THY- 77 TL

Vak’a-yı Vakvakiye veya Çınar Vak’ası nasıl meydana geldi?

1656 yılında İstanbul, yine günlerce süren büyük bir isyana sahne oldu. İsyanın sebebi öncekilerden pek de farklı değildi. Sultan İbrahim döneminde 1645’te başlayan Girit kuşatması yaklaşık 24 yıl devam etmiş ve bu uzun kuşatma devletin malî yönden zor duruma düşmesine sebep olmuştu. Ekonomik olarak sıkıntıda olan devlet, askerin maaşını da ödemekte zorluk çekmekteydi. Ayarı düşürülmüş akçe ile askerin bir bölümünün maaşları verildi. Ancak bu da derde deva olmadı. Çünkü İstanbul esnafı, ayarı düşük akçeyi almak istemiyordu.

Değeri düşük akçeyle alışveriş yapamayan asker her gün kavga çıkarıyor ve onlarca şikayetçi İstanbul kadısının kapısına dayanıyordu. Girit kuşatmasındaki askerin bir bölümünün İstanbul’a gelmesi işleri daha da karmaşık hale getirdi. Yıllarca savaş meydanlarında sıkıntı çeken bu askerlerin de uzun süredir verilmeyen maaşları kırkık akçe ile ödenmeye çalışılınca sipahi ve yeniçeriler homurdanmaya başladılar.

Bu askerler ağa kapısına gelip, “Sultanım, o sezsiz adada [Girid] taş yaslanup toprak döşettik. Dîn-i mübin uğruna gaza eyledik. Buna rağmen dokuz aydır maaşımız verilmedi. Hâlimize merhamet buyurup hakk ettiğimiz aylıklarımızı ihsân eyleyiniz” diye feryad ederek şikâyette bulundular.

Ancak Kulkethüdası Osman Ağa’nın haklarını istemeye gelen askerleri ağır bir şekilde azarlaması bardağı taşıran son damla oldu. Askerler doğruca Orta Camii’ye gittiler ve burada bekleyen yeniçerilere neler olduğunu anlattılar. “Bu ne olmayacak iştir” diyen yeniçeriler için için kaynamaya başladılar.

Bu durumdan sipahiler de şikâyetçiydi. İleri gelen sipahi reisleri, “Baka yoldaşlar! Aylıklarımıza züyuf akçe çıkıp, o dahi yeniçerilere verilüp, bizler nice ay bekleriz. Ulûfemiz verilmez. Yarımız ulûfe almadan defter kapandı. İnşallah gelecek aylıkta veririz, sabreylen derler. Yem ve yiyecek borç ile. Han köşelerinde aç ve muhtaç bekleriz. Aldığımız ulûfe hancıya olan borcumuza yetmez. Bu zillet ve horluğu ne zamana kadar dayanırız... Varalım yeniçeri yoldaşlarımızla birleşüp, bu derdin çaresini görelim” deyip topluca yeniçerilere katılmaya karar verdiler.

Sipahilerin de kendileriyle kader birliği yaptığını gören yeniçeriler kendilerine daha fazla güvenmeye başladılar. 2 Mart’ta sipahiler, yeniçeri kışlalarında misafir edildiler. Bütün gece nasıl bir hareket planı takip edeceklerini müzakere ettiler. Sabah olunca padişahtan ayak divânı toplamasını ve isimlerini yazdıkları otuz kişinin idam edilmesini istemeye karar verdiler.

3 Mart’ta da bu isteklerini yineleyen askerler, kendilerine gönderilen nasi-hatçileri ise dinlemediler. Cuma namazından sonra İstanbul esnafı dükkânlarını kapattı ve bu durum isyan bitene kadar da yaklaşık bir hafta devam etti. Sultan IV. Mehmed, durumun gittikçe ciddileştiğini görünce, Alay Köşkü’ne gelerek buradan asilerin sözcüleri olan Mehter Hasan Ağa, Şâmlı Mehmed ve Karakaş Mehmed ile konuştu.

Hasan Ağa, padişaha dua ettikten sonra askerin şikâyetlerini tek tek saydı ve daha sonra idam edilmelerini istedikleri otuz kişinin isimlerinin yazılı olduğu bir kâğıt çıkardı. IV. Mehmed, isimleri yazılı kişilerin görevlerinden alınacaklarını kaymakam aracılığıyla askere iletmesine rağmen asiler hep bir ağızdan “Hayır istemezüz” diyerek itiraz ettiler. İsyanın giderek büyüyeceğini gören padişah, isimleri yazılı kişilerin bir kısmının idam edilmesini ferman buyurdu. İdam edilmesi istenenlerden Has-odabaşı Hasan Ağa, Hoca Bilâl Ağa ve Hazînedâr Yusuf Ağa sarayın denize bakan duvarlarından sarkıttıkları iplerle aşağı indiler ve doğruca Üsküdar’a kaçtılar.

Ancak idam edilmeleri istenenlerin diğerleri bu sondan kurtulamadılar ve cansız bedenleri saray duvarının dışına atıldı. Asiler, idam edilenlerin cesedlerini teker teker Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağacına astılar. Böylece bu isyan tarihlerimizde “Çınar Vak’ası” olarak anılmaya başladı. Bir hafta boyunca isimleri defterde yazılı olanlardan yakalananlar önce idam, daha sonra da bu çınarda baş aşağı asılarak halka teşhir edildi. Ölülerin baş aşağı asılması nedeniyle bu olay, İslâm inanınışına göre
cehennemdeki meyveleri insan kafası olan Vakvak Ağacı’na telmihen “Vak’a-yı Vakvakiye” olarak da adlandırıldı.

İdamların ardından isyan da yavaş yavaş duruldu. İstanbul esnafı ve halkı da rahat bir nefes aldı. Ancak harem ağalarının nüfuzunun kırılmasına rağmen, bu sefer de şehirdeki sipahi ağaları her istediklerini yaptırmaya başladılar. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın yerinde benzetmesiyle “Kabak gitmiş patlıcan gelmişti’. IV. Mehmed, bu gelişmeler üzerine yeniçerileri kendi yanına çekerek sipahi ağalarını sarayda katlettirdi. Böylece Mart’ta başlayan isyan Haziran’da sona erdirilmişti.