THY - Ramazan

Tarihi açıdan Suriye dramı

24 Ocak 2018 Çarşamba

Suriye, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Sefer-i Hümayunu sırasında fethedildi (1517) ve tam 403 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyeti altında sakin ve müreffeh bir hayat sürdü.

Ancak 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla durum değişti. Osmanlı’dan bölgeyi aparmak isteyen Batılı devletler, özellikle de İngiltere ve Fransa, Suriye’deki Hıristiyanların haklarının yeterince korunmadığını bahane ederek, müdahalelerde bulundular.

Bir taraftan da, İttihad-ı İslâm” düşüncesine karşı, “Arap milliyetçiliği” fikrini ortaya atıp desteklediler. Oluk oluk para akıttılar. Kimi gazeteci, kimi diplomat, kimi uzman kılığında sayısız casus gönderdiler. Kulüpler, cemiyetler kurdular ve “Birleşik Arap Krallığı” gibi cazip bir slogan ve etkili propaganda sayesinde taraftar buldular.

Önce “Türk hâkimiyeti”nden kurtulacaklar, ardından “büyük krallık”larını kuracaklardı.

Arap halkının çoğu bunlara itibar etmedi, ama aydınlar arasında destek buldular. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise fırsat doğdu: Bu savaşta Osmanlı Devleti, Suriye cephesinde Fransızlara yenilmiş, Osmanlı Ordusu  Halep’e kadar çekilmek zorunda kalmıştı. Bölge Fransızların eline geçti. 

“Birleşik Arap Krallığı” vaadini hemen unuttular. “Parçala ve yönet” politikası izlemeye başladılar: Bir tarafta başkenti Beyrut olan Lübnan’ı kurarken, diğer tarafta Şam ve Halep merkezli iki ayrı devlet kurdular. Bu da yetmedi, biri Nusayri, diğeri Dürzi olmak üzere, iki devlet daha kuruldu. Daha sonra bu devletleri “Suriye Federasyonu” olarak güya tek devlet haline getirdiler. 1925 yılında da “federasyon” kelimesi atıldı, ortaya “Suriye” çıktı. Fransa bir bakıma “kedi-fare oyunu” oynuyordu.

Tabii bu arada istediği değişiklikleri yapmış, çoğunluğu teşkil eden Sünnileri devletten ve ordudan uzaklaştırmıştı. Müslüman ekseriyete gayrimüslimler hükmediyordu. Vaktiyle Fransızları destekleyen Arap milliyetçiler de artık bin pişmandı, ancak iş işten çoktan geçmişti.

Fransa’nın bölgede kurduğu Manda yönetimi, 1946’ya kadar devam etti. Suriye o yıl Fransa’dan kurtuldu. Ancak istikrar sağlayamadı. Siyasi ve ekonomik çalkantıları askeri darbeler izledi.

Suriye baştan sona karıştı. Halk kimin iktidara geldiğini, kimler tarafından yönetildiğini dahi bilmiyordu. Neredeyse erken kalkan Suriye’nin yönetimini ele geçiriyordu! Halk Osmanlı yönetimini mumla arıyordu.

Suriye Baas Partisi bu karışıklıktan yararlanarak iktidarı ele geçirdi (1963). Vakıa bu parti 1940’da kurulmuştu, ama fazla etkili değildi. 

Hızla kadrolaştı. Giderek etkisini artırdı. Böylece Suriye’de “Baas dönemi” başlamış oldu. 

1970’li yıllara böyle gelindi. 1971’de Baas içinde bir darbe daha gerçekleşti: Bu kez yönetim Milli Savunma Bakanı Hafız Esad’ın eline geçti. 

Esad, kısa süre içinde diktatörlüğünü kurdu. Zulüm, baskı, şiddet, işkence Esad yönetiminin ayrılmaz parçası oldu. Herkesi sindirdi. Demir yumrukla ülkeyi yönetmeye başladı.

Açlığa, yoksulluğa, zulme dayanamayanlar ayaklanıyor, ancak Esad yönetimi katliamla cevap veriyordu…

Esad Ordusu, Şubat 1982’de zulme isyan eden Hama’yı hava bombardımanıyla yerle bir etti. Ardından topçu birlikleri üç hafta boyunca şehri rastgele bombaladı (kimyasal silah kullanıldığı iddiaları var). Nihayet tanklar ve özel kuvvetler şehre girdi. 40 bin masum sivil katledildi.

Hafız Esad’ın ölümüyle (2000) iktidar, oğlu Beşar Esad’a geçti. İktidarla birlikte kendi halkını katletme geleneğine de varis olan Beşar Esad, aynı anlayışı sürdürünce, Suriye’de yine ayaklanma çıktı. Zulme direnen halk umarsızca bombalandı. Milyonlarca Suriyeli öldü, milyonlarcası başta Türkiye olmak üzere, komşu ülkelere göç etti. Dram hâlâ sürüyor. 

Türkiye’nin Afrin Operasyonu, inşallah onların da kurtuluşu olur.

 

YORUM YAZ