THY- Euroleague

Sünneti Nasıl Anlamalıyız?

12 Kasım 2017 Pazar

Sünnet; Rasulullah’ın Kur’an’ı esas alarak hayatın her alanında; inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür. Diğer bir ifade ile Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzıdır. Peygamber hayatı, bir kalıp, bir şablon değil, bir numune, emsal, örnek, model olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Sünnetin söz ve şeklinden ziyade hikmet, ruh, ilke, mana ve gaye ile anlaşılması gerekir.  

Genelde Rasulullah’ın yaptıkları, söyledikleri ve meselelere getirdiği çözümler hep şekli olarak ele alınmıştır. Sünnet anlayışımız, sadece geçmişin bir tekrarı olmamalı, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemlerde yol gösterme (kılavuz-rehber) fonksiyonu taşımalıdır. Sünnet şuuruna varmak, sadece Peygamberimizin giyim-kuşam gibi davranışlarını taklid değil, sünnetten ilham alarak Müslümanın bir dünya görüşüne sahip olduğu Rabbimizin razı ve memnun olduğu hayat tarzını ortaya koymaktır. 

Sünnet, Müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. Bütün peygamberlerin gönderiliş amacı, Allah’ı, insanın kendisini, çevresini, hayatı, varlığı doğru anlamasını sağlamaktır. O yüzden peygamberler, hep anlamın kaybolduğu, ortalığı yanlış anlamanın kapladığı bir zaman ve zeminde gelmişlerdir. Kendisini, çevresini, hayatı, varlığı ve Allah’ı yanlış anlayan, bunun sonucunda da hayatın anlamını kaybeden insanlığa doğru anlamanın en kalıcı yöntemini bizzat yaşayarak göstermişlerdir. Sünnet, hadisle birlikte İslami hayat tasavvurunun, İslâm’ı dünya ve âlem görüşünün ete kemiğe bürünmüş şeklidir.  

Kur’an-ı Kerim, Peygamberi örnek gösterir. Allah’ı sevenlerin Peygamberi izlemelerini emreder. Peygamber ise, hep Kur’an’a çağırır ve kendisinden sonrakilere Allah’ın kitabının, ona sarılanın ebedi kurtuluşa ereceğini söyler. Kur’an, vahiydir ve Allah’tandır. Sünnet ve hadis, vahyin Hz. Peygamber tarafından yapılan yorumu, yani okunması ve beyanıdır. Peygamberimizin sünneti ise, Hz. Peygamberin dini uygulama yöntemidir. O herhangi biri değil, vahyin ilk muhatabıdır ve tabir caizse icracısıdır. 

Sünnetler içerisinde en tartışmasız olanları “ameli sünnet”lerdir. Ameli sünnetler ağızdan ağza nakledilmezler, hayattan hayata nakledilirler. Bunların en başında namaz ibadetinin usul, vakit, rekat ve şekilleri gelir. İslâm’ı sünnetsiz bırakma, onu hayatsız bırakmaktır. Dini hayat tarzımıza sokmamak, geleceği yeniden inşa iddiasını kaybetmek demektir.  Sünnet ve hadis, Peygamberimizin manevi şahsiyetini ayakta tutan ana sütunlardandır. O sütunları parçalamak, dinimizi, kitabımızı, Müslümanları İslâm ile buluşturan bütün faaliyetleri parçalamak/mahrum etmek anlamına gelir.  

Rasulallah bir gün şöyle dua eder: “Allah’ım, Muhammed de bir beşerdir. Her beşer gazaba gelip öfkelendiği gibi Muhammed de öfkelenir. Allah’ım! Her hangi bir Müslümana haksız yere lanet okur, sebbeder, beddua edersem, bunu onun için bir ecir, rahmet ve bağışlanma vesilesi kıl.” Her hal ve şartta ümmetini düşünen bir Peygamberimiz. Peygamberimizin ahlakı Allah tarafından ‘muhteşem’ olarak nitelendirilmiştir. Dinimizi yaşamanın kuvvetlenmesi ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Peygamberimizin sünnetidir. Sünnet, İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur. Ümmetin şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı da vahiyden/sünnetten/hadisten uzak yaşamanın sonucudur. Resûlullah’ın sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın terkidir. Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelettir. Peygamberimizin hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsiri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’ın hakkını ödemiş olamayız.

İslâm’ı diğer sistemlerden ayıran esaslar içinde en önemlisi, insan hayatının rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâm’ı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran sebeplerden biri de işte budur! Eski davetlerin yani dinlerin dünyayı küçümsemeyi şart koştuğu ve dünya ahiret dengesinden mahrum olduğu anlamı çıkarılmasın diye, İslâm, âhirette kurtulmak için dünya ahiret dengesini sağlayarak yepyeni bir davetle gelmiştir.  

Resulüllah’ın hayatı, Kur’an-ı Kerim’in canlı halidir. O halde Sünneti, hadisi bilmeden Kur’an-ı Kerim’i nasıl anlayabiliriz? Sünnet devreden çıkarılınca Resulüllah nasıl tanınabilir? Peygamberimizin tanınıp bilinmesine bu toplumun, bu milletin, bu ümmetin ihtiyacı yok mudur? Belirli gün ve gecelerde ‘anılmak’la olur mu? Tartışma ve yarışma gibi TV programları dini vicdanlarda bırakmak, hissiyatla mevlid ve ilahilerle hatırlatılmaktan ibaret görmek ne kazandırır? Siyer kitaplarıyla, siyer dersleriyle kronolojik bazı tarihleri, olayları bilmek İslâm’ın hangi hükmünü, emrini ifadır? Okuyup amel etmek, sünneti çağa taşımak şarttır. Sünnet, Kur’an’ın hayata açılımından başka bir şey değildir. 

Sünnet, Kur’an’ın hayata, nasıl aktarılacağını gösteren bir model, bir örnektir. Nitekim Hz. Aişe validemiz “O’nun ahlakı Kur’an’dı” derken Peygamberimizin hayat biçiminin, sünnetinin Kur’an’la içli dışlı olduğunu ifade etmiştir. Bazı İslam düşünürleri ise “Hz. Peygamber yaşayan Kur’an’dı” diyerek sünnetin bu yönüne dikkat çekmişlerdir. O’nun yaptıklarını bugünün şartları içerisinde yeni bir yorumla yeni bir ruhla, ama aynı hedefleri, temsil ettiği aynı ilkeleri muhafaza etmek kaydıyla yeniden üretmektir. Her türlü zulümle, haksızlıkla, eşitsizlikle, baskıyla, sömürüyle, açlıkla, kıtlıkla, sosyal ve fiziki çevre problemleriyle yüz yüze gelmek ve bütün bunlara çözüm bulmaya çalışmak, Peygamberimizin sünneti ve hadisleriyle irtibat kurmaya bağlıdır. Bunun için de sadece Peygamber’i anmak değil, yapıp ettiklerini kurumsallaştırmak, gerek kendi kişisel hayatımıza gerekse bütün insanlığa kazandırmaya çalışmak gerekir. Bir anlamda bu “Siz insanlar için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (3 Al-i İmran 110) ayetinde Müslümanlara biçilen misyondur. 

Sünneti yaşamak Peygamberimizi çağa taşımak ve onun gözettiği ilkeleri aynen gözetmek suretiyle yaptıklarının bir benzerini yapmaktır. Çünkü biz bu çağda yaşıyoruz, dolayısıyla bu çağı kendi açımızdan verimli ve yaşanır hale getirmek için Sünnet’ten nasıl ilham alabiliriz, ondan nasıl beslenebiliriz? Asıl bu sorunun cevabını bulmaya çalışmak lazım. Müslümanların bireysel kurtuluşları kadar toplumsal kurtuluşu da hedef almaları önemlidir. Yani bizim kişisel olarak kurtuluşu hedef almamızdan daha ziyade kendi dışımızdakiler için ne yaptığımız önem arz etmektedir. Bizim dışımızdakiler kendi ailemiz, akraba ve dost çevremiz, şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve nihayet bütün bir dünya olarak geniş bir yelpazeye sahiptir. Müslümanların aslında en önemli problemi ellerinde muazzam bir hazine olmasına rağmen bu hazineyi ne şekilde kullanacaklarını bilememeleridir.  

Şu anda Müslümanların inançları ile yaptıkları örtüşmüyor. İnancımıza göre hareket etmemiz gerekir. İslam dünyasına bakıldığında, teorik planda Müslüman olmasına rağmen eylem noktasında iflas etmiş durumdadır. Artık Müslümanlığı sadece teorik bir şey olmaktan çıkarıp eylem merkezli bir tanıma kavuşturmak lazım. İmanla amel arasındaki açı farklılığının mutlaka giderilmesi gerekir. 

Müslüman Kur’an’ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman çok büyük ölçüde Sünnet’e uymuş olur. 

 

YORUM YAZ