THY - TR Çıkışlı Mauritius

Bir Lawrence müsveddesinin hezeyanları

22 Aralık 2017 Cuma

İngiltere’nin yazıp ellerine tutuşturduğu “Arap Tarihi” baştan sona yalandır ve “Türk düşmanlığı” üzerine kuruludur.

Son Medine müdafii Ömer Fahreddin Paşa’ya arsızca dil uzatan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed de işte bu tarihten beslenenler arasındadır.

Attığı iğrenç twit şöyle: 

“1916 yılında Türk Fahri Paşa’nın Medinetü’l Münevvere halkının hakkına girdiğini ve onların mallarını çaldığını, onları kaçırdığını, Şam’dan İstanbul’a ‘Seferberlik’ ilan ederek, Medine’deki el yazması eserleri çaldığını biliyor muydunuz? İşte Erdoğan’ın dedelerinin Müslüman Araplarla ilişkisi buydu.” 

Bu iğrenç sözler, sadece tarihin tersyüz edilmesi değil, aynı zamanda aklı başında, ilim-irfan sahibi Arapları da rahatsız edeceğini düşündüğüm bir Lawrence yalanıdır: İngiliz gözüyle ve mantığıyla tarihe bakan bir “Amerikan uşağı”nın hezeyanıdır! Öte yandan Fahreddin Paşa başta olmak üzere, hayatlarını Medine için hiçe sayan kahraman Türklere ve Araplara alçakça iftiradır ve belgeler karşısında zerre kadar geçerliliği yoktur.

Kaldı ki, Osmanlı’nın dört yüz sene süren hâkimiyeti döneminde, bölgeyi yağmalamak şöyle dursun, kendi kanı-canı pahasına savunduğuna dünya şahittir. 

Son savunma esnasında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in büyük dedesi Şerif Hüseyin’in, “Arap İmparatoru” olma hayaliyle Mekke’yi İngilizlere teslim ettikten sonra, Medine’yi de teslim etmeye geldiğine ilişkin belgeler Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğündedir: İsteyen inceleyebilir.

Hatırlayalım: Birinci Dünya Savaşı sırasında Medine, Peygamber Efendimiz’in makamını yağmalamaya gelen İngiliz ordusu ve Şerif Hüseyin yandaşları tarafından kuşatılmış, savunma görevi yine Osmanlı’ya düşmüştü.

Son Medine Muhafızı Ömer Fahreddin Paşa, yanında bir avuç Osmanlı askeri ile bir avuç sadık Arap olduğu halde kahramanca savaşmış, “Peygamberimi düşmana vermem!” diyerek ölümüne direnmiştir.

İsyancı Araplara hitaben yayınladığı beyannamede şöyle diyor:

“Tarihi ve milli düşmanlarımız ve bunların işbirlikçileriyle hayat ve memat meselesine atıldığımız bir zamanda, İslam’ın güçlerini bölerek Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebep olan asilerin bize hâlâ Müslümanlıktan ve İslam birliğinden söz etmesi hayret vericidir. 

“İslam âleminin mevcudiyeti ve bekası için cihad ilanına mecbur kalmış olan devletimiz yanında; Cezayir, Fas, Trablusgarp, İran, Hindistan ve Rusya Müslümanlarının can verdiği şu tarihi günlerde, İslam’ın beşiği olan kutsal toprakları, Hazreti Peygamberin mukaddes kabrini İngilizlere çiğneten, altın ve paraya ibadet eden bu hainlerden her şey umulur.” 

Canhıraş savunmalara rağmen, savaşı kaybettik. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. İstanbul Hükümeti bu andlaşmauyarınca, Fahreddin Paşa’ya Medine’yi İngilizlere teslim etmesini emretti. Fahreddin Paşa çaresizdi. Mermi kalmamış, yiyecek bitmişti. Asker çekirge yiyerek savaşıyordu. Askeri hiyerarşi içinde bağlı bulunduğu 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’ya şu mealde bir telgraf çekti: 

“Bu mukaddes şehri, Hazreti Peygamber’in Ravza-i Mutahhara’sını son dakikaya kadar muhafazayla, ecdadımızın Medine’ye, anavatanın kıblegâhına yerleştirmiş oldukları bayrağımızın bana kaldırtılmamasını kemali hürmetle istirham ederim.” 

Kısaca, “Ölmeden bu bayrağı buradan indirmem!” diyor, mütarekeden sonra yedi ay daha direniyor, o arada, Lawrence müsveddesi BAE Dışişleri bilmem nesinin “yağmaladı” dediği mübarek emanetleri iki bin askerden oluşan bir muhafız kıtası eşliğinde trenle İstanbul’a gönderip İngilizlerin eline geçmesini önlüyordu. 

Adam “Bıraksaydı da İngilizler yağmalasaydı” diyor: Müslümanın sütsüzü de hiç çekilmiyor!

“Çöl Arslanı” Fahreddin Paşa, bir süre sonra da Ravza’ya topladığı komutanlarıyla Medine’nin Arap önderlerine, Ravza-i Mutahhara’nın tam karşısındaki minberden Peygamberimizin “Ey Nas!” seslenişiyle ve gözyaşları içinde şöyle sesleniyordu:

“Ey Nas! Malûmunuz olsun ki,bu kahraman askerim, bütün İslam’ın manevi desteğiyle hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son neferine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. 

“Buna askerce, Müslümanca karar vermiştir. Bu asker Medine’nin enkazı altında ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateş içinde kırmızı bir kefende görülmedikçe, Medine Kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minarelerinden ve yeşil kubbesinden al bayrak alınamayacaktır. 

“Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlatlarım! Allah’ın huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberimizin karşısında hep beraber diyelim ki: Ya Resûlullah, biz Seni bırakmayız!”

Nihayet teslim olmak zorunda kaldığında, Ravza’ya gitti: “Ya Resulallah! Emanetini korumak için kuşandığım kılıcı Sana emanet ediyorum” diyerek kılıcını Ravza’ya bıraktı. Sonra dizlerinin üzerine çöktü. Avuçlarını yüzüne kapadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

İngilizler tarafından esir alındı. Önce Mısır’da, sonra Malta’da tutuldu. 1921’de serbest bırakılınca, ülkeye döndü. Milli Mücadele’ye katıldı. Afganistan büyükelçiliği yaptı.

1948’in Kasım ayında İstanbul’da vefat etti. Rumelihisarı Kabristanında ebediyeti yaşıyor. Allah rahmet eylesin.

 

 

YORUM YAZ