Yaşayan ve yaşanılan bir dinimiz olduğunu unutmayalım

07 Ekim 2017 Cumartesi

Bir düğme olsa ve ona basınca istenilen gerçekleşiverse… Ben de “kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için istemediğini başkası için de istememek” kaidesinin yürürlüğe konulacağı düğmeye bassam, ne olur? Sadece bu, sadece bu kaide uygulansa… Ne olur? Lâteşbih, ortalık cennete döner! Bu kaideyi sadece inananlar tam, olarak uygulasa, yine de kâfi gelir. Fakat olmuyor işte! Niçin olmadığını da anlamak, teşhis etmek pek işimize gelmiyor. Bir tek hadisle amel bile hayatımızı değiştirmez mi?

  Nasıl kurtulur memleket, nasıl kurtulur inananlar, nasıl kurtulur cihan? Önce kendini bir düzeltsene! Kalbin ne olduğunu bildiğin halde kalb kırmaktan vazgeçsene. Şu yanındakinin elinden tutsana. “Hüsnüzan imandandır” ölçüsünü hatırlayıp, etrafına daha bir güzelce bakmayı öğrensene. Kendine hoş gelmeyeni başkasına yapmasana, kendine hoş geleni başkaları için istesene. Bir metodu işaretlemek istiyorum: 

Örnek insanlar, rehber insanlar vardır. En mükemmel örnek (nümune-i imtisal) Resûlullah’tır. Sonra, O’nun yolunda olan, dereceli örnekler vardır. Nasıl yaşamış Resûlullah Efendimiz ve O’nun yolundaki üstün insanlar?

Hiç kimsenin hayatı, Resûlullah Efendimizin hayatı kadar bilgi ve belge aydınlığı içinde değildir. Mübarek hayatının öyle safhaları hakkında bilgi sahibiyiz ki; hiçbir tanınmış insanın hayatı hakkında o kadar geniş bilgilere sahip olmamız mümkün değildir. Hatta belki yadırganacaktır; insan yakınları hakkında bile o genişlikte bilgilere sahip olamaz.

Önce, Resûlullah’ın hayatını, gücümüz nisbetinde iyi bilmeliyiz. Sonra, O’nun yolunda olan rehberlerin tanıyabildiğimiz kadarını, iyi öğrenmeliyiz. Bu okumalar, öğrenmeler, okuduklarımızı, öğrendiklerimizi yaşamalar, yaşatmalar hem tahammülü ayarlar, hem de huzurlu bir hayat yaşamamızı kolaylaştırır. Onları düşün. Bugün yaşıyor olsalardı ne yapacaklarını düşün. Bunaldığın meseleyi, yaşasalardı ‘nasıl çözerlerdi?’yi düşün. İnandığını yaşamak bu demektir. Akış ve bütünlük ancak böyle tahakkuk eder.

Aktüaliteye dalmışız. Gündemimizin son maddelerinde olması gerekenler başa oturmuş. Kalkmıyor da. Yahut kaldıramıyoruz. O zaman kendi kendimize ‘En üstün aktüeli tanı!’ mı diyelim? Okumalar yapsak Peygamber Efendimizin hayatından. Her hal ve şartta dinimizi nasıl yaşamış, nasıl öğretmiş, nasıl tebliğ, telkin ve irşadda bulunmuş aile reisi olarak, tâcir olarak, komutan olarak, devlet reisi olarak, arkadaş, yoldaş, komşu olarak, kul ve insan olarak hülasa okumaya başlayalım. Okuyup amel edelim. 

  Yaşayan ve yaşanılan bir dinimiz olduğunu unutmayalım. Sadece kitaplarda bırakmayalım. Âlemlere rahmet Hz. Muhammed aleyhisselam da `model` misyonuyla (usvetun hasenetun) gönderilmiştir. Bu misyonu ona Allah yüklemiştir. Onun âlemlere rahmet olması, gayr-ı irâdî ve vehbî bir oluş değil, irâdî ve kesbî bir oluştur. Fânî bedeniyle değil, bâkî misyonuyla alakalıdır. Bu misyona sahip çıkıp onu hayatlarına taşıyanlar, bunu yapabildikleri oranda Allah Rasulü’nün rahmet olduğu `âlemlere` dahil olurlar. Yoksa onun âlemlere rahmet oluşu dindarlaşma sürecinden rahatsız olanlar için tehlikedir. Bunlar, peygamberin misyonuna ihanet etmenin dünya ve ahiretteki bedelini öderler.

Şimdi, her mümin, Kur’an’ın `hayata dönüşmüş biçimi` olan Allah Rasulüyle ilgili tasavvurunu yoklasın. Yaşanmayan, hayata nüfuz etmeyen, sosyal tezahür imkanlarından mahrum bırakılan her inanç zayıflar, solar, küllenir.

Peygamberimizin yaşayışı kimlere, nelere cevap teşkil etmiyor ki? Hem de en müessir, en hakiki, en üstün cevap! Muhtevasında; takılana da, bana da, etrafa da, muârızlara da, herkese, her şeye, gücümüz, kuvvetimiz nisbetinde nasibimiz var. Ne kadar taşıyabiliyorsak ne kadar doldurabiliyorsak o kadar alabiliriz. İçimizin meselesini halletmeden önümüzdeki meseleleri halledemeyiz. Her mümin için bir gayret ve tekamül vazifesi mutlaka vardır. Ahlakın da, ilmin de tefekkürün de, her şeyin madeni ve cevheri imandır. İyi-güzel-doğru ne varsa, oradan gelir, oraya gider. 

Sevgili Peygamberimiz zamanımızın imtihanlarını bildirdi. “Mal sevgisi” dedi. Dikkat edelim mal sevgisine! Dünyevileşmemize, refah ve konfor düşkünlüğümüze… Bir derdimiz var burada. “Dikkat edin!” ihbarında hikmet var. “Dünyaperest” olmamaya işaret buyurdu. Bu bir gizli tehlikedir, dikkat edelim. Putperestlik açıktı. Dünyaperestlik gizlidir, sızar, dolanır, hulül eder, nüfuz eder.

  Bütün gerçek sevgiler, Allah sevgisi ile hasıl olur. Yalan sevgilere, ifrat ve tefritlere dikkat edelim. Tekneyi yüzdürecek olan su, teknenin içine girerse onu batırır. Madde budur işte! Tefrik zor değildir, zorlaştırılmamıştır bizim işimiz. Zorlaştıran kendimiziz. Her şeye rağmen bu zorlukları aşıp, bu imtihanları kazanacağız inşaallah!...

Şu anda Müslümanların inançları ile yaptıkları örtüşmüyor. İnancımıza göre hareket etmemiz gerekir. İslam dünyasına bakıldığında, teorik planda Müslüman olmasına rağmen eylem noktasında iflas etmiş durumdadır. Artık Müslümanlığı sadece teorik bir şey olmaktan çıkarıp eylem merkezli bir tanıma kavuşturmak lazım. İmanla amel arasındaki açı farklılığının mutlaka giderilmesi gerekir. Müslüman Kur’an’ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman çok büyük ölçüde Sünnet’e uymuş, sünneti çağa taşımış olur. Peygamber Efendimizin 23 yıllık bir zaman diliminde dünya tarihini en cahil bir toplumunu cahiliye batağından kurtarıp bugün örnek aldığımız bir model toplum haline getirdiğini unutmayalım. Kur’an, “Bir toplum, kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez” (13 Rad 11) buyuruyor. Eğer biz, bir değişimi gerçekleştirmek istiyorsak, bunu ancak Hz. Peygamberin değişim mücadelesindeki ilkeleri günümüze taşıyarak yapabiliriz. Bu değişimi gerçekleştirmede söz konusu ilkeler bizim için bir çıkış noktası, bir ipucu olmalıdır. İslâm’ı sünnetsiz, bir bakıma geleneksiz bırakmanın en kesin sonucu onu hayatsız bırakmaktır. Çünkü geleneği olmayan bir inanç sistemi, geleceği yeniden inşa iddiasını kaybetmiş demektir. 

  Sünnet ve hadis Hz. Peygamberin manevi şahsiyetini ayakta tutan ana sütunlardandır. O sütunları parçalamak Hz. Peygamberin tarihsel kişiliğini manevi şahsiyetinden mahrum etmek anlamına gelir. Sünnet ve hadis, mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı, gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. 

Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yapılan amellerin Allah ve Rasulüne arz edilip o ölçüye vurularak değerlendirilmesi gerekirken, çeşitli düşünce ve mülahazalarla herkes kendi koyduğu ölçüye uyar oldu. Bu hercümercden ancak ‘ehli sünnet vel cemaat’ ölçüsüyle kurtulabiliriz.

 

  • GültèkinAnadoluGültèkinAnadolu1 ay önce
    Türkiyede kim peygamberimizin hyatını yazmışsa aldım okudum.Defalarca okudum.Ték bir cümle öğrendim.Peygamberimzin adı Muhmmedül Emin.O zaman ben neden emin olmayayım.Bende emin olmaya çalışıyorum.Bu cümle beni hem maddeten hem manen doyuruyor. BEN KENDİMİ HEP ONUN YANINDA HİSSEDİYORUM.ONUN YANINDA OLAN HATA YAPMAZ.