THY - Orta Avrupa Eylül

Timar sisteminin kökeni nedir?

Timar sisteminin kökeni veya Osmanlılar’a özgü olup olmadığı meselesi, son zamanlarda eski hararetini kaybetmiş olmakla birlikte, Osmanlı tarihçiliğinin en sert tartışma konularından birisidir. Oryantalistler, genelde, Osmanlılar’ı birçok müessesede olduğu gibi timar sisteminde de Bizans geleneğinin yeni bir takipçisi olarak görürler.

Türk tarihçileri ise, Bizans etkisini kabul etmekle birlikte, daha ziyade Türkiye Selçukluları aracılığıyla tevarüs edilen Türk-İslâm mirasını vurgularlar. Konunun bu şekilde köken meselesi üzerine bina edilen bir zeminde tartışılmasının, özelde bazı önemli noktaların aydınlatılmasında inkâr edilemez faydalar sağlayacağı açık olmakla birlikte, genel itibariyle bir kördüğümle sonuçlanması da kaçınılmazdır.

Zira yakın veya aynı coğrafyalarda hükümran olmuş farklı devletlerin, benzer meselelerin hallinde orijinal çözüm yolları geliştirebilecekleri gibi birbirlerinden az veya çok etkilenebilecekleri de aşikârdır. Devlet topraklarının, hizmet karşılığı belli kişilere dağıtılmasına dair kayıtlar hayli eskilere kadar uzanmaktadır. Eski Mısır’da, firavunların Nil vadisindeki toprakları askerler arasında bu şekilde taksim ettikleri bilinmektedir.

Müslümanlar’ın yeni bir güç olarak tarih sahnesine çıktıkları dönemde de Hz. Peygamber’in fethedilen toprakları gaziler arasında paylaştırdığı, Hz. Ömer zamanında bu konuda bir takım düzenlemeler yapıldığı ve uygulamanın daha sonra da devam etmiştir. Osmanlılar’ın komşusu Bizans İmparatorluğu’nda, “pronoia” ismi verilen ve askerlere yahut sivil şahıslara hizmet karşılığı belirli miktarlardaki devlet topraklarının tahsis edilmesi esasına dayanan bir uygulama vardır.

Pronoialarda, toprak ve üzerindeki halk imparatorun malı sayılır, bu yüzden pronoia sahibi toprağı satamaz, miras bırakamaz, başkasına devredemez ve hizmetini yapmadığı takdirde arazisini kaybederdi. Ancak imparatorluktaki merkezî otoritenin zayıflamasıyla pronoia sahipleri, toprakları ve bu topraklardaki halk üzerindeki hak ve yetkilerini son derece genişlettiler.

Büyük Selçukluların askerî-idârî teşkilatında önemli bir yeri olan “iktâ” sisteminde, toprağın mülkiyeti devlete ait olup, dirlik sahibi bölgesindeki halktan yalnızca kanunlarca belirlenmiş miktarlarda vergi tahsiline yetkiliydi. İktâyı tasarruf eden kimse, memur kılındığı hizmetleri yapmazsa arazi elinden geri alınırdı. Aynı hizmetleri yerine getirmek şartıyla ve aynı kanunî çerçevede arazinin babadan oğula intikaline müsaade edilirdi.

Gerek Türkiye Selçukluları’nda gerek Büyük Selçuklu enkazı üzerinde yükselen diğer birçok devlette iktâ sistemi benzer veya gelişmiş şekillerde uygulandı. Hizmete karşılık toprak tahsisi uygulaması, çeşitli devletler tarafından, kendi devlet felsefeleri, idarî ve sosyal karakterleri ile ihtiyaçları paralelinde benimsenmiş ve bir hayat alanı bulmuştur.

Esasında ulaşım vasıtalarının sınırlı ve masraflı olduğu, iktisadî yapının daha ziyade ziraata dayandığı ve bu yüzden de vergilerin genelde aynî olarak, yani mahsul şeklinde tahsil edildiği bir zamanda, bir takım hizmetlerin karşılığının timar ve benzeri şekillerde ödenmesi ekonomik açıdan tâbi bir durumdu.

Ömer Lütfi Barkan’ın da işaret ettiği üzere sisteminin kime ait olduğundan ziyade tatbik edildikleri zaman ve zemine yahut aktörlere göre numunelerin kazandıkları yeni muhteva özeliklerinin tespiti, tarihî gelişimlerinin tahlili ve nihayet sonuç veya sebep statüsünde o toplumda ne gibi roller ifâ ettiklerinin analizi, bizi çok daha verimli çalışmalara yönlendirecektir.