Hayatı kavrama vakti

03 Kasım 2017 Cuma

Zaman hızla akıyor sevgili dostlarım…

Her anlamda terör can almayı sürdürüyor…

Kazalarla hastalıklar da cabası…

Demek istediğim, her an dünyadan ayrılabiliriz.

Bari yaşadıktan sonra ölsek!

Düşünün: Gerçek anlamda yaşıyor muyuz?

***

Doğu Karadeniz’in şirin bir köyünde dünyaya geldim. Pazar’a (Rize’nin kazası) ilk gittiğimde sanırım yedi, sekiz yaşında filandım. İlk radyoyu o yaşlarda gördüm. Konsol büyüklüğünde bir şeydi. “Büyük olmasına büyük, ama onca insan içine nasıl sığışıyor?” diye düşündüğümü hatırlıyorum…

Sonra radyo köyümüze girdi. Sadece iki evde vardı. Akşamları yaşlılar toplanır, “ajans” dedikleri “haberler”i dinlerlerdi. 

O tarihte “terör” nedir, “anarşi” nasıl bir şeydir bilmezdik…

Ortalık sakindi: Yine de “ajans” dinlemek özellikle yaşlılara çok ilginç gelir, büyük bir “imtiyaz” olarak görürlerdi…

O zamanın teknolojisine göre, radyolar lâmbalıydı. Transistor henüz icad edilmemişti. Ankara Radyosu’nun yayınları parazitli gelir, yaşlılar, konuşmaları daha iyi duymak için avuçlarını kulaklarının arkasında kepçe yaparlar, çıt çıkarttırmazlardı.

Bir de bugünümüze bakın: Ucundan kıyısından da olsa, bir radyonun ortağıyım.

***

İlk daktilomu rahmetli Avukat Bekir Berk armağan etmişti bana: “S” harfi olmayan bir Remington… Köyüme götürmüş, ilk amatörce yazılarımı o daktiloda yazmıştım. Bir süre sonra da kullanılamaz hale geldi.

İstanbul’da profesyonel anlamda gazeteciliğe başladığım yıllarda (1971 Temmuz) bizim gazetede daktilo kıtlığı vardı: İki satır yazabilmek için sıra beklerdik. Sonra “Olimpia” marka bir daktilom oldu. Ardından bir “Erika” sahibi oldum. Derken elektrikli daktiloya geçtim…

Elektrikli daktilom olduğunda bir matbaam olmuş kadar sevindiğimi hatırlıyorum. Fakat bir sorun çıktı, daha doğrusu iki sorun: Birincisi, el yazısından daktiloya geçişin zorluğu; ikincisi de evde çalışırken, daktilo sesinden komşuların rahatsız olmasını engelleme güçlüğü…

Elle yazmaya alışmıştım. Daktilo ile yazarken çıkan ses beynimdeki insicamı bozuyor, aklıma gelen kelimeleri kovuyordu… Alışana kadar akla karayı seçtim…

Sonunda ben alıştım ya, alt kat komşum uzun süre alışamadı. Gecenin sessizliğini tıklatan daktilom komşumun uykusunu alt üst etmişti. Her toplantıda yakınıyor, bir çare bulmamı istiyordu…

Her çareyi denedim: Masanın ayaklarının altına keçe koydum, daktilonun altına kalın süngerler yerleştirdim. Fakat benim elektrikli daktilom o kadar ses çıkarıyordu ki, hiçbir şey işe yaramıyordu.

Ancak zaman içinde komşumun sesi çıkmaz oldu. Bir sabah apartman girişinde karşılaştık. Hal hatırdan sonra, neden artık geceleri yazmadığımı sordu…

Üzerinde çalıştığım kitabı bitirmiş, yeni bir kitap için malzeme toplamaya başlamıştım. Ama bunu öyle yansıtmadım:

“Seni daktilomun sesiyle daha fazla rahatsız etmek istemiyorum, bu yüzden geceleri çalışmıyorum” dedim.

“İyi ama ben uyuyamıyorum birader” dedi, “daktilonun sesine öylesine alıştım ki, ninni gibi gelmeye başladı.”

Anladım ki, insanoğlu her ortama uyum sağlayabiliyor.

Sonra daktilodan bilgisayara geçtim. Yine büyük bir zorluk yaşadım. Bilgisayar elbette daktilodan çok üstündü, (hafızası var, anıları yok) ama o da sessizdi. Hâlbuki daktilo sesine alışmıştım. Daktilo sesi sanki beynimin düşünce merkezini, hayal merkezini uyarıyordu. Birden sessizliğe gömülünce, bir zaman bocaladım. Nihayet ona da alıştım.

***

İlk televizyon yayınını Lâleli’de bir vitrinde görmüştüm. Hafiften bir “ahmakıslatan” yağıyordu. Benim gibi meraklılar, ıslanma pahasına vitrinin önüne birikmiş, itiş-kakış televizyon seyretmeye çalışıyorlardı.

İlk televizyonumu 1974’de filan aldım. Tabii ki siyah-beyazdı (ama hayat daha renkliydi). Haftada üç gün yayın yapılıyordu. O da akşam saatlerinde başlıyor, gece yarısı bayrak merasimiyle son buluyordu. Zaten doğru düzgün program da yoktu (Hâlâ yok).

Kısa süre içinde televizyon renklendi. Tek kanalken çok kanallı oldu. Ardından özel televizyonlar yayına girdi. 

Türkiye değişiyor. Kendi buluşu olmayan yenilikler öyle arka arkaya sökün ediyor ki, bazen kavramakta zorlanıyoruz!

***

Bunca şeyi, hayatın hızlı akışına dikkat çekmek için sayıp döktüm…

Günümüzde daha da hızlı akıyor, hayat. O kadar ki, yetişebilmek için âdeta koşuyoruz! Oturmaya bile vaktimiz yok: Ayakta yiyor, ayakta içiyor (“fast-food”lar durup dururken yaygınlaşmadı), hızla bir yerlerden bir yerlere gidiyoruz…

Birbirimizi dinlemeye ve anlamaya vaktimiz olmadığı gibi, hayatı kavramaya da vaktimiz yok.Başta kendi yüreğimiz olmak üzere her şeyi ıskalıyoruz!

Kendi çocuklarımızla iletişimimiz de bozuldu: Çünkü onlar bizden daha hızlı, daha ilkesiz, daha pratik, daha “başarı” ve “para” odaklı yaşıyorlar... Ne yaşamlarında “ciddiyet” var, ne aşklarında…

Yan yana durmuş, gün batımını seyreden romantizmi mumla arıyoruz.

 

  • Rk Rk 19 gün önce
    Gerceksukihayatsu gibiakiyor Biz deuyuyuyoruz sonuölumkacisyooook