Türkiye'nin darbeler tarihi

Türkiye'nin darbeler tarihi

Türkiye’de darbeler çağı, demokrasinin "Kerbela"sı olarak anılan 27 Mayıs darbesiyle açıldı. 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 darbe teşebbüsleri, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 post-modern darbesi, 27 Nisan 2007 e-Muhtırası, 17-25 Aralık Yargı darbesi girişimi ve son olarak 15 Temmuz 2016 Fethullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ/PDY) darbe kalkışması, 27 Mayıs 1960’ta başlayan darbeler zincirinin birer halkası oldu. Yarım asrı aşkın süredir millet iradesine tahammül edemeyen darbeci zihniyet, milletin karşısına son olarak sinsi FETÖ yapılanmasıyla çıktı.

İLK DARBE: 27 MAYIS

27 Mayıs’a giden yolun en önemli kilometre taşı 1946 senesi oldu. Bu sene içinde 7 Ocak 1946 tarihinde Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın önderliğinde Demokrat Parti kuruldu. DP’nin 26 Temmuz 1946 tarihinde girdiği ilk seçimlerde 465 milletvekilli sandalyesinin 273’ü için aday gösteren DP, 66 milletvekili ile TBMM’ye girdi. 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerde ise DP iktidara geldi. Yüzde 53.6 oy alan ve 408 milletvekili çıkartan Adnan Menderes’in partisi Demokrat Parti, iktidar oldu. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’de köklü değişiklikler yaşandı ve büyük hizmetler birbiri ardına gerçekleştirildi. Yıllar yılı CHP’nin tek parti diktasında baskı altında yaşayan halk, DP ile birlikte zincirlerinden kurtuldu.

EZAN YASAĞININ KALDIRILMASI, İSLAM DÜŞMANLARININ TEPKİSİNİ ÇEKTİ

16 Haziran 1950 tarihinde Ezan’ın Arapça okunması yasağını kaldırarak milletin inancına yapılan saygısızlığa son veren DP, vatandaşın dinini özgürce yaşayabilmesi adına çok önemli bir adım attı. Yasağın kaldırılması İslam düşmanlarının büyük tepkisini çekerken, Müslümanların DP'ye teveccühünü artırdı.

YATIRIMLAR TAM 7 KATINA ÇIKTI

Demokrat Parti’nin kısa sürede imza attığı köklü değişimler, toplumda büyük rahatlamaya neden oldu. 50’li yıllarla birlikte ülkede yatırımlar büyük oranda arttı. Yatırımlar, önceki iktidar dönemine göre kısa sürede tam 7 katına çıktı. Özellikle kırsal kesimde yaşayanlar, DP döneminde refaha kavuştu. 1953-1954’te Türkiye, dünyanın sayılı hububat üreticisi ülkelerinden biri konumuna geldi. 1950’ye kadar yüksek yükleme ve boşaltma kapasitesine sahip modern limanlardan, barajlardan, santrallerden mahrum olan Türkiye, bu alanlarda büyük atılımlar yaptı. Türkiye’nin gayrîsafî millî hasılası 1950 yılında 10 milyon TL iken, 1960’ta beş misli artarak 50 milyar TL’ye yaklaştı. Bunun sonucu olarak köylünün ürünü, zanaatkârın emeği değerlendi, halkın refah seviyesi arttı ve yüzü gülmeye başladı.

DARBENİN ARKASINDA CHP VARDI

Yapılan kalkınma hamleleri kırsaldan şehre doğru bir nüfus akışını da beraberinde getirdi. Bunun sonucunda şehirlerimizin nüfusu bunun sonucu olarak hızla arttı. Şehirleşme hız kazandı. İstanbul ve Ankara’da yeni yollarla bulvarlar açıldı. Bunlar, CHP yöneticilerini en çok kızdıran yatırımlardı. Bu kadar geniş yolları havsalasına sığdıramayanlar, “Adnan Menderes bu yollara uçak indirecek” diye alay ediyorlardı. Çimento ve şeker fabrikaları açıldı. Barajlar ve elektrik santralleri yapılıp, elektrik üretimine ağırlık verdi. İlk Yabancı Sermaye Kanunu 1954 ilkbaharında yürürlüğe girdi. Bu yüzden CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Demokrat Parti iktidarını, “vatanı yabancılara satmak”la suçladı.

DEMOKRASİNİN KERBELASI

Türkiye'de DP iktidarının birbiri ardına gerçekleştirdiği kalkınma hamleleriyle, köylü ve fakir halkın refahının artmasına tahammül edemeyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve İsmet İnönü, yaptığı tahriklerle darbe heveslilerine yol açtı. 1957 seçimlerinden sonra söylediği, "Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır" sözüyle darbeye kapı aralayan İnönü, darbecilerin yanında olduğunu gösterdi. Askeri, siyasi ve uluslararası bir koalisyonun 27 Mayıs 1960 günü gerçekleştirdiği darbe, milletin tercihlerine yapılan müdahalelerin başlangıcı oldu. Başvekil Adnan Menderes ve hükümetine, millet iradesine duydukları kinle darbe yapan cuntacılar, alçakça darbe yaptıkları hükümeti, kurdukları sözde mahkemelerde düzmece yalanlarla yargıladılar. Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başvekil Adnan Menderes olmak üzere çok sayıda siyasiyi, hapsettikleri Yassıada'da insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Başvekil Menderes’e, dinlenmesini engellemek için 12 metrekarelik odasının üzerinde sürekli çalıştırdıkları makineden, göğsünde sigara söndürmeye kadar varan işkenceler uyguladılar.

MİLLET İÇİN ÇALIŞAN BAŞBAKANI ASTILAR

Yapılan sözde yargılamalar sonucu Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu hakkında idam kararı çıktı. Celal Bayar yaş haddinden dolayı idamdan kurtulurken, 16 Eylül 1961’de Zorlu ve Polatkan, 17 Eylül 1961’de ise Menderes asıldı.

MİLLETİN VİCDANINDA LANETLENDİLER

Türkiye’nin ilk darbesi olarak tarihe geçen 27 Mayıs müdahalesiyle halkın oylarıyla seçilen ilk Başbakan Adnan Menderes’i uydurma sebeplerle astıran darbeciler, ne yazık ki mahkemelerde yargılanamadı. Fakat milletin vicdanında kıyamete kadar lanetlenmeye mahkûm oldular. Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’un, ‘Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor’ sözleri, darbeye dışarıdan omuz verenlerin olduğunun en net delili oldu.

27 MAYIS'IN TAHRİBATI HÂLÂ SÜRÜYOR

Bununla birlikte 27 Mayıs askerî darbesinin Türkiye’de meydana getirdiği siyasi, ahlaki, hukuki tahribat da sürmeye hep devam etti. 27 Mayıs ve sonrasında girişilen darbe faaliyetlerinde yer alan asker ve sivil tüm hainler, yargılanacaklarına hiç inanmadılar ve azgınlıklarını hep sürdürdüler. Yasama, yürütme ve yargı arasında çıkan gerginliklerin tamamının arkasında da hep 27 Mayıs'ın gölgesi oldu.

* * *

12 MART 1971 MUHTIRASI

12 Mart 1971 muhtırası ise TSK’nın, siyasi hayata yönelik ilk post modern müdahalesi olarak tarihe geçti. Muhtıranın verildiği gün dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in “Bu muhtıra bana karşı verilmiştir” diyerek şapkasını alıp gitmesi, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerinin de kapısını araladı. Darbecilerin planladığı gibi üç gün önce, yani 9 Mart 1971’de komünist bir ihtilal olsaydı, rejim değişikliği nedeniyle 3 milyona yakın insan katledilecekti.

DARBE, CHP ESKİ MİLLETVEKİLİNİN EVİNDE PLANLANDI

7 Mart 1971 akşamı, gerçekleştirecekleri darbenin değerlendirme toplantısını yapmak için CHP eski milletvekili Fakih Özfakih’in evinde toplanan darbeciler, harekete liderlik etmek konusunda isteksiz olan Faruk Gürler’in mutlaka ikna edilmesi, gerekirse ekarte edilmesi gerektiği konuşuldu. Fakih Özfakih, “Sayın paşalar, Faruk Gürler Allah mı da her hareketimizi ona endeksliyoruz. Eğer siz Faruk Gürler engelini aşamayacaksanız bana izin verin o engeli aşayım, kendisini vurayım..” sözleri, CHP'nin 27 Mayıs'tan sonra 12 Mart'ın da içerisinde olduğunu gözler önüne serdi.

DEMİREL ŞAPKASINI ALIP GİTTİ

9 Mart günü Hava Kuvetleri Komutanlığı’nda ihtilal için son toplantı yapıldı ve o gece harekâtın gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Toplantıya Faruk Gürler ve Muhsin Batur da katıldı. Batur “Gördüğünüz gibi her şey hazır paşam, sadece sizin emrinizi bekliyoruz” dedi. Bunun üzerine Gürler “Emrediyorum, bu hareketleri durduracaksınız. Çünkü yarın genişletilmiş komuta konseyi var” dedi. Toplantı orada bitti, darbe teşebbüsü de başlayamadan o noktada sonuçlandı. O gece Faruk Gürler’in emriyle bir tür kontrgerilla planı olan “dev-kur” devreye sokuldu. Bu plan NATO üyesi ülkeler için standart hazırlanan, ülkede bir tür sol devrim hareketi başladığı zaman uygulanacak olan direniş planıydı. Bir gün sonraki genişletilmiş komuta konseyinden müdahale kararı çıktı. 11 Mart günü kuvvet komutanlarının yaptığı dörtlü zirvede Memduh Tağmaç da müdahaleye ikna edildi ve 12 Mart günü Demirel hükümetinin istifasıyla sonuçlanan muhtıra verildi. Basın, sendikalar, dernekler ve tüm sol kesim bu muhtıranın altında Batur ve Gürler’in imzasını görünce, 9 Mart Cuntası’nın başarıya ulaştığını sandı. Fakat 9 Mart Cuntası’nın orduda başını çekenler emekli edildi.

REJİMİN ŞEKLİNİ DEĞİŞTİRMEYE YÖNELİKTİ

Bu darbe girişimi Cumhuriyet tarihinde devlet şeklini değiştirmeyi amaçlayan tek darbe girişimiydi. Hedeflediği sosyalist-askeri düzen ile sol kesimden büyük destek almıştı.

* * *

12 EYLÜL: BİR SAĞDAN BİR SOLDAN...

Evren’in “Adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık” dediği 12 Eylül 1980 darbesi ile 49 kişi idam edildi. TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.

BİR GECEDE ELE GEÇİRDİLER

12 Eylül’de sabaha karşı saat 3.00’te her şey hazırdı. Askerlerin aylardır yapmakta oldukları planları tıkır tıkır işliyordu. Birlikler önceden belirlenmiş hedeflere doğru harekete geçti. TRT ve PTT binaları ele geçirildi. İçişleri Bakanlığı’na girildi. Emniyet Genel Müdürlüğü’ne el kondu. Türkiye’nin dört bir yanına dağılan tanklar, silahlı askerler, kent ve kasabaların kritik noktalarını hiçbir direnişle karşılaşmadan birer birer kontrol altına aldılar.

SİYASİLER BİR BİR YAKALANDILAR

Siyasetçiler, askerlerce harekâta karşı en büyük engel olarak görülüyorlardı ve darbenin başarısı bir an önce gözetim altına alınmalarına bağlıydı. Demirel’in evinin çevresindeki korumalar kaldırılmış, yerlerine silahlı askerler geçirilmişti. Sonunda askerler kapıya dayanmıştı. Kapıya tutuklama emriyle gelenlerle beraber Nahit Menteşe de vardı. Ecevit’e ise, darbe haberini Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ verdi. Kapısına tutuklama emriyle gelense, emekli Orgeneral İrfan Özaydınlı’ydı. Erbakan’ın da tutuklanması bu şekilde olmuştu, ancak MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk gibi ikinci adamlar için durum daha farklıydı. 15-20 asker kapılarına gelmiş, silahlarını doğrultmuşlar, hiçbir eşyalarının alınmasına izin verilmeden apar topar gözaltına alınmışlardı.

HALKA RAĞMEN HALK ADINA DARBE

Sıra ihtilâlin radyolardan duyurulmasına geldi. Bildiriyi TRT haber spikerlerinden Mesut Mertcan okudu. Türkiye, o sabah kahramanlık türküleri ve marşlarla uyanıyordu. Sokağa çıkma yasağı konmuştu, halk gelişmeleri tek haber alma araçları olan radyo ve televizyonlardan öğrenmeye çalışıyordu. Öğle saatlerinde Evren, TV’ye çıktı, ihtilâlin sözde gerekçelerini halka anlattı. ‘Askerlerin amaçları; etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç kazandırmak, demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak ve kaybolan devlet otoritesini yeniden geri getirmekti.’ Evren, “Bu sebeple yönetime el koymak zorunda kaldık” sözleriyle konuşmasını bitirdi.

CIA: BİZİM ÇOCUKLAR BAŞARDI

CIA Ankara Şefi Paul Henze’in Kenan Evren’in başını çektiği cuntacıları kastederek “Bizim çocuklar başardı” dediği 12 Eylül askerî darbesi, siyasetin yanı sıra millete de vurduğu darbe ile hatırlanıyor. Cuntanın mimarı Kenan Evren’in “Adaletli olsun diye bir sağdan, bir soldan astık” dediği 12 Eylül darbesiyle birlikte yurt genelinde kurulan sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri 517 kişi hakkında idam kararı verdi. 12 Eylül 1980’den 1984 tarihine kadar 49 kişi değişik şekillerde idam edildi. İdam cezası müebbet hapse çevrilen 50 kişi ise hapishanelerde can verdi. Türkiye’de cunta yönetiminin kısmen sona erdiği 1984 tarihinden bu yana ölüm cezaları uygulanmıyor. Sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam kararları vermenin yanı sıra, 1972’den beri fiilen uygulanmayan idam cezaları da hızla infaz edilmeye başlanmıştı. Politik eylemleri nedeniyle hüküm alanların yanında adi hükümlülerin cezaları infaz edildi.

DARBENİN İZLERİ YILLARCA SİLİNEMEDİ

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in “Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklindeki konuşmasıyla başlayan darbenin travmaları hâlâ silinemedi. 12 Eylül 1980 darbesinin günümüzde ulaşan son kalıntısı ise hâlâ yürürlükte olan ve yapılan kısmi değişikliklerle “yamalı bohça” diye nitelendirilen darbe anayasasıdır. Ak Parti’nin müteaddit defalar yeni anayasa yazılması için davet ettiği muhalefetin uzlaşmaz tutumu nedeniyle hâlâ yürürlükte olan 1980 darbe anayasasının demokrasimiz üzerindeki tehdidi, son olarak 15 Temmuz 2016 FETÖ/PDY paralel darbe kalkışmasıyla bir kez daha ispatlamıştır.

* * *

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ

28 Şubat darbesi ile normal rotasından çıkan Türkiye, maddi ve manevi açıdan tam bir gerileme dönemi yaşadı. Dini ve milli eğitim sekteye uğradı, siyaset büyük yara aldı, ekonomi ise kelimenin tam anlamı ile çöktü. 28 Şubat’tan hemen sonra Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat gerekirse bin yıl sürer” dediği süreç, elbette “bin yıl” sürmedi ama Türkiye en az 20 yıl geriye gitti.

28 ŞUBAT'A GİDEN SÜREÇ

24 Aralık 1995 seçimlerinde, hiçbir partinin tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edememesi nedeniyle 1996 yılı, hükümet kurmaya yönelik nabız yoklamaları ile başladı. 3 Mart 1996’da zoraki olarak kurulan Anayol Hükümeti, DYP liderinin, Anayasa Mahkemesi’nin “Güven ve Çekiç Güç” oylamasını iptal eden kararını öne sürerek ülkenin hükümetsiz kaldığını söylemesiyle yıkılmanın ilk adımı atılmış oldu. DYP liderinin gensoruyla hükümeti kendi bakanlarının da bulunduğu düşürme kararlığı Yılmaz’ı istifa etme yoluna itti. Ve ANAP lideri gensoru oylamasından 1 gün önce Cumhurbaşkanına istifasını sundu.

REFAHYOL HÜKÜMETİNİN KURULMASI

Cumhurbaşkanı Demirel, vakit kaybetmeden hükümeti kurma görevini Erbakan’a verdi. Yılmaz, Erbakan’a umut dahi vermedi. Çiller açık kapı bırakarak bir hafta sonrasına randevu verdi. Çiller’in tartışmalı bir GİK toplantısından sonra partisinden tam yetki almasıyla kurulan Refahyol Hükümeti, 8 Temmuz 1996’da alınan güvenoyuyla resmen Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. hükümeti oldu. Ancak baştan tavırlı medya, daha ikinci ayı dolmadan “türban-sakal” ile ortamı germeye başladı. Refahyol Hükümeti’ni yıkmaya, sonra da Refah Partisi’ni kapatmaya kadar götürecek olan 28 Şubat postmodern darbesi öncesi ve sonrasında bir dizi olay yaşandı. Bu süreç uzun süre Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesi oldu.

28 ŞUBAT 1997: POSTMODERN DARBE

28 Şubat 1997 Cuma günü Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde yapılan MGK toplantısı tam 9 saat sürdü. Toplantıya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Tansu Çiller, Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, İçişleri Bakanı Meral Akşener, Kara Kuvetleri Komutanı Hikmet Köksal, Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmet Çörekçi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri İlhan Kılıç katıldı. Türkiye'de milli iradeye dördüncü müdahale olarak tarihe geçen bu toplantı, postmodern darbe olarak nitelendirildi. Paşaların hedefinde Refahyol hükümeti vardı, gerekçe ise irticaydı!

28 ŞUBAT'IN EN ÖNEMLİ AYAĞI BRİFİNGLERDİ

Genelkurmay Başkanlığı; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeler, Üniversite Rektörlerini ve gazetecileri Karargâha çağırarak “irtica brifingleri” verdi. Refah Partisi hakkında açılan davaların üzerinden birkaç gün geçtikten sonra da “Brifingler” darbe günlüğünü süslemeye başladı. Askerler tarafından yargı mensupları başta olmak üzere birçok meslek grubuna “irticanın içinde bulunduğu durumu ayrıntılarıyla gösteren” brifingler verildi. 11 Haziran 1997’de, Genelkurmay Başkanlığı basına verdiği brifingde “Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan irticaya karşı mücadelede gerekirse silah kullanılacağını” açıkladı. Komutanların irticaya karşı “Batı Çalışma Grubu”nu kurduğu da kamuoyuna yansıtıldı. Çünkü 28 Şubat “postmodern bir darbe” olduğu için, müdahale de yargı ve medya aracılığıyla yapılmıştı. Nitekim Sincan’daki Kudüs Gecesi’nden bu yana önce medya yazdı, ardından savcılar dava açtı ve son darbe ise hakimler tarafından vuruldu.

28 ŞUBAT SÜRECİNDE MEDYA BÜYÜK ROL OYNADI

Refahyol işe başladığı günden itibaren laikçi medya tarafından hiç sevilmedi. Gazetelerin, 30 Ağustos’ta Gülhane yapılacak tören ve resepsiyonu, “Türban krizi” manşetleriyle haberleştirmesi 28 Şubat sürecinin başlangıcı oldu. Resepsiyona sakallı bakan ve korumalarla Erbakan’ın eşi Nermin Erbakan’ın katılıp katılmayacağı ile alakalı atılan manşetler ortamı germek için kullanıldı.

TRT'DE DARBE ÇAĞRISI YAPILDI

12 Eylül 1996 tarihinde Ertürk Yöndem’in hazırladığı ve TRT-1 ile TRTİnt’de yayınlanan “Perde Arkası” adlı program darbe tartışmalarını daha fazla alevlendirdi. Programda, yaşananlar 12 Eylül öncesine benzetilerek Konya Mitingi ve İran görüntüleri yer aldı. Yöndem’in Başkenti sarsan sözleri ise şunlar oldu: “Bugün aradan tam 16 yıl

geçti. En acısı şu ki, bugün yine 12 Eylül 1980 öncesi kara günlere dönmek üzereyiz. Acı ve gözyaşı devam ediyor, katliamlar, ölümler devam ediyor. Ülkemiz parçalanma tehlikesini hâlâ tam anlamıyla atlatmış değil. Dün olduğu gibi bugün de silahlı kuvvetlerimiz ülkemizde 12 Eylül ortamını istemiyor. Ancak, ülkemizin birlik ve beraberliği, demokrasi, Atatürk ilke ve inkılapları, vatan toprakları tehlikeye girdiği an yasanın verdiği yetkiyi kullanmak zorundadır.”

İFTAR DAVETİ VE KUDÜS GECESİ, GÜNLERCE MANŞETE ÇEKİLDİ

Başbakan Necmettin Erbakan’ın 11 Ocak 1997 Cumartesi günü Başbakanlık Konutunda Din adamları ve Kanaat önderlerine verdiği iftar, “tarikat liderleri ve şeyhler" denilerek medya tarafından "şeriat geliyor" algısı oluşturuldu. Daha önce defalarca düzenlenen Sincan’daki Kudüs Gecesi, o sene ilk defa düzenleniyormuş gibi bir hava ile kamuoyuna sunuldu. 30 Ocak 1997 tarihinde, RP’li Sincan Belediyesi’nin düzenlediği gecede Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ile İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Begheri’nin yaptığı konuşmalar ve yapılan tiyatro gösterileri, Türkiye ile ilgili hiçbir mesaj içermemesine rağmen, “İrticanın hortladığını gösteren en güzel deliller” olarak sunuldu. Konu günlerce manşetlerde kaldı. Hedef gösterilen Belediye Başkanı Bekir Yıldız düşüncelerini açıkladığı sıradan bir konuşma nedeni ile tutuklandı.

TANKLARIN SİNCAN'DA YÜRÜTÜLMESİ

Sincan’da Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı’na bağlı 20 kadar tank, 15 kariyer, cip ve Reo’lardan oluşan araçlar Sincan’ın merkezinden geçerek, Akıncı Üssü’ne gitti. Açıklamalarda tankların geçişi “tatbikat” olarak tanıtıldı. Ancak, bu “askeri geçit”, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in ABD’de yaptığı konuşmadaki ifadesiyle “demokrasiye balans ayarı” idi.

BASKILAR HÜKÜMETİ İSTİFAYA ZORLAMAK İÇİNDİ

Brifingde, muhtıralara zemin hazırlayan İç Hizmet Kanunu 35. maddesine de atıfta bulunuluyordu: Silahlı

Kuvvetlerin vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan TC’yi kollamak ve korumaktır. TSK için durumdan vazife çıkarmak bir görevdir. Brifinglerle birlikte Refahyol hükümeti üzerindeki baskılar yoğunlaştı. Kamuoyuna, Refahyol’un yıkılarak yerine yeni bir hükümet kurulduğu takdirde sorunların kendiliğinden hallolacağı pompalanıyordu.

'DARBE KOALİSYONU' BAŞARIYA ULAŞTI

Genelkurmay’ın ışıklarının takip edildiği, ışıkların sabahlara kadar yandığı yönündeki haberler, daha da ötesi önce fısıltı gazetesiyle el altından, ardından basın yoluyla kamuoyuna duyurulan darbe tarihleri, işçi ve işveren kurumlarının bir araya gelerek “Beşli Çete” oluşturup “deklarasyon” yayınlamaları, DYP’deki istifalar ve yoğun istifa tehditleri ve son olarak brifinglerin oluşturduğu hava ile ülkenin içine itildiği gerilim Refahyol’un yıkılması için her türlü ortamın hazırlanmasını sağladı. Erbakan ve Çiller, çözümü koalisyon protokolünde buldu. Protokolde de yer aldığı şekliyle, Başbakanlık Çiller’e devredilerek, Refah Partisi ile yeniden koalisyon hükümeti kurulmalıydı. 8 Temmuz 1996’da güvenoyu alan 54. Hükümet Refahyol, 18 Haziran 1997’de sona erdi.

28 ŞUBAT'IN BİLANÇOSU AĞIR OLDU

28 Şubat’ın ekonomiye darbesi 60 milyar doları buldu. Refahyol yıkıldıktan sonra dört yıl içerisinde tam 19 bankanın içi boşaltıldı. Sadece bu 19 bankanın devlete verdiği zarar 20 milyar dolar civarındaydı. Kamu bankalarının “görev zararı” adı altında Hazine’ye külfeti ise 40 milyar doları aştı. Yani, sadece banka hortumlamalarının ve görev zararlarının devlete verdiği toplam zarar 60 milyar dolar. Böylece Türkiye, 28 Şubat MGK toplantısıyla “irtica”dan kurtulup, IMF’nin boyunduruğuna giriyordu.

YOKSULLUK SINIRI FIRLADI, MİLLİ GELİR DÜŞTÜ

İç borç 6.6 katrilyon liradan 117.3 katrilyon liraya çıktı. Dış borç 84.9 milyar dolardan 119 milyar dolara çıktı. Doların TL karşısındaki değeri 122 bin 420 liradan 1 milyon 350 bin liraya çıktı. Yoksulluk sınırı 62 milyon liradan 1 milyar 2 milyon liraya fırladı. l Kişi başına düşen milli gelir 3 bin 105 dolardan 2 bin 261 dolara geriledi. Enflasyon yüzde 78.6’dan yüzde 92’ye çıktı. Mutfak tüpü 813 bin liradan 14 milyon 820 bin liraya fırladı. Bir litre benzin 28 Şubat 1997’de 84 bin 430 lirayken, 2001’de 1 milyon 302 liraya yükseldi. Gayri Safi Milli Hasıla 192.3 milyar dolardan 169 milyar dolara geriledi. Borçların GSMH’ye oranı yüzde 60’dan yüzde 110’a çıktı. Asgari ücret 143 dolardan 120 dolara düştü. İşsiz insan sayısı 11.5 milyon civarına çıktı. Darbecilerin 'gericilik' bahaneleriyle millet iradesin hiçe sayarak gerçekleştirdiği 28 Şubat postmodern darbesi, Türkiye 20 yıl geriye görütüldü.

MANEVİ VE SİYASİ YIKIMLAR

28 Şubat 1997’den sonra; İHL’ler kapatıldı. 28 Şubat sürecindeki ‘irtica’ gerekçesiyle 1043 subay YAŞ kararı ile ordudan atıldı. Bale ve piyano öğrenmesi serbest olan 12 yaşından küçük çocukların Kur’an kurslarına gitmesi yasaklandı. Hafızlık müessesesi büyük oranda darbe yedi. Başörtüsü yasağı İlahiyat fakülteleri ve İmam-Hatip liseleri de dahil olmak üzere hemen her yere sıçradı. Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatıldı. Erbakan ve arkadaşlarına siyaset yasağı getirildi. Camilerin yapımına kısıtlama getirildi. Birçok vakıf ve derneğin kapısına kilit vuruldu. Siyasetçiler ve gazeteciler düşüncelerinden dolayı hapse atıldı.

YARGILANANLARI YILLAR SONRA TERÖRİST BAŞI GÜLEN SERBEST BIRAKTIRDI

Aradan yıllar geçtikten sonra açılan 28 Şubat davası kapsamında tutuklu yargılanan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir, Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, emekli Orgeneral Çetin Doğan, emekli Tümgeneral Kenan Deniz ve emekli Tuğgeneral İdris Koralp, adli kontrol şartıyla tahliye edilmişti. Darbeci Generallerin tahliyelerinde Fethullah Gülen ile ilgili şok bir ayrıntı ortaya çıkmıştı. FETÖ/PDY İhanet Şebekesi Lideri Fethullah Gülen, Balyoz, Ergenekon ve 28 Şubat davalarından yargılanan generaller için “Bana dokunan bir yanı vardı, yaşlı başlı adamlar böyle orada hesap verince ciğerim yanıyor benim. Elimde bir imkân olsa, ben onların hepsine serbestsiniz derim” dedikten sonra, 28 Şubat davası kapsamında tutuklanan ne kadar general varsa hepsi serbest bırakılmıştı.

* * *

27 NİSAN E-MUHTIRASI

Türkiye 27 Nisan 2007’de, önceki dört darbeden farklı olarak bir e-muhtıra ile karşı karşıya kaldı. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yayımlanan muhtıra, daha bir gününü tamamlamadan Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in yaptığı karşı açıklamayla anlamını yitiriyordu. Genelkurmay Başkanlığı tarafından, Ak Parti’nin adayı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmemesi için yayımlanan bildiride; ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kanunlarla verilmiş görevleri eksiksiz yerine getirme kararlılığında olduğu’’ bildiriliyordu. Kutlu Doğum Haftası’nda ilahi söyleyen başörtülü öğrenciler örnek gösterilerek ‘irtica’dan bahsediliyor ve tehdit içeren ifadeler kullanılıyordu. Tarihe 27 Nisan Muhtırası olarak geçen olay sonrası Ak Parti adına Hükümet sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek, ‘’Bu açıklama hükümete karşı bir tutum olarak algılanmıştır. Demokratik bir düzende bunun düşünülmesi dahi yadırgatıcıdır. Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez’’ sözleriyle, bildiriye karşı sert bir şekilde cevap veriyordu.

BAŞÖRTÜLÜ FİRST LADY FOBİSİ

Gerilimin temelinde görev süresi dolacak olan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine Çankaya Köşkü’ne eşi başörtülü birinin çıkacak olması yatıyordu. ”İrtica” bahanesiyle yapılan 28 Şubat postmodern darbesinin üzerinden geçen 10 yıl gibi kısa bir süre sonra Başkomutanlık görevini Milli Görüş geleneğinden gelen birinin üstlenecek olması, dönemin Genelkurmay karargâhının yanı sıra demokrasiden bi-nasib sivil, bürokrat, gazeteci ve yargı mensuplarını da tedirgin ediyordu.

ADIM ADIM e-MUHTIRA

26 Aralık 2006'da Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “TBMM’deki oylamaya 367 milletvekili katılmazsa oylama iptal olur” dedi. 19 Ocak 2007'de Agos Gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink öldürüldü. 2 Nisan'da ADD, İzmir’de “bayrak mitingi” düzenledi. 4 Nisan'da Başbakan Erdoğan, köşk adayının sivil toplum kuruluşları ile görüşmelerin ardından netleşeceğini bildirdi. 6 Nisan'da Deniz Baykal, Kanadoğlu’nun 367 iddiasına sahip çıktı. 10 Nisan'da Cumhurbaşkanı Sezer son MGK toplantısında, gündem dışı olarak ‘ İrticai akımlar güçlendi’ çıkışı yaptı. 11 Nisan'da Baykal, ‘Başbakan’ın aday olmayacağı müjdesini vereceğine inanıyorum’ dedi.

BÜYÜKANIT, İŞARETİ 12 NİSAN'DA VERDİ

12 Nisan'da Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, yaptığı basın açıklamasında, ‘Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’e sözde değil özde bağlı olmalı.” ifadelerini kullandı. 13 Nisan'da Oramiral Özden Örnek’e ait “Darbe Günlükleri”ni yayınlayan Nokta Dergisine baskın yapıldı. 14 Nisan'da Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademilerinde konuştu, “Rejim hiçbir dönem bu kadar tehdit altında olmadı. Dış güçler ılımlı İslam devleti kurmaya çalışıyor.” dedi.

CUMHURİYET MİTİNGLERİ DÜZENLENDİ

14 Nisan'da “Cumhuriyetine sahip çık” sloganıyla Şener Eruygur’un başkanı olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) tarafından başlatılan Cumhuriyet Mitingleri’nin ilki Tandoğan Meydanı’nda yapıldı. 15 Nisan'da 11. Cumhurbaşkanlığı seçim süreci başladı. Başbakan Erdoğan, aday olmadığını söyledi. 18 Nisan'da Malatya’da Zirve Yayınevi’nde misyoner cinayetleri işlendi.

BEKLENEN AÇIKLAMA: ADAYIMIZ ABDULLAH GÜL KARDEŞİMİZDİR

24 Nisan'da 10 günlük aday başvuru süresinin sona ermesine bir gün kala AK Parti Grup toplantısında Başbakan Erdoğan beklenen açıklamasını yaptı: “Adayımız, Abdullah Gül kardeşimizdir.” Bu arada, seçim yaklaştıkça Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından 26 Aralık 2006’da yazılan bir makalede ortaya attığı “367 garabeti” devreye sokuluyor, ANAP lideri Erkan Mumcu ile DYP lideri Mehmet Ağar’a ‘Meclise girmeyin’ baskısı artıyordu. Mumcu ve Ağar önceleri genel kurula gireceklerini belirtseler de, seçim sırasında tercihlerini girmeme yönünde kullandılar. Onlarla birlikte hareket eden Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan, daha sonra tehdit edildiklerini itiraf edecekti.

CHP, DYP VE ANAP BOYKOT ETTİ

Yapılan ilk tur oylamada TBMM Başkanı Bülent Arınç salonda 368 milletvekili bulunduğunu duyurdu. CHP, DYP ve Anavatan Meclis’i boykot etti. Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur gizli oylaması yapılırken, partilerinin boykot kararına rağmen Genel Kurul Salonu’na giren 6 “şaşkın” CHP’li milletvekili, TBMM Başkanı Bülent Arınç tarafından isim isim tespit edilerek tutanaklara geçirildi. Ak Partililer, CHP’lilere teşekkür ederken, CHP’liler “Vekillerimiz kontrol için girdi” savunması yaptı. Oylamada Abdullah Gül’e 357 oy çıktı, ilk turda 3’te 2 çoğunluk sağlanamadı. 27 Nisan: CHP oylamada en az 367 kişinin bulunması gerektiğini savundu ve bu sayının oluşmadığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

VE E-MUHTIRA YAYINDA

O gece Genelkurmay’da hareketli saatler yaşandığı saat 22’den itibaren televizyon ekranlarından yansımaya başladı. Saatler 23.30’u gösterdiğinde Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde sürpriz bir açıklama yayınlandı. E-muhtıra adı verilen bildiride Kutlu Doğum haftası etkinlikleri ‘Cumhuriyete tehdit’ olarak gösterildi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin laikliğin tartışılması konusuna odaklandığı ileri sürüldü. Bu durumun Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlendiği belirtilerek, “Unutulmamalıdır ki, TSK bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, TSK yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir” denildi.

AK PARTİ'DEN ÇOK SERT CEVAP GELDİ

AK Parti Hükümeti’nin bu bildiriye karşı cevabı çok sert oldu. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Genelkurmay’ın Başbakan’a bağlı ve hükümetin emrinde bir kurum olduğunu hatırlatarak, gece yarısı yayınlanan metnin zamanlamasına dikkat çekti. Çiçek, Hükümet adına yaptığı açıklamada; “Bildiri hükümete karşı tutum olarak algılanmıştır. Genelkurmay Başbakanlığa bağlıdır. Güven ve istikrarı zedeleyenler olumsuz sonuçların sorumluluğunu yüklenecektir” denildi. Ayrıca, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Anayasa Mahkemesi’nin etkilenmek istendiğini kaydeden Çiçek hükümetin laikliğe taraf olma konusunda da herkesten daha fazla hassas olduğunu bildirdi.

CHP YİNE İŞ BAŞINDAYDI

Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, muhtırayı doğal bulurken, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, “Altına imzamızı atarız” dedi. 1 Mayıs'ta Anayasa Mahkemesi CHP’nin 367 konusundaki iptal başvurusunu yerinde buldu ve cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu oyçokluğuyla iptal etti. AK Parti milletvekilleri, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. 4 Mayıs'ta TBMM, AK Parti grubunun teklifi doğrultusunda genel seçim kararı aldı. YSK seçimlerin en erken 22 Temmuz’da yapılabileceğini

açıkladı. 5 Mayıs'ta Mahkemenin kararı sonrasında cumhurbaşkanı oylamasının ilk turu yapıldı. Salonda 367 milletvekili bulunmaması üzerine oylama gerçekleşmedi. Abdullah Gül, cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiğini açıkladı. 13 Mayıs'ta İzmir’de son “Cumhuriyet mitingi” yapıldı.

MİLLET CEVABINI SANDIKTA VERDİ

22 Temmuz'da genel seçimler yapıldı. AK Parti yüzde 46,6’yla yeniden tek başına iktidar oldu. 10 Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı seçim süreci tekrar başladı. 15 Ağustos'ta Başbakan Erdoğan, AK Parti Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısında adaylarının Abdullah Gül olduğunu açıkladı. 20 Ağustos'ta oylamanın ilk turu yapıldı. Gül’ün yanı sıra MHP’den Sabahattin Çakmakoğlu ve DSP’den Tayfun İçli de Köşk için yarıştı. Oylamada 448 milletvekili hazır bulundu. Gül, 341 oy aldı. 24 Ağustos'ta oylamanın ikinci turu yapıldı. 446 milletvekilinin katıldığı oylamada Gül’e 337 oy çıktı.

ABDULLAH GÜL, 28 AĞUSTOS'TA CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ

28 Ağustos'ta Türkiye, 11. Cumhurbaşkanını seçti. TBMM Genel Kurulu’nda yapılan oylamanın üçüncü turunda, salt çoğunluğu sağlayan Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı oldu.

ÖZEL GELDİ, BİLDİRİ GİTTİ

27 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine konulan bildiri 4 yıl 4 ay boyunca yerini korudu. 2011 yılı Ağustos ayı Yüksek Askeri Şurası’nda Genelkurmay Başkanlığı görevine Orgeneral Necdet Özel’in gelmesiyle bildiri 29 Ağustos 2011’de siteden kaldırıldı.

'ŞAPKAYI ALIP GİDEMEZDİK'

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek sonraki yıllarda 27 Nisan 2007 tarihinde yayımlanan bildiriyle ilgili sorulan bir soruyu: “Millet bize yetki verdi. Biz o yetkiyi başkasına devredemezdik, daha evvelki müdahalelerde olduğu gibi şapkayı da alıp gidemezdik. Milletin emanetine sahip çıktık, demokrasiyi de yerli yerine oturttuk” sözleriyle yanıtlamıştı.

KAN DONDURAN İTİRAF

Meclis’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk tur oylamasında meclise girmeyen Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan,  “27 Nisan e-muhtırası”na ilişkin soruşturma kapsamında, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda verdiği ifadesinde, 367 krizinin Meclis’e bir dayatma olduğunu, 27 Nisan’ın da bu sürecin devamı anlamına geldiğini belirtmişti. Kandoğan; “Mehmet Ağar ile Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu üzerinde askerin müthiş bir baskısı vardı. Askerler “Eğer Meclis’te bulunursanız biz yönetime el koyacağız ve bunun sorumlusu da sizler olacaksınız” mesajını verdiklerini, çok korktukları ve ihtilal olacağına inandıkları için meclise girmediklerini itiraf etmişti

CHP BİLDİRİYE SAHİP ÇIKTI

27 Nisan e-muhtırasının verilmesinin ardından postal fetişi siyasetçi, gazeteci ve iş dünyasından isimler tercihini darbecilerden yana yapmıştı.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: “Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Anayasa Mahkemesi 367 kararını

onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”

CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek: “Tabii bu bir muhtıradır. Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: “Altına imzamızı atarız. Genelkurmay’ın tespitleri bizim tespitlerimizden farklı değildir.”

CHP milletvekili Fatma Nur Serter: “Genelkurmay Başkanı’na ‘memur’ diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan’da bizim sesimizi duymuştur.” Diyerek, 27 Mayıs 1960’taki darbeye katılan cuntacı babası Albay Emin Aytekin’e layık(!) bir evlat olduğunu ispat etmişti.

POSTALCI BASIN VE TÜSİAD ALKIŞ TUTTU

TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: “AKP toplumda gitgide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor.” açıklamasıyla, bildirinin yanında saf tuttu.

Oktay Ekşi (Hürriyet): “Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı’nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”

Tufan Türenç (Hürriyet): “Tabii ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP’nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşı olduğunu açıklıyor.”

Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla, sadece askeri eleştirmek, ne adil, ne yararlı, ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”

Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki, bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.” Hıncal Uluç (Sabah): “Ordu sonuna kadar bekledi. Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, “Sözde değil, özde” diyerek bekledi.”

Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya’ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.”