Sünneti çağa taşımak mecburiyetindeyiz!

11 Kasım 2017 Cumartesi

Bir hayat tarzı olan sünneti, dar kalıplar içinde değerlendirmek basit hareketlerden ibaret görmek, aslî mana ve tebliğ (mesaj) tarafını yaşayış tarzımıza uymadığı için ihmal edip sünneti gölgede bırakmak, şekli/örfî bir Müslüman hali ortaya koyar.

Bunalımlı insanlık, hercümerç içinde tefrika ve keşmekeş toplumda yaşayan herkes huzurlu, mutlu, olarak yaşamanın İslâm’ı yaşamaya bağlı olduğu gerçeğini bilmeli. Yanlış ve kötü örnekler yüzünden Müslümanlardan ümit keser hale gelmeyip M. İkbal’in ‘İslâm kusursuz, Müslümanlar kusurlu!’ sözünü unutmamalı. Çare ve ümit ışığının ‘Dinimizi yaşamak’ hakikatine gölge düşürmemeli. Bizim sünneti, Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Çünkü sünnet, Peygamberimizin İslam’ı bütünüyle uygulama tarzıdır ve Kur’an-ı Kerim’in canlı halidir, onun hatasız uygulamasıdır. Sünnet olmadan Kur’an-ı Kerim’i anlamamız mümkün değil. Dinimizin yegâne kaynağı vahiydir, Kur’an-ı Kerim’dir, ama onu doğru anlamak için öncelikle Sünnet’i doğru anlamak gerekir.

Hadisi Şerifler, Peygamberimizin sözleri, ‘sözlü Sünnet’tir.
Müminler İslam’ı doğru yaşayabilmek için sünnete/Peygamberimizin örnek uygulamasına ihtiyaç vardır. 

Sünnet Kur’an-ı Kerim’in beyanı olması bakımından Kur’an’a tâbidir. Kur’an Sünnet’e tabi değildir. O halde Kur’an-ı Kerim’e muhalif sünnet düşünülemez.
Sünnet’ten maksat, Rasûlullah’ın ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Şu âyetler de Peygamberimize uymanın Kur’an-ı Kerim’e uyma emri olduğunu ortaya koyar. “Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun” (Haşr: 59/7), “Gerçekten Rasûlullah’ta sizin için güzel bir örneklik vardır.” (Ahzâb: 33/21), “De ki, Allah’’a ve Rasûlüne itâat edin...” (Âli İmrân: 3/32)

İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilaç, Resûlüllah Efendimizin sünnetidir. 

Sünnet, İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı da hadis-i şerifler ve sünneti seniyyedir.  

Resûlullahın sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.

Sünnet, Resulüllah Efendimizin yapma ve söyleme şeklinde ortaya koyduğu ‘üsveyi hasene’ oluşu, bizlere ‘örnek’lik teşkil etmesidir. O’nun hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların pratiği/uygulaması, yaşayan/yaşatan Kur’an oluşudur. Vahyi bize tebliğ edene (Peygamberimize) uymadıkça, Kur’ân’a da uymamış oluruz. Âyet ve hadislere/sünnete tarihselci yaklaşmak, o döneme aitmiş gibi değerlendirip zaman ve mekan üstü bir dinimiz olduğunu unutmak/unutturmak dinden uzak bir hayatın tercih edildiğini gösterir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi Peygamber Efendimizin Yusuf aleyhisselam zamanında yaşanan olayları, o devirde bir Peygamberin verdiği cevap ve uygulamaları/sünneti iki-üç bin sene sonra Peygamberimizin yaşaması/yaşatmasıdır. Nasıl mı? İşte cevabı!

Mekke’nin fethinden bir süre öncesindeyiz. Peygamberimizin sütkardeşi Ebu Süfyan bin Haris (Mekke reisi Ebu Süfyan Bin Harb’le karıştırılmamalı), ticaret maksadıyla Şam’a gider. –ki kendisi, Hz. Muhammed aleyhisselam peygamberlikle görevlendirildiğinde Mekke müşrikleri gibi O’na karşı durmuş, O’nu reddetmişti; Hz. Peygamber de süt kardeşinin bu tutumuna, anlayışsızlığına çok üzülmüştü. – orada Rum Kayzeri ile görüşür. Kayzer dahil herkesin Hz. Peygamberden ve O’nun davetinden çokça söz ettiğine şahit olur. O zaman durup düşünmeye başlar; sıradan bir Mekkeli gibi yanı başındaki insanın sözlerini kale almadığına, O’nu anlamaya çalışmadığına hayıflanır. “Onlar bir yol tutup gittiler, biz de o yolu tutup gittik” der. Oysa Mekke’den fersah fersah uzaklardaki bu yerlerde herkes Muhammed’den ve O’nun risaletinden söz etmektedir. Bu arada Hz. Peygamber’in konumu da giderek güçlenmiştir. Yaptığı bu özeleştiri ve nefis muhasebesi, nihayet Müslüman olmaya karar vermesiyle sonuçlanır. Mekke’nin fethine saatler kala, yanına oğlunu da alarak Medine’ye yönelir. Yolda İslam ordusuyla karşılaşır. Hz. Abbas’tan kendisini Hz. Peygambere götürmesini ister. Rasullulah onu görünce derhal tanır ve kendisinden yüz çevirir. Ebu Süfyan b. Haris İbn-i Abbas’tan aracı olmasını ve Peygamber’in kendisiyle ilgilenmesi için ricada bulunmasını isteyince İbn Abbas, “Peygamberin yüz çevirdiği insana ben değer vermem” cevabını verir. Belli ki, Peygamberimiz Ebu Süfyana çok kırgındır ve belki de onun Müslüman olmak konusundaki kararının kesinlik derecesini test etmektedir. Ebu Süfyan bu kez Hz. Ali’ye vararak, aracı olmasını ister. Hz. Ali de “Peygamberin yüz çevirdiğine ben değer vermem” diyerek reddeder. Sonra Hz. Ebubekir’den de aynı tepkiyi alır. Hz. Ömer’e gitmeye cesaret edemez. Nihayet, Hz. Peygamberin çadırının önünde sıcak güneşin altında, O kabul edinceye kadar oğluyla birlikte aç-susuz beklemeye karar verir. 

Hz. Ali, Ebu Süfyan b.Haris’in samimiyetini görünce yanına yaklaşarak bir teklifte bulunur: Hz. Peygamber’e karşısından değil de arkadan yaklaşıp Yusuf suresinin 91.ayetini okumasını ister; Yusuf’un kardeşlerinin O’nu tanıyıp da yaptıklarından pişmanlık duyduklarını ifade eden ayeti: “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, seni Allah bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz büyük bir hata/suç işlemiştik.” Yani Hz. Ali Ebu Süfyan’ın kendisini Yusuf’un kardeşleri ile özdeşleştirerek kesin bir tevbede bulunmasını ister. Ebu Süfyan b. Haris ayeti aynen okur. 

Peygamber aleyhisselam bunu işitince tebessümle ona döner ve Yusuf’un ağzından şu ayetle (12 Yusuf 92) mukabelede bulunur: “Yusuf dedi ki: Bugün size bir kınama, bir ayıplama yok. Allah sizi bağışlayacaktır ve o merhametlilerin en merhametlisidir.”

Nasıl ki, Hz. Peygamber ve Hz. Ali, iki-üç bin yıl öncesinde yaşanan bir hadiseyi ve oradaki bir ilkeyi kendi çağlarına taşımışlarsa, bizim de Kur’an ayetlerini ve Hz. Peygamberin sünnetini aklımızı kullanıp insan psikolojisini de dikkate alarak hayatımızın, çağımızın bir prensibi haline getirmemiz ve güncelleştirmemiz gerekir. Bütün İslam ülkelerinde özgürlükleri kısıtlayıcı baskıcı yönetimler hâkim. Yani bizi yönetenler bizim adımıza ve bize rağmen kararlar alıyor. Hani nerede “onların işleri aralarındaki görüş alışverişi iledir.” Nasıl ki, Hz. Peygamber, kimseden lütuf beklemeksizin kendisi toplumdaki çarpıklıklarla mücadele ettiyse biz Müslümanlar da böylesine aktif ve özne konumunda yer alarak haksızlıklarla, çarpıklıklarla mücadele etmekle mükellefiz. 

Nasıl ki, Peygamberimiz vefatına kısa bir süre kala Veda Hutbesinde üstlenmiş olduğu vazifeyi yerine getirip getirmediğini sormuş/sorgulamışsa, İslam ümmeti de bugün Hz. Peygamberden devralmış olduğu misyonu yerine getirip getirmediği noktasında açık yüreklilikle bahanelerin arkasına sığınmaksızın bir iç hesaplaşma yoluna gitmek durumundadır. (Devamı yarın İnşaallah...)

 

  • Fatih UlusoyFatih Ulusoy11 gün önce
    Allah razı olsun.