• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Seyit Aydın’dan Akit’e özel açıklamalar

Akit’e özel değerlendirmelerde bulunan Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Seyit Aydın, FETÖ hakkında çok çarpıcı noktalara dikkat çekti.

2016-12-25 11:38:00 -
Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Seyit Aydın’dan Akit’e özel açıklamalar

Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Seyit Aydın yeniakit.com.tr’ye özel değerlendirmelerde bulundu.

Üniversitelerimizde Neden Darbeler ve Terörle alakalı yeterince araştırma yok?

Türk aydını ve akademisyeni 1908 yılından bu yana bu manada çok sıkıntılar yaşamıştır. Şiddete, baskıya, zulme maruz kalmış; ağır mağduriyetler yaşamıştır. Bu sebeple akademisyenin hafızasında devamlı korkuları vardır. 1960, 1971, 1980 ve en son 1997 darbeleri her neslin bu mezalimi bizzat yaşayarak görmesini temin etmiştir. İlim camiası büyük bir tahribat yaşamıştır. Mesela 1908 darbesi. Abdülhamit Han’ın kurduğu -mülkiyesi, mühendishanesi vs.- mektepleri, devamında Darülfünun’u ilmi olarak körelten, dar kalıplara hapseden mühim hadisedir. Yaşanan periyodik zulüm; araştırma mevzularının serbestçe seçilmesine ve araştırmaların serbestçe yapılmasına mani olmuştur. 28 Şubat 1997 darbesi yakın zamanda olduğu için hafızalarımızdadır ve tesirleri devam etmektedir. Bırakın araştırmayı veya tez hazırlamayı, bu hususları dile getiren akademisyenler soruşturma geçirip Üniversiteden atılıyordu. Bunları yaşadık. Dolayısıyla insanların hafızalarına yerleşmiş bazı korkular, fobiler olabiliyor, vardır da. Bugün için bunların geride kalmış olması lazımdır. Fakat ‘Türkiye’de ne olacağı belli olmaz’ korkusunu atabilmek zaman alacaktır.

Ayrıca tez çalışmaları hoca rehberliğinde yapılır. Hocaların branşı hangi sahada ise tez hazırlayan talebe de o sahada tez çalışması yapar. Gerçi bunu değiştirmek çok zor bir şey değildir. Hocalarımız ve lisansüstü talebelerimiz idealist düşünerek bu tür yenilikleri kendileri yapabilirler. Yahut mevzuata bu tür araştırmaları teşvik eden ilaveler yapılabilir.

Akademisyen sorgulamalı, hür olmalı, düşündüğünü söyleyebilmeli, konuşabilmeli, yazabilmeli. İnşallah bundan sonra bu yoldayız. Akademisyen yetiştirirken, insan yetiştirirken; sisteme sadık değil devlet, vatana, millete sadık olmasına dikkat edelim yeter. Meselelere ister soldan baksın, ister sağdan baksın devlete, vatana, ihanet etmiyorsa bunu sorgulamayalım. Başka türlü düşünüyor olmasına hiç takılmamak lazım. Geçmişte bunun sıkıntılarını yaşadık. Ama vatana, millete, devlete ihanetin ne olduğunu da yakın zaman evvel gördük, o ayrı bir şey.

Son zamanlarda Ülkemizin farklı köşelerindeki saldırıların arkasında PKK da çıksa, DEAŞ da çıksa, DHKP-C de çıksa, istihbarat desteğini veren unsurun FETÖ’cü olduğuna inanan biriyim. Açıkçası bana FETÖ bağlantısız gelmiyor. FETÖ Devlet içindeki nasıl yapılandı? Silahlı Kuvvetler’de %80 diyorlar, Emniyetin %100’ü diyorlardı, yargının bilmem ne kadarı diyorlardı. Sadece Kastamonu Üniversitesi için sormuyorum bunu, nihayetinde siz YÖK’ü biliyorsunuz, diğer üniversiteleri biliyorsunuz. Bunlar ile bağlantısız olanları mastır yapamadı. Bunlarla bağlantısız olanların doktora yapamadığı, bunlarla bağlantısız olanların dekan olamadığı hatta rektör olamadığına ilişkin bir kanaat var bizde.   Bugün FETÖ yapılanması ile ilgili Kuruluşlarımızda yeterince mücadele veriliyor mu?

FETÖ ile alakalı geçmişteki fikirlerimizle bugünkü fikirlerimiz arasında bir değişiklik yok. Hedefleri Türkiye’yi parçalamak, Devleti yıkmak ve Milleti yok etmektir. Bu manada PKK gibi bölücü, DEAŞ gibi yıkıcı terör teşkilatları ile beraber olmaları da normaldir. Çünkü hedefleri benzerdir. FETÖ nün PKK ile beraber çalıştığını siyasi faaliyetler bakımından seçimlerde aleni gördük. Gezi hadiselerinde, Güneydoğu Anadolu’daki terör hadiselerinde, 15 Temmuz 2016 gecesi  ve sonrasında yaşadık.

FETÖ öncelikle sistemden beslendi. Bizde sistem, uzun zaman milleti potansiyel bir tehlike olarak gördü. Bu, istismarı çok kolay hale getirdi. Millete yakın duran, millete hafif gülücükler dağıtan, belki milletten görünen her hareket zemin bulma fırsatını yakaladı. Sistem bunu bilerek mi yaptı, bilmeyerek mi yaptı? O münakaşa edilebilir. Ama bize göre; bilmeden ve şuursuzca yapılmış olması mümkün değildir. Sistemden beslendiği için belli zamanlarda daha da kuvvet kazandı; mesela 12 Eylül ve 28 Şubat dönemleri… Hafızalarımızda tazedir: Bütün dindar kesime irtica yaftası vurup zulmeden, zarar veren 28 Şubat FETÖ’yü besledi; çok daha kuvvetli hale geldiler.

FETÖ’nün sistemle ortak noktaları çok fazladır. Bir defa milleti tehlike görme… İşte gördük; milleti bombalıyor, kurşunluyor, tankın altında eziyorlar. Milletin değerlerine düşmanlık bakımından sistemle FETÖ aynı düşünüyorlar. FETÖ bir dini cemaat değildir. Zaten Fetullah’ın kendisi bunu çok daha önceden söyledi: “Biz dini cemaat değiliz.” Dedi. Milletin değerlerine düşman. Nasıl düşman?  Bir kere Allah’ın emir ve yasaklarını rahatlıkla çiğneme özellikleri var. Milletin değerlerine bu kadar açık düşmandırlar. Fetvaları devamlı dini tahribe yöneliktir. Sistemin de işine geliyor, çünkü Milletin en büyük değerini tahrip ediyor. Feto’nun; “La ilahe illallah yeter Muhammedün Resulullah’a lüzumu yok.” Dediği hafızalarımızdadır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyetin bazı değerlerini alarak yeni bir din kurma çalışması olduğu açıktır. Aslında bu husustaki slogan ve argümanlarını görmemek mümkün değildi. Mesela, din kardeşliği değil de dünya kardeşliği: “Hıristiyan da kardeşimizdir.” imasını devamlı işlediler. Yine gıybeti işlerken; ‘Hristiyan ve Yahudilerin de gıybeti günahtır yapılmaz…’ dediler.

İlaveten mesela; 28 Şubat gibi dönemlerde ispiyonculuk vs. vasıtalar dahilinde sistemle çok güzel beraber çalıştılar.

FETÖ zaten dışarıdan organizedir. Finansları ve her şeyleri fiili organizasyonları da dışarıdan. Dolayısıyla zemin bulma yönünden çok iyi fırsatlar yakaladılar. Sistemin milleti tehlike görmesi, milletin değerlerine yasak getirmesi vs… FETÖ’nün Milletin değerlerine Anadolu’da müsamahakar ve hatta sahip çıkıyor görüntüsü; Milleti kandırabilmelerini kolaylaştırdı. İşte Anadolu’dan Erzurum’da farklı davranıyor, Diyarbekir’de farklı davranıyor, İzmir’de farklı davranıyor. Erzurum’da; ‘beş vakit namaz kılan çocuklar yetişiyor’ deniyor. Bilmiyor ki başka yerde; mesela Vatikan’da nasıl yetişiyor. Veya FETÖ Vatikan’a gidince ne yapıyor, ne giyiyor, ne yiyor, ne içiyor, papanın elini mi öpüyor ayağını mı öpüyor? Bunları bilmiyor tabii… Erzurum’da hoca. Diyarbekir’de halktan biri. İzmir’de laik. Vatikan’da papaz, Washington’da bukalemun... Taktik bu... Tipik Yahudi, mason taktiği diyebilirsiniz.

Her zaman iktidarın yanında olmak iktidarın içinde olmak, onun nimetlerinden faydalanmak, sistemi kullanmak sistemin içinde olmak; yürüyen arabaya binmek mühim prensipleridir.

Müslümanların azınlık olarak yaşadığı memleketlerde Müslümanlara düşmanlık ettiklerini bizzat ben gördüm. Filipinler’de Hıristiyan idareyle beraber Müslümanlara düşmanlar; yani kim iktidardaysa haktan yana değil de ondan yanadırlar. Yine Müslüman ülkelerin kaynaklarını aktarma hususunda da çok mahir çalıştılar.

Sevgi hoşgörü, müsamaha gibi tabirleri kullandılar. Bunların hiçbirisinin geçerli olmadığını yeni gördük.

Neticede insanların istismar edilebileceği çok noktalar buldular. Yasaklar da bunları ayrıca besledi. Her yasak, istismarı kolaylaştırır. Dolayısıyla o manada sistemin beslediği bir yapı haline geldi. Her dönemde de kuvvetlendi. Başka hiç kimse böyle kuvvetlenemedi dikkat ederseniz. Ekonomik olarak kuvvetlendi. Kadrolaşarak kuvvetlendi. Sosyal sivil ayak olarak her yönüyle içtimai olarak kuvvetlendi. Sayıları çok olmasa da her yerde tesirli hale geldiler. Bu tesadüf olan bir şey değildir. Planlı projeli geldiler, getirildiler. O yüzden biz bu manada baştan sona sistemin her şeyini münakaşa etmek mecburiyetindeyiz. Milletle bütünleşmemiş bir devlet sistem yapısı her zaman böyle yapıları besler. Yani Haşhaşileri besler. Milletle bütünleşmiş devlet anlayışını artık Türkiye’de iyice yerleştirmenin zamanıdır, inşallah da yerleşiyor. Şu anda yaşadıklarımız zaten millileşmenin sancılarıdır. Türkiye millileşme yolundadır ve onun sancılarıdır. Bunlar da millileşmeye karşı üretilmiş projelerdir. Türkiye’de Millileşme sancıları çok önceden başladı; bunlar da tedbir olarak getirildiler. Dolayısıyla bundan sonra her kuruluş her hareket, her planlama bu hususlar düşünülerek yapılmak mecburiyetindedir. Bugüne kadar olanları, bundan sonra yaşamamak için çok tedbirli olmamız gerekiyor. Milleti yok saymamamız lazım. Millet hizaya gelmez - getirilmez, milletin hizasına gelmek lazım. Yani milletin hizasında devlet ve sistem yapısıyla yürürsek bu gibi şer yapılar hiçbir zaman zemin bulamaz zaman da bulamaz, hiçbir şey bulamaz. Dışarıdan ne kadar tazyik olursa olsun bize tesir edemez. Milletin hizasında milletin yapısına uygun her şeyi planlayıp üretmemiz gerekiyor.

FETÖ’nün Devlet içindeki yapılanması nasıl gelişti? Teknik ve taktik olarak çok sinsice yol takip etti. Zaten o sinsi teknik-taktiklerle tamamen Yahudi ve masonik teşkilatlara benzedikleri muhakkaktır. Feto’nun doksanlı yıllarda deşifre edilmiş bir sohbetinde; ‘Adliye, mülkiye, askeriye, maliye, ilmiye gibi kuruluşların ele geçirilmesini istiyor. ‘Oralara girin, yapılanın. Hatta giren arkadaşlarımız yara almadan gittiği yerlerden gelsin gibi’ çok sinsi taktikler veriyor. Feto’nun kendisi bu kadar akıllı mıdır? Ben inanmıyorum. Çünkü kendisi bir projenin parçasıdır. Tabii ki kullanacağı argümanlar milletin içerisinde yer bulmasına uygun olmak mecburiyetinde idi. İşte imamlık, vaizlik vs tabirleri kullanarak hem millete nüfuz etme ve hem de mukaddes tabirleri nefret edilir hale getirme vazifesini icra etmiştir. Ama samimi olmadığı birçok şeyinden belli idi. Her yerde farklı davranma vasıfları kuruluşlar için de geçerli idi. Üniversiteler için de geçerlidir... 

Devlet içinde en fazla silahlı kuvvetlerde, emniyette, adliyede, maliyede daha sonra ilmiye sınıfında yani üniversitelerde kadrolaştıkları görülüyor. Diğer Devlet kuruluşlarını da ihmal etmediler. Her yerde oldular. Bu yapılanma kuruluşun durumuna göre gizli veya açık bir şekilde ama şuurlu olarak yapılmıştır. FETÖ’nün 40-45 senede bu duruma nasıl geldiğini inceleyen ve irdeleyen akademik çalışmalara ihtiyaç vardır. TSK en sağlam teşkilat olarak biliniyordu. Halbuki en fazla kadrolaştıkları, hatta ele geçirdikleri kuruluşlar arasındaymış. Emniyet teşkilatı da benzer haldeymiş. Adalet mekanizması tepeden tırnağa FETÖ ile teçhiz olmuş. Üniversitelerde de belli bir seviyeye geldiler, bu da bir gerçek. Üniversiteler de sistemin bir parçası yani hem bizim sistemimizin hem de taarruz, tecavüz anındaki grupların veya işte böyle ihanet şebekelerinin alaka alanına giriyor.

Hangi noktadalardı Hocam mesela?

Saydığımız kuruluşlardan belki en az üniversitededirler. Ama hızlı ve şiddetli bir şekilde ilerliyorlardı. Belli üniversiteleri merkez seçmişler. Rektörlerini kendilerinden tayin ettirmişler. Üniversitelerde, 1980’li, 90’lı yıllarda 2000’li yıllara gelinceye kadar belli bir teşkilatlanma, belli bir yuvalanma yaptılar. Bunları hangi idarelerde yaptılar? Ağırlıklı olarak soysal demokrat ve masonik yapının içinde yaptılar. Bunu nasıl değerlendireceğiz? Bir kere siyaseten zaten iktidarda kim varsa onun yanında yer almışlar, bu zamana kadar hep böyle olmuşlar. Devleti yıkabileceklerine inanıncaya kadar, hep iktidarların yanında ve hatta içinde olmak sureti ile yapılanmışlar, yuvalanmışlardır. Üniversitelerde de aynı şekilde hareket ettiler. 2000’li yıllara kadar Rektör destekleyecekleri zaman sol veya masonik koridordan gelmiş, azınlık zihniyetine sahip rektörleri desteklediler.  Niye bunları desteklediler? Birincisi gönül bağları var, ikincisi zaten yürüyen arabaya binerler. Yürüyen arabada dolayısıyla onların içinde yer aldılar ve yapılandılar. Belli üniversiteleri de kendilerine merkez seçtiler.  Geçmişte 28 Şubat döneminde en çok yuvalandığı üniversiteler Sakarya, Çanakkale Onsekiz Mart, Balıkesir, Manisa, Kahraman Maraş Sütçü İmam, Hatay Mustafa Kemal, Konya Selçuk Üniversiteleri bunlardandır. Sonradan kurulanlar arasında Yozgat Bozok Üniversitesi gibi... İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Konya, Samsun, Gaziantep, Kayseri gibi vilayetlerde vakıf üniversiteleri kurdular. Buralarda bile nasıl bir tedbirse mesela Fatih Üniversitesinin ilk rektörü kendilerinden değildi. Mayınları temizletmek için olsa gerektir.  Doğuya gittiğinizde bu daha rahat olabilmektedir, bugün bile rahat olabilmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu çok fazla kontrol edilmediği için oralarda fazla miktarda yuvalandılar. Bugün bile Güneydoğu Anadolu’daki Üniversiteleri sığınma evi olarak görebilmektedirler.

Doktora üretim merkezleri kurdular. Devamlı surette doktoralı adam yetiştirdiler, bir yerlere idareci tayin ettirme yoluna girdiler. 2000’li yıllardan itibaren yeterince kuvvet buldukları için bunu açık yapmaya başladılar. Yutturabildiklerine; “Seninle beraberiz, seni biz idare ederiz” gibi telkin veya tehditle yaklaşarak işlerini yaptırdılar. 2012 yılına gelindiğinde 35-40 civarında Devlet Üniversitesinde Rektörlük aldılar. Üniversitelerdeki kadrolaşma; silahlı kuvvetler, emniyet veya adliye kadar değildir. Ama gelecekte oraları da ele geçirecekleri bir gerçekti.

Diğer bir husus: Üniversitelerde 1416’lık ve ÖYP’liler gibi bizim iki kanayan yaramız vardır. Hepsini aynı kategoride değerlendirmek, suçlamak doğru değildir. Ama 2000’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla Üniversiteler adına alınıp Yurt dışına yüksek lisans ve doktora eğitimine 1416 sayılı kanunla gönderilenlere 1416’lıklar diyoruz. Geçmişte de 1416 sayılı kanunla akademik eğitime gönderildi. Fakat belli bir zaman sonra bütün imtihanlar, sistemler tamamen bunların (FETÖ) ellerine geçti.  Bunlar eğitimlerini tamamlayıp Türkiye’ye dönüyor, döndüğünde de biz bunları tayin etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü kanun öyle emrediyor. Bu kanunun değiştirilmesi için yıllardır yalvarıyoruz, ama değişmedi Hala 1416’lık tayini yapıyoruz ve bunlardan ne çıkacak bilmiyoruz hiçbirini tanımıyoruz. Aslında bu kanun gayet iyi bir maksatla çıkarılmış. Üniversiteler için yurtdışına ilim adamı gönderiyor, yetiştirip getiriyor, size de teslim ediyor. Her türlü masrafını Milli Eğitim Bakanlığı karşılıyor. Çıkış maksadı iyi, fakatson zamanlardaki çalışma şekli ve hizmet ettiği koridor FETÖ.

Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı da (ÖYP) aslında iyi niyetle getirildi.Kapasiteli çocukların merkezî imtihanla YÖK tarafından yeni kurulan üniversitelere asistan olarak alınması, Üniversiteler tarafından yetiştirilip Doktorlarını tamamladıktan sonra Üniversitesine dönüp orada devam etmesi şeklinde işleyen bir program…. Niyet ve çıkarılış sebebi iyi ama maalesef belirli bir müddet sonra imtihan sistemleri yine FETÖ'nün elinde ve kendileri her şeyi organize ettiği için FETÖ’ne hizmet eden bir sistem haline geldi. Öğretim Üyesi Yetiştirme Programından asistan girenlerin çok büyük bir kısmı da bu hususta şüphelidir. Bunları da tanımıyoruz, doktora bitirip döndüklerinde göreceğiz. Haklarında araştırma yapılacaktır ki bu hususta tedbirler de alındı. Mesela, bunların kadroları –basın; ‘’YÖK asistanları 50d'ye çevirdi’’ feveranı ile haksız bir şekilde tenkit etse de- geçici kadro olan 50d ye çevrildi.. 50d dediğimiz sistem; yüksek lisans ve doktora ile sınırlı bir kadrodur. Bu, terörle ve memlekete zararlı faaliyetlerle alakası olanları ayıklamak için çok iyi bir sistemdir.

Maalesef Kuruluşlarımızın 15 Temmuz öncesi kanunen hareket serbestisi ve hareket kabiliyeti çok azaltılmıştı. 17 Aralık’tan sonra personelin, memurların, çalışanların veya siyasetçinin mahkeme edilmesini zorlaştırıcı kanunlar getirildi. Onlar bile FETÖ’nün istediği şekilde getirildi. FETÖ’nün üzerine gitme zorlaştı. Müesseselerin eli kolu bağlandı. 15 Temmuz öncesi Danıştay, Yargıtay başta olmak üzere Adalet mekanizmasında temizlik yapıldığı zannedilen zamanda bizim yüksek öğretim camiası Mahkeme, Danıştay, Yargıtay kararlarıyla felç edildi. Bizim yönetmeliklerimizin hepsi iptal edildi. 15 Temmuz öncesi. Yüksek Öğretim Kurulu, Üniversiteler felçti. Disiplin yönetmelikleri iptal edilmiş, yok edilmişti. Danıştay tek tek hepsini bitirdi. Bunlar planlıydı ve Danıştay’da, Yargıtay’da hala onlar hâkimdi. 15 Temmuz öncesi bütün kuruluşların yani Bakan’ın, Başbakan’ın,  üniversite rektörü’nün, YÖK Başkanı’nın, herhangi bir müdür’ün maalesef hareket kabiliyeti zayıftı. Kanunen mahkemeye giden FETÖ’cü kazanıyordu.

FETÖ’cüler nasıl tanınıyor? Bir de kripto varmış çünkü…

Açık bir şekilde faaliyette bulunanlar zaten biliniyor. Bunlar, FETÖ sohbetlerine gidiyordu, organize ediyordu. Bunların dışında hiç alakası yokmuş gibi görünen, Kripto diyebileceğimiz var mıdır? O da var, çıkıyor. Bizim şu ana kadar “Bu da var mıymış?” diyebildiğimiz birkaç tane memur çıktı. Memurların hepsini tanımamız da çok mümkün değildir. Bazıları çok farklı kulvarda görünebiliyor. Mesela solcu veya ülkücü görüneni var.

Şundan dolaylı soruyorum, mesela Rektör olarak görevden uzaklaştırılanlar oldu herhalde. Çünkü şimdi öyle bir sistem ki, hakikaten bakıyoruz, üniversitenin hastanesindeki hemşire gitmiş. Ya da Bakanlıktaki müsteşar gitti mi ben görmedim. Genel Müdür gitti mi görmedim. Ya da Bakan Yardımcısı gitti mi çok görmedim. Bakan danışmanları gitti mi çok görmedim. Şunun için söylüyorum görmedim, duymadım ya da okumadım, alta bir temizlik yapıldı ama bugün halen üniversitelerde Rektör düzeyinde halen bunlardan var mı sorusu. Bir de bununla ilgili şunu sorayım: Mesela 15 Temmuz'u yaşadık,  15 Temmuz’dan önce “Türkiye darbe dönemini kapattı.” diyorduk.  Mesela biz, “Darbeler dönemi kapandı. Artık 12 Mayıs’ları, 22 Mart’ları, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları, 27 Nisan’ları görmeyeceğiz, artık o vesayet düzeni bitti.” dediğimiz dönemde 15 Temmuz geldi. Şimdi de artık nasıl?

Seyit Aydın: Rektörlerle alakalı takibat yapılmıştır, yapılıyordur. Nasıl ki biz alakası olanı araştırıyor ve bir şeyler çıktığında, gerekeni yapıyorsak bir bağlantısı olana gereken yapılır. Tabii bu manada bizim çalışmalarımız bitmiş değil. Bir bakarsınız yeni bilgiler çıkar ve bilgiler ışığında gereken yapılır. Elimizde FETÖmetre yok; Allah adaletsizlik ve haksızlık yapmayı nasip etmesin.

Peki mağdur edebiyatı yapıyor mu bunlar? Hatta bu mağdur edebiyatını onlar için değil de hocam Türkiye geneli için soruyorum bir de bu var şimdi ortalıkta gezen.

Seyit Aydın: Mağdur edebiyatı meselesini iki yönlü düşünmek lazım, birincisi akademik düşünmek icap ediyor. Bizim siyasi mülahazalarla konuşmamız doğru olmaz. Mağdur edebiyatını yapıp yüksek sesle şu anda her yerde dile getirenler FETÖ’cülerdir. Bu bariz bir gerçektir. Bunların sesi iyi çıkıyor. Bütün vasıtaları kullanmayı hala biliyorlar, tabik ediyorlar. Dolayısıyla sesleri yüksek çıkıyor. İtiraz dilekçeleri ve savunmalar, mağdur edebiyatını gösteren en bariz numunelerdir. Sayın Cumhurbaşkanımızın; ‘itirazlar tek kalemden çıkmış’ sözünü hepsi doğruluyor. Bunlar; ahiretle tehditle başlıyor. Bu dünyanızı tehdit (yanınıza bırakmayız gibi) le devam ediyor. Sonra sizi; ‘FETÖ’cüleri gizlemekle ve FETÖ’cülükle’ suçluyor. Kendisinin FETÖ’yü gizlemek için mağdur edildiğini idda ediyor.

İtirazında veya savunmasında; “Benim 17 Aralık’a kadar bunlarla münasebetim vardı. Doğruları bilmiyorduk, görememiştik. 17 Aralık - 25 Aralık ta ihaneti fark ettim. Ayrıldım’. Yahut ‘15 Temmuz’a kadar devam ettim. 15 Temmuz akşamı milleti bombaladıklarını, kurşun yağdırdıklarını, katlettiklerini, gördüm, ihaneti ancak fark ettim’. Dese, yazsa pişmanlığının samimiyetini değerlendirmek, dikkate valmak mümkün olabilir. Fakat öyle yapmıyorlar. Az evvel söylediğimiz gibi samimi ifadeler görmeyince dikkate almak mümkün olmuyor. Mağdur edebiyatı burada başlıyor. Onların sesi yükseliyor. Tesirli de olabiliyorlar. Birçok kuruluşta bir yerlere ulaşıyorlar. Televizyon programlarında bunları müdafaa edenler oluyor. Bunlara taviz vermemek lazımdır. Bunların aşağısı yukaruısı diye bir şey de geçerli değil. Çünkü Hava Kuvvetleri imamının bir Yardımcı Doçent olduğu görüldü. İmtiyazlı FETÖ’cü olmamalı.. Köydeki FETÖ’cü bir cami imamını meslekten atarken, FETÖ’cü genel müdür duruyorsa bu bir adaletsizliktir. Makamına ve kimin yakını olduğuna bakılmadan tavizsiz mücadele edilmesi gerekir. Rus Büyükelçisini öldüren de muhtemelen zararsız olarak refere edilen birisidir.

Mağdur edebiyatı bizi korkutmamalı, ürkütmemeli, esnetmemeli, gevşetmemelidir. Mağdur edebiyatını hiçbir zaman dikkate almamalıyız. Çünkü yükselen ses FETÖ sesidir ve bu edebiyat FETÖ tezgâhıdır.

Şu anda az sayıda da olsa gerçek mağdurlar vardır. Ama maalesef gerçek mağdurların sesi de çıkmıyor, sesini kimse duymuyor; onlar kimseye de ulaşamıyor.

Mesela benim bildiğim bizzat bariz misaller vardır. 3. Kolordu komutanı Korgeneral Erdal Öztürk şu anda hapsedilmiştir ve mağdurdur. FETÖ’nün ihanet “Listesine adını muhtemelen FETÖcüler koymuştur. Ben şunu biliyorum ki, Erdal Öztürk’ün darbeci olabilmesi için, hain olabilmesi için güneş batıdan doğması lazımdır. Her Türk insanı gibi; 15 Temmuzda tankların önüne yatanlar gibi vatanseverdir, mazlumdur.

Nasıl almışlar iftira mı ne oluyor sebep ne?

Seyit Aydın: Erdal Öztürk Side’de tatildedir. O ihanetin içinde olan o akşam tatilde olmazdı. Akşam Sayın Başbakanımız televizyona bağlandıktan hemen Erdal Öztürk bağlanıyor. Bunun ihanet hareketi olduğunu söylüyor ve “Bütün birliklerimin Karargâhına dönmesini emrediyorum! Ben de yola çıkıp İstanbul’a geliyorum.” diyor. İhanetin içinde olan böyle konuşmaz. Yola çıkıyor. O arada FETÖ’nün, komuta listesinde Erdal Öztürk’ün adı da var, yazılmış. Ne maksatla yazılmış, bilmiyoruz. Sabah yolda alınıyor ve kendini anlatamıyor. Silahlı kuvvetlerin bizzat zihniyetine, prensiplerine her şeyine uygun bir insandır. Hiçbir zaman başka yere sapmaz, sapamaz. Arkadaşlarına, silah arkadaşlarına da sorsanız Erdal Öztürk’ü bilir. Korkudan konuşamayan olur mu, bilmiyorum; bu dönemde herkes konuşmaya korkuyor biliyorsunuz.

Bir başka vatansever mazlum Çankırı Karatekin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali İbrahim Savaş’tır.  Gözaltına alındı, mağdur edildi. Kendisi Türkiye’ye Sudan’ın kapısını açan adamdır. Sudan daki hizmetlerini bilmeyen yoktur. Üniversite’yi dışarıdan idare etme hevesindekilerin komplosu ile mağdur edildi. Onu mağdur edenlerin bir kısmı FETÖ’den gözaltına alındı. Darısı diğerlerine… Ali İbrahim Savaş’la alakalı iddianamede, “Kendisi FETÖ üyesi olmamakla beraber, onların kadrolaşmasına göz yumdu.” Yazılmış. Kadrolaşma denilenin hepsini isabetli saysak Akademisyen olarak şu anda 13 kişi ihraç edilmiş. Onlardan 2 tanesinin FETÖ’cü olmadığını ben az çok biliyorum. 13 kişi her üniversitede vardır. 700 tane akademisyenin içerisinde, biz de 12 tanesinin işine son verdik. Hakkâri Rektörü Ebu Bekir Ceylan bir başka mağdur, vatanseverdir. Ebubekir Ceylan’a, Ali İbrahim Savaş’a komplo ve tezgâh kuranların sorgulanması lazımdır.,

Bir de düşmanlıklar körükleniyor, herkes birbirini ihbar ediyor. Bize de ihbarlar geliyor. Hiçbir zaman, hayatta alakası olmayan bir adamı yazıyor. Ya dersinden kaldığı çocuk yazıyor, ya mahalledeki husumeti olan birisi yazıyor, memleketinden birileri bir şey yazıyor. Bizde ayıklamak daha kolay. Neticede gözünüzün önündeki bir teşkilat, orada da gizli bir şey çıkabilir mi? Ya çıkmaz diye bir şey yok, bu teşkilat çok sinsi bir teşkilat, çok sıkıntılı bir teşkilat ve organizmanın kalbine girmiş bir teşkilat. Kalpten pompalamak, atmak; kanın bütün hücrelerinden tek tek ayıklama problemi var.

Bunların yüzünden imam kelimesi de rencide oldu. İnsanlar birbirine kötü bir şey söylemiş gibi imam demeye çekiniyor. Bu da kasıtlı yapılmış bir şeydir.

FETÖ ve diğer cemaat ve gruplar arasında bir fark var mıdır?

Sağ tarafta dediğiniz ideolojik camialar, cemaatler FETÖ’ye hep karşı olmuştur. FETÖ de onlara düşman olmuştur.

İdeolojik olarak, milli görüş camiası, ülkücü camia her zaman FETÖ’ye karşı olmuştur. Ters bakmıştır. FETÖ zaten onlara düşmandır. Diğer cemaatler de FETÖ’yü “ehlisünnetten olmamakla” suçladılar.

Yeni bir 15 Temmuz olabilir mi sizce?

Seyit Aydın: 27 Şubat 2016 günü bir televizyon programında: “Devletin zirvesinde PDY ile mücadele azminin olduğunu, bu azmin aşağıya indikçe kaybolduğunu”  belirtmiş ve paralel devlet yapılanmasıyla mücadele eğer gevşetilirse, hakkı verilmezse, bir şekilde dejenere olursa, mücadele zayıflarsa FETO’nun başarılı olabileceğinden, hatta bir şeyler yapacağından endişe ettiğimizi söylemiştik. Kötü şeyler yaşayacağımızı o zaman söyledik. 17- 25 Aralık’tan sonra bir mücadele görüntüsü vermek suretiyle mücadele edilmeme sıkıntımız oldu. “Yeni bir 15 Temmuz olur mu?” sorusuna ben “Bir ah çeksem, karşıki dağlar yıkılır.” Diyerek cevap vermeye başlarım. Maalesef 17-25 Aralık’tan sonra “Şuraya dokunmayalım zararı yok, buraya değmeyelim idare eder. Falancanın çocuğu, filancanın yeğeni, filancanın yakını, falancayla çalışmıştı. Geçmişte menfaat birlikteliğimiz olmuştu…” gibi bakış açıları mücadeleyi imkânsız kılmıştır. Ayrıca, kanunlarda sıkıntılar vardı. Zaten bir de içinize sızmış bilmediğiniz çok şey vardı. O da bunu hazırlıyordu. Aynı vaziyeti yavaş yavaş bazı yerlerde görmeye başladık. Mücadelede gevşeme vardır. İslam’ın ilk fetih yıllarında Memleketlerin birinde: Yerliler, bizimkiler fethettiği zaman cami yapıyorlar ama kiliseye dönebilecek şekilde yapıyorlar. Bizans işgal ederse kiliseye çeviriyorlar. Kim kazanırsa ondan yana oluyorlar. Dolayısıyla oranın en eski yerlilerine dönek denmiştir. 17-25 Aralık’tan sonra Türkiye’de ciddi bir kesim “Ne olur ne olmaz ortada durayım, kilise kazanırsa hemen o tarafa dönerim.” modunda oldu. Bu, bizi 15 Temmuz'a getirdi. Şimdi 15 Temmuz oldu, 15 Temmuz’dan sonra önce “Vatan, Millet, Sakarya” diye başladık işe; daha sonra “Acaba FETÖ’de işin ucu bana dokunur mu?”ya döndük. “Benim geçmişte bir dirsek temasım oldu mu?” gibi düşünenler oldu. Asıl 15 Temmuz gecesi meydana inen aziz milleti görmek lazım, anlamak lazımdır. Mücadeleyi gevşettik. Ayrıca mücadele adı altında tatbikatlar alakasız kesimlere, millete yayılırsa Bu FETÖ’nün istediği bir durumdur. Yani aşağıda ciddi manada mücadele ediyoruz görüntüsü ile FETÖ başkalarını mağdur ettirmeye çalışıyor.  Bu gevşeme ve hata devam ederse yeni bir 15 Temmuz yaşamamız kaçınılmaz olur. Bu gidişle küçük çaplı yeni bir 15 Temmuz daha yaşayacağız. İktisadi manüplasyonlar ve terör saldırıları da FETÖ vak’asından müstakil değildir. Muvaffak olurlar mı? Hâşâ! Bu millet çok büyüktür. Bu devlet çok kuvvetlidir, güçlüdür. Muvaffak olamazlar; bu bir tarafa ama niye bir 15 Temmuz daha yaşayalım? Yani 250 şehit niye verelim? Niye yaşayalım? Yaşamayalım. Tedbirleri kısmayalım. Sıkıntıya girmeyelim. Gevşetmeyelim. Müsamaha etmeyelim Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman ne dedi? “Acırsanız, acınacak hale düşersiniz.” Az kaldı acınacak hale düşüyorduk. Milleti topluca imha edeceklerdi. Şu andaki gibi her şey hukuki olarak işlemeyecekti. Onlara karşı hukukl şliyor. Millete karşı hukuk işlemeyecekti; imha planı işleyecekti.. Zaafa düşmeyelim. Adalet içerisinde hiçbir zaman müsamaha etmeden FETÖ’nün bütün damarlarını kesmek lazım.

FETÖ ile PKK, PYD, DEAŞ vs. beraber çalışıyorlar. Terörle mücadelede zaafları da telafi etmek içn FETÖ mühim. Emniyet teşkilatının tamamına yakınının FETÖ cü olduğunu düşünürsek Emniyet ve Jandarmada acilen yeni bir yapılanma ve kadro kurmak gerekir. Teşkil edilen kadrolar kısa zamanda yetişmiş elemana dönüşmelidir. Ayrıca emniyet kontrollerinde halkımızın kolluk kuvvetlerine yardımcı olmASI LAZIMDIR. Arama tarama yapılırken kendisinin bir şüpheli muamelesi görmesi şeklinde değil de teröristin de aynı yollarla ve vasıtalarla gelip saldırmaya hazırlandığını düşünmesi lazımdır. Kolluk kuvvetlerinin yaklaşımını  bu anlayışla değerlendirmesi lazımdır.

FETÖ ile İslami cemaatler aynı mıdır, onlar da birer tehlike midir?

Seyit Aydın: FETÖ dini bir cemaat değildir. Fetullahın kendisi bunu açıkladı. FETÖ milletin bir ideolojisi de değildir. Cemaatlerle FETÖ’yü aynı kategoride göstermeye çalışanlar, İslam’a düşman olduklarını direkt söyleyemiyorlar. Bu yolla ve sinsice izhar ediyorlar. Ayrıca Türk Milletinin vazgeçilmezi olan tasavvufu yok ederek; maneviyatsız, kuru bir İslam anlayışı ile Vehhabiliği işlemeye çalışıyorlar. Bunlar milletin gönül pınarlarını kapatma gayreti içindedirler. Ahmed Yesevi’leri Mevlana’ları, Hacı Bektaş-ı Veli’leri, Hacı Bayram-ı Veli’leri, Akşemseddin’leri,  Piri Baba’ları, Şeyh Şaban-ı Veli’leri yok etme, onların yollarını yok etme, onların gönlünü, milletin gönül pınarını, maneviyatını yok etme maksadı gütmektedirler. Bunlar Türkiye’yi 1930’lara geri götürme hevesindedirler. Dindarlara düşmanlıklarını kusmak için bunu bahane ediyorlar. FETÖ’yü bir istismar vasıtası yapıyorlar. ‘Cumhuriyet adalet demek’miş. Bunların Cumhuriyeti ile Türk milletinin Cumhuriyeti farklıdır. Bunların cumhuriyeti de FETÖ nünki gibidir Dertleri cumhuriyet değil, millete düşmanlıktır. Millete ve milletin değerlerine düşmanlıkları FETÖ ile ortak noktalarıdır. Müslümanlara düşmanlıklarını başka türlü izhar edemiyorlar. Biz bunların adaletini en son 28 Şubat’ta gördük, yaşadık, canlı şahit olduk. Bir tanesi çıkıp; “28 Şubat’ta 500 kişi şikâyetçi olmuş diyebiliyor. İnsanların ‘lanet olsun, uğraşmayayım. Kimi dava edeyim, kimi kime şikâyet edeyim.” Deyip geçişini istismar ediyor. Halbuki mağduriyetin dağları aştığını çok iyi biliyor. Samimiyetsizliğini sergiliyor; Bunlar milletin gönül pınarlarını kapatıp, milleti değiştirip, milleti tamamen yok edip, başka bir millet haline getirirerek kullanmanın derdindedirler. Zaten FETÖ de yeni bir din kurup başka bir şey icat etmek istiyor. Cumhuriyet masalcıları ve FETÖ’nün hedefleri aynı: Parçalanmış bölünmüş küçültülmüş, ülkecikler haline getirme vs.. Fakat  millet artık o günleri geride bıraktı ve o fosillere itibar etmez. Millet devletiyle bütünleşme yolunda çok büyük adımlar attı. Bu devlet de millileşti. Bunlar artık inşallah prim yapmaz, televizyonlarda çıkar boy gösterirler; konuşurlar, çok hasret duyarlar ama o hasretlerine hiçbir zaman kavuşamazlar. Cumhuriyet masalları bitti, cumhuriyet milletin cumhuriyetidir; onların değil. Cumhuriyet masallarıyla bir yerlere varamayacaklardır.

15 Temmuz şunu gösterdi: Dünyada böyle bir millet yoktur. Bu milletin değerleri işte başkadır. Genetiği farklıdır. Gönül pınarları açıktır. 2008’de Hırvatistan milli takımını Milli Takımımın yenmişti. Hırvat milli takımının antrenörü inanamıyordu. “Fizik kanunlarına göre mümkün değil, başka bir şey var!” diyordu hatırlarsanız. Gerçekten bu millet başka türlü izah edilmez. Geçenlerde haberlerde Samsung dünyada Note 7’yi toplatmış. Türkiye’den geri veren yok, vermiyormuş. Sebebi; Türkler bize bir şey olmaz diyor.

Her tarihî hadisenin bir zahiri, bir de hakiki sebepleri olur. Bizim tarihimiz var, yaşadığımız coğrafya var. Dünyaya hâkim olma noktalarından; Hazar, Venedik, İskenderiye, Basra hattının tam ortasındayız ve bizim bu civara yayılmamız tehlikesi başkaları tarafından söyleniyor. Bu bizim tarihi olarak devamlı tacize, tecavüze, saldırıya uğramamızın ana sebebidir. Türkiye şu anda psikolojik olarak İslam Dünyası’nın ümidi haline geldi ve diğer siyasi gelişmeler de yaşanmaya başladı. Dünya’da 1,8 Milyara yakın Müslüman nüfus yaşıyor ve bu manada Türkiye ticaretini Afrika’ya, Asya’ya çevirdi.  Yani Avrupa ile %50 olan ticaretimizin alternatiflerini bulmaya başladık. Mesela 1960 yılında Adnan Menderes’in idam edilmesinin sebeplerinden birisi, “Biz size mahkûm değiliz, yüzümüzü Doğu’ya döneriz.” demesidir. Bizim Devlet-i Aliye’nin, Osmanlı’nın yıkılış sebeplerinden bir tanesi Hindistan ile bağımızı kesmektir. Bu hususta İngiltere’de yazılmış doktora tezleri var, bizde maalesef bir şey yoktur. Biz ticarette de yavaş yavaş o tarafları gördük. Dünya’da bizi gördü, bizim gördüğümüzü de gördü. Yani İran, Hindistan üzerinden çok şey yapabileceğimizi, Afrika’da çok şey yapabileceğimizi gördük. İslam Dünyası’nda ümit olduğumuzu gördük. Bu manada bize taarruz, tecavüz, saldırı bitmez bu terörü 2019 sonunda bitiririz inşallah. Allah’ın izni ile 2020’lere terörsüz girme ihtimalimiz de yüksektir. Ama içeride çok iyi bir konsensüs, çok iyi bir beraberliği temin etmemiz icap eder. Zahiri olarak ianayasa değişiklikleri, HDP’ye yönelik yapılan operasyonlar mühimdir. Suriye-Irak ile çok alakadar olmak, oralarda sulhun, sükûnun sağlanması için fedakarlıklar yapmak -kardeş ülkelerdir- oraları düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunların hepsi bizi içe kapatma, kendi içimizde boğuşmaya yöneltme sebepleridir. Terörle, saldırılarda, tecavüzlerde, ekonomik manipülasyonlar da olacaktır. Dünya 2009’da krizle boğuşurken biz 2010 da %9.2 büyümeyi yakalamışız. Fert başına gelirimiz düşmemiş, 9200 doların altına inmemiş, 2015’te yine kriz bizi teğet geçiyor. Fert başına gelir 9000 doların altına düşmüyor. Bunlar birilerini rahatsız ediyor. Çare milli birliktir. Yüzümüz doğru yöndedir; o yönden dönmemektir. Bizi dinlediğiniz, fikirlerimizi aldığınız için teşekkür ediyoruz.

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı