Ölçüsüz ve Dengesiz Yaşanmaz!

14 Ocak 2018 Pazar

Her insanın sözünün, işinin doğru da olabileceğini, yanlış da olabileceğini kabul etmek, körü körüne kimsenin doğrulanamayacağını, Peygamber aleyhisselam dışında kimsenin masum olmadığını kabul etmek bir insaf göstergesidir. Başkasını da dinlemeye hazır olmak, gerektiğinde dinlemek, karşımızdakinin de doğru olabileceğini kabul etmek, doğru onda ise onu itiraf etmeye hazır olmak, muhatabımızın yanlışını konuşurken doğrularını itiraf etmek bir insaf göstergesidir. 

İbadette de bir program olmalı, öncelikliler, önemliler ayrımı yapılmalıdır. Her şeyden önce farzlar gözetilmeli, ardından da kabiliyet ve imkânlar gözetilerek nafile ibadetlere yer verilmelidir. Nafilelerin farzların yerine oturtulması hata olduğu gibi, nafilesiz kalmak da hatadır. Güçlü bir irade ile ibadete devamlılık kazandırılmalı, ibadeti aksatmayı mazur görme yerine ‘İbadetsiz olmaz!’ anlayışı benimsenmelidir. “Az ama devamlı yapılan amellerin, çok ama seyrek yapılandan efdaliyeti” de unutulmamalı.

İbadet ciddiyeti ve istikrarı da hiçbir şekilde aile ilişkileri başta olmak üzere, maişet temini, sosyal görevler ve cihat gibi alanları da kısmamalı, mazeret üretme sebebi olmamalı. Elbette, herkes için aynı seviyede ibadet beklentisi içinde olmamız da mümkün değildir.

   Ashab-ı Kiram başta olmak üzere Müslümanlar, kabiliyetleri ve önlerindeki imkânlar üzerinden Allah’a kulluk yapma azmi içinde olmuşlardır. İbadetin namazla, oruçla sınırlı olmadığını da bilerek davranmak gerekmektedir. Allah’ın rızasını kazandıran her şey ibadettir. Sılayırahim de, emribilmaruf da, cihat da bir ibadettir. Bunların tamamını kuşatan bir idrak içinde bulunulmalıdır ki İslam’ın hayat tarzımız olduğu yaşanmış olsun.

İslam’a kendisi gibi bakmalıyız. Sadece bir tarikat penceresinden, bir vakıf bülteninden, bir önderin izinden bakılacak kadar küçük bir alanda değiliz. İslam, olduğu gibidir, Kur’an kadar geniştir. Hayatı kuşatmak için vardır.

Allah’a davet ifadesi bizim dilimizde cemaat, dernek, vakıf, hocalık, yazarlık gibi isimlerle hatırlanabilir. Adı ne olursa olsun biz Allah’a davetle, Müslüman’ın dinini dert edinilmesini, dini için bir şeyler yapılmasını, insanların hidayeti için çalışılmasını kastediyoruz. Bir Müslüman, dinini ‘din görevlileri’ diye bir kadroya devredemez. Din herkesindir, herkes dininin görevlisidir. Aksi takdirde imanımızın en tabii icaplarından birinde ihmalkâr duruma düşeriz. Dinimiz için bir şeyler yapma arzumuz yani vakıfçılığımız, hocalığımız, yazarlığımız veya her neyi dinimize hizmet için yapıyorsak o, bizim aile düzenimizde, ibadetimizde, sosyal hayatımızda, şahsiyetimizde aksamaya sebep olmamalıdır. Bir yapıp bir yıkmayı, bir kaldırıp bir indirmeyi dine hizmet adı ile yapamayız. Allah’ın dinine hizmetle ferdî ibadetlerimizi birbirine ezdiremeyiz. Hiçbir gönüllü kuruluş daveti yaparken, hidayete vesile olurken, dinini/kitabını/Peygamberini gölgede bırakamaz. Davet İslâm’a yapılır. Kendi grubuna, cematına, vakfına yapılıp diniyle özdeş hale getiremez! Allah’a davet adamı olmak, her hal ve şartta yaşanan bir dinin mensubu olduğunu ve ‘üsveyi hasene’ (örnek insan) olması gereken tarafını ihmal etmemelidir. Dünya nimetlerinden kopmak değildir. Bilakis ahiret ile dünya arasında dengeli olmaktır. İnsanlara din hizmeti ulaştırırken onların içinde erimeyecek bir çizgi tutturmak da önemlidir. Aynı şey, insanlara önder olmakla şöhrete kurban gitmek arasında da vardır. Cihadı cihat olarak anlamak elbette, ölümü gördüğün her yere koşmak olamaz. Bilakis cihat, Allah için yapılması gerekeni yapmaktır. Bu, yeri gelir söz olur, yeri gelir infak olur, yeri gelir eylem olur, yeri gelir buğz olur, yeri de gelir vuruşma olur. Neyin ne zaman ve nerede gerekeceğini bilememek çıkılması mecburi bir cehalet bataklığıdır.

Allah’a daha yakın olma üzerinden bir yarış, Kur’an’ımızın emridir; bu yarış, daha iyisini yaparak ortaya konmalıdır. İtham ederek, çirkinleştirerek veya Müslüman’ı Müslüman olmayanlar seviyesinde görerek olmamalıdır. Bir değerin ihyası, değersizin üzerinden olamaz. Müslüman gündem belirleyen, olayların arkasındaki fikri yakalayan insandır. 

‘Mahşerin provası’ olarak değerlendirilen hac ve umre bizim toparlanmamıza vesile olmuyorsa başka hangi vesile bizi kendimize döndürecektir? Ümmet okyanusunda bir damla olmak yetmiyor mu, bizi kesmiyor mu? Bu aidiyetin dışındaki aidiyetler okyanusun içindeki damlalar mesabesinde değil mi? Öte yandan, Kâ’be’sindeki namazı bile koruyamamış bir din anlayışı, orada bile bir arada olamayanların, namazda bile birleşemeyenler, insanlığı birleştirmek için gelecek nesillere ümitsizlikten başka ne verebilir? 

Dinimiz İslam, kısır düşüncelerle ölçülemeyecek kadar büyük bir dindir. Kimsenin vazifesi de İslam’dan olanlarla olmayanları ayırmak ve şüphelileri dışlamak değildir. Bu böyle devam ederse, Müslümanlar, dine göre cemaatten, cemaate göre din uçurumuna yuvarlanacaklardır. Her amelimizi Kur’an ve Sünnet ölçüsüne vurarak değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Olmazsa olmaz şart budur. Bedenlerimizin insan bedeni olduğunu unutamayız. Melek de değiliz cin de… Acıkırız, yoruluruz, terleriz. İhtiyarlarız, hastalanırız. Bu bizim gerçeğimizdir. Sabaha kadar ibadet, bu bedenlerle yapılamaz. Aylarca orucu bu beden kaldırmaz. Ekmek kadar su kadar morale muhtacız. Moralsizin dini için yapabileceği bir şey yoktur. Neden bir mü’mine selam vermek büyük sevaplardan biri sayılmıştır? Neden mü’mine tebessüm etmek sadakadır? Neden eşler birbiriyle ilgilenirken sevap kazanıyorlar? Neden yolda zarar veren bir taşı kaldırmak bile imanın şubelerinden sayılmıştır? Bunlar düşünmeye değmez mi? Hepimiz bilerek veya bilmeyerek ifrat yahut tefride düşmüşsek, halimizi ‘Kur’an ve Sünnet ölçüsü’ne arz ederek mutedil ve müstakim çizgiye gelebiliriz. Bu ölçüyü de İslam belirler. Kitabıyla, gönderdiği Peygamberiyle…

Bilhassa İslam topraklarında dini, hayattan dışlayan anlayışın siyasi otorite hâline gelmesi ile bu aşırılık âdeta makul gerekçelere dayanarak büyümüştür. Sonunda da Müslümanlar, düşmanlarına kızıp kendilerine, öz ailelerine, mukaddeslerine zarar vermeye kalkışmışlardır. Allah’ın azametine ve kudretine inanıldığı halde, her şeyin O’nun izni ile ve iradesi ile tecelli ettiği, dilediğinde Firavun’un sarayına Musa’sını yerleştirmeye muktedir olduğu bilindiği halde, küfrün karşısında teslimiyet hali olmaz/olmamalı.  

Toplumun rahatlığı ve selâmeti, fertler arasındaki karşılıklı yardım ve güvene bağlıdır. Bu birliğin bozulması ve zayıflaması, fertlerinin hepsinin ya da bir kısmının sorumluluklarını ihmal etmesinden kaynaklanır. Din’e toplumsal hayatın kapılarını kaparsanız, dinî tezâhürleri toplumsal hayatta hor ve hakir görürseniz, din’i sadece vicdanda başlayıp biten ferdî ve sübjektif bir olay olarak görürseniz, dinini yaşamak isteyenler için iki yol kalır: Ya toplumsal hayattan büyük ölçüde koparlar veya tam bir tezat bölünmüşlüğü ortasında acılar çekerek yaşamak zorunda kalırlar. Halkta iman şuurunu uyandırınız. Halk dindar olmazsa ne ilim, ne teknik insanları kötülükten kurtaramayacağını unutmayalım. 

 

YORUM YAZ

  • Âciz KulÂciz Kul3 ay önce
    Rabbim sonumuzu hayr eyle