Yeni bir hicrî yıl ve Düşündürdükleri

21 Eylül 2017 Perşembe

Hicret, Allah rızası için; anadan, babadan, evlattan, yardan, diyardan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçmenin ibretli ve meşakkatli bir hayatın gerçeklerinin insanlığa takdimidir. Yüce dinimizin rahmet yüklü tebliğini bütün insanlığa ulaştırmak için çıkılan kutlu yolculuğun adıdır. İmkanların bittiği yerden, imkanların üretildiği yere intikaldir hicret…

Müslümanlar için bir dönüm noktası olan hicret, tarihte yeni bir sayfa açmıştır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde hicretin gerçekleştiği gün, Hz. Ali’nin teklifiyle hicrî takvimin başlangıcı sayılmıştır. O günden itibaren de İslam âleminde 1 Muharrem hicrî takvimin başlangıcı olarak kabul görmüştür. Hicret, insanın  hırslarını, ihtiraslarını, malını, mülkünü terk ettirip, dünyanın ayartıcı, körleştirici, köleleştirici kapılarını birer birer kırmanın adıdır. Hicret, Allah rızası için; anadan, babadan, evlattan, yardan, diyardan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçmenin ibretli ve meşakkatli bir hayatın gerçeklerinin insanlığa takdimidir. Yüce dinimizin rahmet yüklü tebliğini bütün insanlığa ulaştırmak için çıkılan kutlu yolculuğun adıdır. İmkanların bittiği yerden, imkanların üretildiği yere intikaldir hicret… Hicret, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, fedakârlığın, diğergamlığın, dostluk ve kardeşliğin tesisidir. Din kardeşine kucak açarak onunla evini, işini, malını mülkünü, yiyeceğini ve varlığını paylaşmanın; kardeşini himaye etme ve sahiplenmenin adıdır. Hicret Kur’an’da, yanlış inanç ve davranışlardan, yanlış inanç ve davranış sahiplerinden ve bütün bunların hâkim olduğu ortamdan bilinçli bir şekilde uzak duruşu ifade etmektedir. Bu anlamıyla her mümin hicret edendir.

Hicret, bir takvim ve tarih başlangıcı, irşad ve tebliğde metot, düşmanla münasebette siyasi taktik olarak tarihteki yerini hep korumuştur. İlk İslam Devleti’nin kuruluş vesilesi olmuştur. “Hicret”i düşünürken olayların arkasındaki fikri ve mesajı iyi anlamak “hicret medeniyeti”nin çocukları olduğumuzu unutmamak icab eder. Hicretin her konuşulup yazıldığı yerde, Peygamber Efendimizin hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan, Kur’ân’ı da, İslâm’ı da, dünyayı da, dünyanın meselelerini de anlayamaz, kavrayamaz ve manalandıramayız. Bizden öncekilerin yaşamadığı en dehşetli gurbeti, modern zamanların insanları yaşıyor. İnsanlık, insanlığının garibi oldu. İnsanın insanlığından “göç” ettiği bir dünyada yaşıyoruz.  Bu; modern oyuncaklarla oyalanan, hipnotize edilmişçesine insanlığından sürülüp çıkarılan, âdeta iç dünyalarında bir “hicret” bekleyen topluma ‘hicret medeniyeti’nin çocukları olarak ne götüreceğiz? Mücehhez bir halde miyiz? İnsanın insanlığından edildiği toplum; kendine/ özüne/fıtratına dönüşünün hicretini bekliyor. Toplum sürgünde âdeta… Bu, farkında olmadan düştüğümüz/ düşürüldüğümüz bir sürgün. Öyle bir sürgün ki kendi kendimizin uzağına düşürülen bir sürgün! Bizi bu sürgünden kurtaracak bir “hicret seferberliği” başlatmalıyız. Önce, Kur’an’ın “ Aranızda hayra çağıran, iyi doğru ve güzeli emredip kötü, yanlış ve çirkinden sakındıran bir topluluk bulunsun” dediği o topluluk kendine hicret etmeli. Günahtan-sevaba, kötülükten iyiliğe, alçaktan yüceye, değersizden değerliye, dünyadan ukbaya hicret... Kutsala hicret! 

Fıtrattan her uzaklaşma göç, fıtrata her dönüş hicrettir. İslam ile insanın her buluşması da hicret faaliyetidir.Hicret, bir hayat tarzıdır. Dünya durduğu müddetçe hak ile batıl, adalet ile zulüm, hayır ile şer, iyilik ile kötülük mücadelesinin devam edeceği bilinciyle yaşamaktır.Hicret,her durumda zulmün ve zalimin karşısında hak ve hakikatin tarafında yer almaktır. Her fırsatta daha iyinin, daha güzelin arayışı içinde olmaktır. Hiçbir zaman fani dünyanın aldatıcılığına kanmamaktır. Nefsin, heva ve arzuların tuzağına düşmeyerek Allah’ın haramlarından uzak durmaktır.

Bütün peygamberler, hicreti öğretmek için gönderildiler. Âdemoğlu’nu temsil eden Hz. Âdem ilk muhacirdi. Şeytan, günahında ısrar ile İblis olurken, Hz. Adem günahına pişman olarak kendisine iradesini kullanacağı dünyaya gönderildi. Dünya, Ademoğlu’nun tevbesine karşılık bir ödül olarak verildi. Hicretin mükâfatı! 

Hz. Nuh, hicretin gemisini, karada yapmayı öğretti. Tufan isyan edenler için bir felaket, iman edenler için bir hicret oldu. 

Hz. İbrahim insanlığa küfürden, zulümden ve şirkten nasıl hicret edileceğini öğretti. Nemrud’un zulüm diyarından inancını özgürce yaşayabileceği bir toprak arayışı için çıkarken; “Ben Rabbime hicret ediyorum” demişti. Hz. Hacer’in Hicreti, (hicret eden kadın da olsa) Allah indinde makbul bir amel olarak ne kadar değer taşıdığını, yaptığı amellerin kendisinden sonraki Müslümanlara bir vecibe olarak intikal etmesinden anlıyoruz. İsmail hicretin bebeğiydi. O hicretin teslimiyet olduğunu öğretti. 

Hz. Yusuf’un hicreti ise kuyulara atılmak, köle diye satılmak, iffet, liyakat, hikmet, hizmet ve gayretle Mısır’a sultan olmaktı. Hz. Yusuf, “Bir muhacir ne yapabilir?” sorusunun en çarpıcı cevabıydı. 

Hz. Musa, prenslikten çobanlığa, saraydan ağıla, imkândan mahrumiyete hicreti öğretti. 

Hz. Davud, iktidarın hicretin ‘hizmet’ olduğunu, Hz. Süleyman, güç ve servetin hicretin emrinde olduğunu öğretti. Hz. Zekeriyya ve Yahya, şahadetin de bir hicret olduğunu öğrettiler. Hz. İsa, insanlığı nefret ve zulümden sevgi ve merhamete hicrete çağırdı.  Peygamber Efendimiz, hicretin medeniyet ve ‘devlete giden yol’ olduğunu öğretti. Hicret, zulüm gören, umumî boykota maruz kalan Müslümanların, zulümden ve boykottan uzak, huzur dolu sıkıntısız bir sığınma hareketi değil; yeni zihnî yapıya uygun bir muhit oluşturma gayreti ve ideali olarak değerlendirilmeli. Davranış, çevre, zihniyet boyutunun yanında müesseseleşme ve organizasyon boyutu da “hicret”e farklı bir bakış ve anlayış getirmektedir. 

Günümüz Müslümanları, yaşadıkları zamanlarına uygun müesseselerini kuramamaları ve organize olamamaları sebebiyle çağa ve çağın insanına İslam’ın mesajını verememişlerdir. Bu meseleleri Rasulullah Efendimiz, hicret vesilesiyle Medine’de çözmüştür. Müminleri “namaza çağırma”yı bir “dâvet kurumu” olarak ezanla halletmiştir. Önceleri “sosyal güvenlik” bilahare eğitim organizasyonu olarak kurulan “suffe” ile kimsesizlerin durumu çözüme kavuşturulmuştur. Hicret sonu yapılan Kuba Mescidi, Medine’de ilk inşâ edilen binaların mescitlerden oluşması dikkat çekicidir. Zira mescitler, Allah yoluna girmenin, o düşünce yapısına sahip olmanın, dinî tebliğ yerleridir. Malî sıkıntı içinde olanlara, önceleri ihtiyarî olarak başlatılan yardımların daha sonra “zekat” olarak müesseseleştirilmesi “hicret”e farklı bir bakış açısı getirmiştir. Her şeylerini bırakıp Allah için yola çıkan Muhacirîni, onlara yer-yurt açan, her şeylerini paylaşan Ensarı, gösterdikleri teslimiyeti, yaptıkları cefakâr ve fedakârlıkları, verdikleri mücadeleleri, tebliğ ve irşatlarındaki usul ve üslûplarını dikkat ve itina ile inceleyip dersler çıkarmamız gerekir. Muhacirin her âyeti kendilerini inşâ eden düstur olarak görüyorlardı. Sancıları vardı, dertleri vardı, değiştirmeleri, vahiyle düzeltmeleri gereken yanlışları vardı. Dinini-diyanetini ciddiye alıyorlardı. Nâzil olan âyetler, hayat tarzlarını inşa ediyordu.  Hicret; Cami merkezli bir hayattır. Hicret; Ev merkezli bir hayat. Evin merkezinde namaz. İbadet  eksenli bir hayat. Eğitim merkezli bir ev. Modernizmin evsizliğine mukabil, İslam ev merkezli bir hayatı teklif ediyor insanlığa. Bu da evsizlikten eve hicreti gerektiriyor. Sokaktan, başıboşluktan eve hicret. Sokak çocuğu, sokak kadını’ olmaktan kadını ve çocuğu kurtarır hicret. Bugünkü çarşı-pazarlı, alışveriş merkezli bir hayatı tercih eder hale gelen  Müslümanların Hicret’e ne kadar ihtiyacı vardır?  Şu halde “hicret” üzerinde düşünmek, iç dünyamıza dönerek “hicret şuuru” içinde hareket etmek, içinde bulunduğumuz dünyevî şartlara rağmen Peygamber Efendimizin sünnetini çağa  taşıyarak “hicret yolcusu” olduğumuzu unutmadan insanımıza soluk aldırmalıyız. Bugün yapılacak iş, göç edecek yer ve yurt aramak değil, bulunulan yerde hicret eylemi içinde olmak, yani devamlı daha iyinin ve daha güzelin peşinde koşmak, İslâm’ı daha samimiyet ve dikkatle yaşamaya çalışmaktır. Her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğunu yaşayarak/yaşatarak gösterip, Peygamberimizin âyetle ortaya konan ‘üsveyi hasene’ halini O’nun ümmeti olarak bjzler de güzel örneklikle göstereceğiz. Hicret yolculuğunun gereği de budur. Hicret, işte bu ‘salih amel’lerle dolu bir hayatın yaşandığı çevrenin oluşmasındaki her faaliyetin adıdır. 

Peygamber Efendimiz: ‘Hicret’ iki özellik taşır:Birincisi, günahları terk etmek; diğeri, Allah ve Resûlü’ne hicret etmektir. Gerçek muhacir, Allah’ın yasak kıldığı şeyleri terk edendir”  hadisi ile hicretin birinci özelliği olarak zikredilen “günahları terketmek” beyanının çizdiği çerçevedeki hicretin belli bir yurdu ve zamanı yoktur. Kişilerin özel şartlarına bağlı olarak her yer ve her zamanda geçerli ve bu yüzden de süreklidir. Bunu, Peygamberimizin Vedâ Haccı esnasında ifade buyurduğu şu cümlelerde de görmekteyiz: “Size gerçek mü’mini tarif edeyim mi? O, Müslümanların malları ve canları konusunda kendisinden emin oldukları kişidir. Olgun Müslüman insanların dilinden ve elinden gelecek zararlardan salim oldukları kimsedir. Asıl mücahid, Allah’a taat konusunda öz nefsiyle mücahede eden; hakiki muhacir de hata ve günahları terk eden kişidir.” Peygamber Efendimiz (sav) aynı mânâyı, yani bulunduğu yerde dini yaşama görevini bir soru üzerine şöyle ifâde buyurmuştur: “Hicret, gizlisi ve açığıyla bütün fuhşiyâtı terk etmen, namazı kılman, zekâtı vermen demektir. Bunları yaparsan bulunduğun yerde de ölsen, sen muhâcirsin.” 

Hicret şimdi her yerde ve herkes için devam ediyor. Hepimiz sonsuz bir dünyaya doğru hicret halinde değil miyiz? Oraya güzellikler taşıma irâdesi ve gayreti, yahut kaliteli Müslüman olma gayreti bu yolculuğa ne kadar da yakışır. İslâm ile donatılmış daha güzel bir yaşayışa koşalım. Bu hicret koşusu, bir başlarsa, her yer hicret yurdu olur. Haydi, “günahlardan uzak kalma” yarışına! İyiye, daha iyiye; güzele, daha güzele kavuşma ümidi ve gayreti ile. 1439  Hicri yılbaşımızı tebrik ediyorum.

 

  • GültèkinAnadoluGültèkinAnadolu2 ay önce
    Peygamberimizvefat edeli bindörtyüz küsür sene olmuş.Bu zaman olaýıñı kaldıralım.Sanki peygamberimiz sağ biz Onun yanındâ yaşîyoruz.Onun yanında yaşadığını düşunen bir musluman hiç hata yapar mı ?Hiç insan Allah Resülünü üźer mi?Onun yanında yâşayacağım ve ben yine Onu üźecek davrâñişlâr yapacağım asla Onu üzecek davranışlar yapamam.Ben hep böyle düşünüyorum .İşte hicret o zaman gerçekléşiyor.Ne mutlu gerçek hicret yapanlara.?