, durumdan habersiz bir şekilde, etrafına olan güvenini sürdür­meye devam etti.   ....iki yüzyıl sonra....        Yakınlarının da etkisiyle eğlenceye düşmüş olan III. Selim aynı zamanda, İstanbul'da bulunan Fransız ressamı ve mimarı Melling'den Fransızca dersleri de almaya başlamış; o devrin taassup düşüncesi bunu hoş karşılamayınca, Başağa'nın ikazlarıyla bu işten vazgeçmişti. Padişahın yakın adamları ise halkı soyarak, servetlerini art­tırıyor, hatta İbrahim Kethüda bile, at verdiği birisine; "tavlada altmış atım kaldı, bundan sonra pederim mezardan çıkıp bir at istese vermem" ifadesini rahatlıkla kullanabiliyordu. Bunlardan başka, Valide Kethüdası Yusuf Ağa mutfak masrafına 50000 kuruşun yetmediğinden yakınıyordu. Bu para o zamana göre büyük bir miktardı, Nizam-ı Cedid Orta Binbaşısının yıllık maaşının 4000 kuruş olduğu göz önüne alınırsa, durum daha açık bir şekilde belli olur. Mukataların çoğu bu zatın idaresine geçmişti, Sabun fiyatlarını dilediği gibi yük­seltiyor, bu durum da halkın hoşnutsuzluğunu arttırıyordu. Bu sırada, değeri devamlı düşen para karşısında; vergiler, yiyecek içecek maddeleri fiyatları arttığı gibi zevk ve sefahat uğruna lüks maddelere yönelinmesi, masrafın iyice artmasına sebep oluyordu.... Geçim sıkıntısı içinde kıvranan halkın şikâyetlerine aldırış etmeyen Devlet adamları; 'halk geçim derdine düşer, biz de rahat ederiz' düşüncesini taşıyorlardı. Diğer yandan taşrada durum daha vahimdi." (Tarih-i Cevdet, C.'den nakleden: Sipahi Çataltepe, 19.Yüzyıl Başlarında Avrupa Dengesi ve Nizam-ı Cedit Ordusu,1997, s.242-246). Bu satırları ünlü tarihçi ve devlet adamı mecelleyi yazan  Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895) yazmıştır...
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23